Anasayfa > Güncel Yazılar > Açık Şehir İstanbul: Ayrışarak Yaşarken Şehri Birarada Tasarlamanın Mümkünatı

Açık Şehir İstanbul: Ayrışarak Yaşarken Şehri Birarada Tasarlamanın Mümkünatı

Söyleşen : Tuna Kuyucu , Söyleşilen : Yaşar Adanalı

25 Nisan 2010

Mimarlığın kamusal bir mesele olduğu inancıyla 2001’de başlatılan Uluslararası Rotterdam Mimarlık Bienali’nin dördüncüsü 2009’da düzenlendi. Bu bienalin teması, çeşitliliğe ve farklara açık, canlı, toplumsal olarak sürdürülebilir, insanların yapıcı bir şekilde birbirleriyle, hem kültürel hem sosyal hem de ekonomik olarak ilişki kurabildiği “Açık Şehir” üzerine kurulmuştu. Küratörlüğünü bienal bünyesinde yer alan “Sığınma” sergisini düzenleyen Philipp Misselwitz ve Can Altay’ın üstlendiği İstanbul sergisi ise, Rotterdam Bienali’nden bir seçkiyle farklı disiplinlerden kent üzerine çalışan araştırmacıların, sanatçıların, aktivistlerin, mimar ve plancıların açık şehir eksenindeki araştırma ve önerilerini derledi.

Tophane’deki Tütün Deposu’nda açılan sergi, Açık Şehir Forum (Tim Rieniets ortak-küratörlüğünde); Sığınma (Mimarlar, plancılar, sanatçılar ve aktivistlerden gelen eleştirel projeler ve konumlar); ve Bas Princen (5 Şehir Portfolyosu: İstanbul, Beyrut, Amman, Kahire ve Dubai’den fotoğraflar) alt sergilerinden oluşuyor. 9 Mayıs’a kadar açık.

Kendisi de bu konularda akademik çalışmalar yürüten, Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden Tuna Kuyucu, sergiyi hazırlayan ekipten Yaşar Adanalı ile mimarlık bienali, kent hakkı, kentsel adalet, kamusal alan, kentsel dönüşüm, TOKİ, zorla tahliye, mahalle derneklerinin birbirleriyle ilişkileri, direniş stratejileri ve dayanışma pratikleri ile zenginlerin ve yoksulların mahalleleleriyle kurdukları farklı ilişki üzerine bir söyleşi yaptı.

Tuna Kuyucu: Klasik bir mimarlık bienalinde görmeyi düşünemeyeceğimiz işlerin yer aldığı bir sergi bu. Rotterdam Bienali’nde bu nasıl karşılandı ve böyle bir sergi yapma fikri nerden çıktı? Biraz onun geçmişinden ve nasıl ortaya çıktığından bahsedersek iyi olur diye düşündüm. Kent hakkı, kentsel adalet vs. konuları en azından çok ufak bir mimar grubunun ilgilendiği konular. Mimarların proje çizerken akıllarını meşgul eden şeyler olmuyorlar. O yüzden mimarlık bienalinde böyle bir sergi nereye oturuyor diye sormak istiyorum.

Yaşar Adanalı: Rotterdam Mimarlık Bienali’nin dördüncüsüydü bu, teması da “Açık Şehir: Biraradalığı Tasarlamak” şeklinde belirlenmişti. Rotterdam bienallerinin mimariyi farklı bir şekilde ele alma kaygısı var. Sadece göze çarpan büyük mimarların tasarımlarını sergilemek yerine mimariyi daha çok kamusal bir mesele olarak ele alan, mimarları hayattan ve diğer disiplinlerden soyutlanmış bir şekilde mekân üretiminde baş aktörler olarak görmeyen bir yaklaşım söz konusu. Mimarların plancılarla, kent aktivistleri ve sanatçılarla, yurttaşlarla olan biraradalığının, birlikte çalışması ve kolektif üretiminin altı çiziliyor bienalde. 4. Bienal’in kuratörleri Kees Christiaanse ve Tim Rieniets sergiyi böyle bir bağlama oturtuyorlar. Kentlerin aslında kimler için var olduğunu ve kentsel adaletle mimarların nasıl bir ilişkisi olabileceğini sorguladığınızda, zaten mimarinin açılması ve diğer aktörlerle ilişkiler kurması gerekliliğinin ortaya çıktığını görüyorsunuz. Açık Şehir İstanbul sergisi birebir Rotterdam Mimarlık Bienali’ni yansıtmıyor. Oradaki altı alt sergiden biri olan Philipp Misselwitz ve Can Altay’ın kuratörlüğünü yaptığı Sığınma Bölümü burada da sergileniyor. Açık Şehir kavramına giriş niteliğindeki Açık Şehir Forum Bölümü biraz daha bienalin derlemesi niteliğinde. Bir de Bas Princen’ın fotoğrafları var. Küratörleri “Sığınma” Bölümü üzerine çalışırken, ilk başta yönelttiğin soruyu ana mesele olarak alıyorlar. Kent üretiminde sözü olan aktörlerin, kentin farklı kesimleri için, varsılları ve yoksulları için söyleyecek, tasarlayacak neleri var ve biraz da yöntem tartışmasına giriliyor. Dolayısıyla üretim sürecine dahil olması gereken bütün aktörler burada yer alıyor.

