Anasayfa > Güncel Yazılar > Muhammed Ali, Politik Anlamı ve Muhafazakârlar

Muhammed Ali, Politik Anlamı ve Muhafazakârlar

Fırat Mollaer

09 Haziran 2016

"Hayır, tarihin mahkûmu değilim… Geçmişi, şimdim ve geleceğim pahasına yükseltmek istemiyorum... Kendimi başlangıcın mutlak yoğunluğu olarak tanımladım."
Frantz Fanon, Black Skin, White Masks

Uzun zamandır hiç kimse Muhammed Ali kadar birleştirememişti parçalı dünyayı. Savaş karşıtları, ırkçılık karşıtları, anti-emperyalistler, Sivil Haklar Hareketi’nin günümüze uzanan sempatizanları, Müslümanlar, Marksistler, sosyalistler vd., hepsi Muhammed Ali sevgisinde birleşti hakikatte mutabık olur gibi. Başka popüler figürler açısından da benzer bir durumun söz konusu olduğu düşünülebilir ama unsurlarının her birini hem benzer hem de farklı politik motivasyonlarla birbirine eklemleyen böyle bir figür epeydir görülmemişti. 

Peki bu nasıl oldu? Mike Marqusee, Redemption Song: Muhammad Ali and the Spirit of the Sixties’te Muhammed Ali’nin kişisel ahlâki değerleri ve kurduğu sınırları aşan dayanışmayla 1960'lar nostaljisine hapsedilemeyeceğini aslında onun insanlığın ortak geleceğine ait olduğunu yazar. Hiç kuşkusuz bu yorumda gelecek büyük dayanışmaya yöneldiği ölçüde bir hakikat payı var. Fakat yine de Muhammed Ali'yi tasavvur ederken 60'ların devrimci kültürel aurasını düşünmeye devam etmeli. Sivil Haklar Hareketi, Siyah Özgürleşmesi -ve hatta bu hareketle koşut yükselen feminist hareket-, savaş karşıtı protestolar ve sistem karşıtı gençlik hareketleri Muhammed Ali'nin zamanının köşe taşlarıdır.

Başka bir şekilde söylersek, Muhammed Ali’nin politik anlamı, aslında, ondan bir Seyyid Kutub türetmeye çalışan muhafazakârların yorumunun hilafına gelişir. Bu anlam, muhafazakâr olmayan, hattâ muhafazakârların tepkisini çekecek pek çok kaynaktan beslenir. Bugün Muhammed Ali'yi bir kültürel ikona veya kimlik rozetine dönüştüren muhafazakârlar, Muhammed Ali Türkiye'de savaşa gitmeyi reddetse ne yaparlardı? Bütün yandaş gazeteler "vatan haini" başlığıyla çıkmaz mıydı? Muhammed Ali Müslüman'dı ama kimlik İslâmı değil hakikat İslâmı'ydı onunki. Yoksa kimliğin tikelliğine hapsolur, sınırları aşan bir dayanışmayı başaramazdı. O, onurun bir kimlikçi düşünce ve özcü bir kimlik politikasına dönüşmediği zamanların adamıydı. Bu konuda bir zorunluluk ilişkisi kurulamaz, yani Muhammed Ali'nin şahsiyeti yaşadığı dönemin koşullarına indirgenemez ama aynı şahsiyetin çok özel şartları içinde geliştiği gerçeğini de göz ardı etmemeli. Muhammed Ali belki de tarihin hususi koşulları ve kişinin hususiyetleri arasındaki ilginç ve izah edilmesi güç etkileşimin bir ürünüydü.

Bu soruyu gündeme getirmek, felsefenin kadim sorularından biri olan (zorunluluk-özgürlük) ve sosyal bilimlerin çeşitli alanlarına (yapı-fail vd.) sirayet eden büyük bir tartışmaya dahil olmak bakımından önemli değil sadece, aynı zamanda buradan başka bir soru türetmek açısından da anlamlı: Neden bu coğrafyanın muhafazakârlığı Necip Fazıl gibi fanatikler endüstrisine boğulurken böyle "isyan ahlâkçıları" çıkaramıyor?

Bunun üzerinde biraz düşünelim. Esasen Muhammed Ali kaybedecek şeyi olmadığını düşünen bir siyah kuşağa aitti: Beni kodese mi tıkacaksınız? Buyrun, zaten 400 yıldır -sömürgecilik tarihinin başlangıcından itibaren- hapisteyim. Zincirlerimden başka kaybedecek hiçbir şeyim yok. Hatta o ünlü maçta rakibine yeni ismini ısrarla söylettirmesinin nedeni de tarihin prangasını kırma arzusuyla ilgili olabilir pekâlâ. Siyah hareketinin öncülerinden biri olan Frantz Fanon'da tarihin konumuna bir bakın: Tarih modernist bir edebiyatçının deyişiyle uyanılması gereken kâbustur; Fanon bu bağlamda Marx'ın devrimin şiirinin gelecekte olduğuna dair pasajına da gönderme yapar.

Türk muhafazakârlarıysa bu yıllarda Soğuk Savaş dünyasının meşum anti-komünizminin tedrisinden geçiyorlar; Osmanlı gibi kaybedilmiş bir nesneleri olduğunu öğreniyorlardı. 1950'lerin fetih kutlamaları taşra çocuklarına dahi İstanbul, fetih ve imparatorluğun büyük geleneğiyle özdeşleşme "fırsat"ı vermiş ve muhafazakârların mülksüzleşmelerini engellemişti. Taşra çocuklarının İstanbulin muhafazakârlar haline gelmeleri çok önemli bir çelişkinin ideolojik olarak çözülmesini sağlamıştı. Muhammed Ali kuşağının aksine muhafazakârlar kaybedecek çok şeyleri olduğunu düşünüyorlardı.

Muhammed Ali figürünün farklı politik motivasyonları eklemleyerek kurduğu dayanışma tarihin muhafazakâr fetişleştirilmesiyle gerçekleşmezdi elbette. Bu figürün kısmi evrenselliği ve kurduğu karşı hegemonya, farklı biçimlerde mülksüzleştirilmişlerin kendi kimliklerinin tikelliklerinden çıkıp yeni bir "ortak duyu" yaratabilmelerinin neticesidir. Türkiye'de muhafazakârlar hiçbir zaman böylesine proleterleştirilmediler. Bir parya bilinci vardı ama özyurdunda paryalaştırılmış, tarihsel olarak dezavantajlı konuma düşürülmüş beyaz efendinin rövanşist bilincinden başka bir şey değildi. Sonuçta ortaya çıkan farklı toplumsal-politik momentleri eklemleyen bir karşı hegemonya değil, kendi kimliğinin dışına çıkamayan bir cemaatçi mağduriyet psikolojisi ve hınç ahlâkı oldu. Bu nedenle, aşina olunanın bilinmeyeceğine dair felsefi ilkeyi hatırlamakta fayda var: Muhafazakârın aşinalığı ve bir kimlik rozetine dönüştürme gayreti Muhammed Ali’nin hakiki politik anlamından oldukça uzaktır.