Tuna Kuyucu: Bence buradaki sergide “Sığınma” en etkileyici kısım. Sergi düzeni olarak da… Birbirinden bağımsız mekânlar olması etkileyici. Tabii orda en etkileyici şey “refuge/sığınma” kavramının genişletilmesi. “Sığınma”yı bugüne kadar hep mültecilik, mülteci kampları bağlamında düşünürken, sizin yaptığınız kavramı açıp hem varsıl hem yoksul, hem zorla bir yere sıkıştırılmış hem isteyerek bir yere kendini sıkıştırmış, kendini kentten ve diğer insanlardan koparmış insanları aynı yerde ele alıyorsunuz. Hatta çarpıcı bir şekilde, Filistin mülteci kamplarının olduğu bölümde Kemer Country gibi güvenlikli sitelerin olduğu Göktürk de var. Biraz bu fikir nerden geldi, nasıl tartışmalara yol açıyor onu merak ediyorum. Sığınma kavramını bildiğimiz anlamıyla sadece istem dışı değil hem istem dışı hem isteyerek sığınma şeklinde, ilişkisel bütünlüğü gösteren bir şekilde kavramsallaştırmanızı, o şekilde yansıtmanızı etkileyici buldum.

Yaşar Adanalı: Sığınma bölümü, sığınma gerçekliğini yansıtacak şekilde bölümlere ayrılmış. Sığınmanın bir ihtiyaç olduğundan yola çıkılıyor. Bu hem yoksullar, mülteciler için bir ihtiyaç hem de kentin görece varsılları için. Farklı sebeplerden varsıllar için kentte kendine uygun bir sığınma mekânı istemesi ve bunu da meşru bir talep olarak kabul etmesi var. Bu yoksul ve varsılın sığınma ihtiyacını eşitlemiyor tabii ki çünkü bir yandan da sığınma ihtiyacının kendisini de sorguluyor. Neden insanlar birçok durumda sığınmak zorunda kalıyor? O durumu kabul edip, tamam sığınılıyor ama peki buraya nasıl müdahale edilecek? Buradaki birçok proje kentte aktif aktörlerin müdahalesi, önerileri üzerine. Sığınmanın önce kabulü, daha sonrasında iyileştirilmesine yönelik bir yaklaşım söz konusu. O yüzden dört bölümde ele alınıyor: Sığınmayı önlemek, sığınmayı sökmek, sığınmayı sağlamak, sığınmayı iyileştirmek. Sığınmayı hissettirmesi açısından sergi mimarisi epey beğenildi. Onun üzerinde çok düşünülmüştü. Burada Superpool mimarlık firmasıyla çalışıldı ve içimize sinen bir düzen oldu. Varsıllarla yoksulların sığınma ihtiyacını eşitliyor musunuz sorusuna dönecek olursak, olgunun gerçekliği açısından çok da farklı düşünülemez aslında. Diğer taraftan meseleye kentte adalet, kent hakkı, imkânlara erişim ve tercih gibi meseleler girdiğinde bir farklılık olmalı. Mültecilerin ya da kentteki diğer yoksulların ya da zorla tahliye tehdidiyle karşı karşıya olan kent yoksullarının, Roma’daki Romanların, Türkiye’deki, İstanbul’daki Romanların, Diyarbakır’da savaştan etkilenip şehre yerleşmek zorunda kalmış Kürt kadınlarının sığınma noktasında tercih şansları pek olmuyor. Öyle bir farklılık var. Ama Göktürk’le mülteci kamplarının birarada olmasının sebebi, bir üst başlık olan sığınmayı iyileştirmeye farklı yerden iki örnek çalışma sunuluyor olması. Mülteci kampları çalışmasında kampların kentin nasıl bir parçası olduğu gösteriliyor, tarihsel süreci içinde. Kent adacıklarına dönüşmüş bu mekânların iyileştirilme ihtiyacı olması ve bunun da kamp içinden ve dışından gelen direnişle karşılaşmasının sıkıntıları gösteriliyor. Göktürk projesinde de aynı şekilde, kapalı sitelerde o güvenlikli yerlerdeki bir açılma denemesi, duvarların açılması önerisi var. Kamusal alanları ortaklaştıran, kent yaşantısına benzeyen bir tasarım mümkün olabilir mi sorusuna ironik bir şekilde yaklaşan bir çalışma, etrafına örülen daha da yüksek duvarlarla o çalışmayı sonlandırıyor.

Tuna Kuyucu: Mülteci kampları, kayıt dışı göçmenlerin bir adaya hapsolması vs. gibi olumsuz taraflara rağmen olumlu okumayı mümkün kılan iki şey var: Negatif sığınma mekânlarına sıkışmış olan insanların mekânla kurdukları aidiyetleri çok güzel gösteriyor. Mekâna sahip çıkma, mekânla çok organik bağlar kurma, mekânla duygusal bağlar kurma… Özellikle Filistin bölümünde çok iyi veriliyor. Bu kadar sıkı bağlar kurulmuşken dümdüz edilmesini görmek bu olumlu hissi yok ediyor ama… İkincisi de mekânların iyileştirilme çalışmaları, mesela Diyarbakır’daki çamaşırhaneler, bu tip yerlerin oralardaki insanların kapalı hissettikleri yerlerden çıkmasını sağlaması, spontane iletişimde bulunması ve şehri kaynaştırması, biraradalığı tasarlamaksa dert bunu çok iyi örnekliyor. Veya İtalya’daki adaya önerilen proje, adanın içinde göçmenlerin tellerin arkasında yaşamasını isteyenler var ama istemeyenler de var. Bu bir olumlu okuma sağlıyor. Dubai örneğinde biraz fantastik olsa da Dubai’nin mekânsal ayrıştırıcı yanının yok edilmeye çalışılması ve bambaşka bir şehrin olanaklı olduğunu göstermesi açısından çok ilgimi çekti. İkisini birarada göstermek ikisinin ilişkiselliğini de gösteriyor. Göktürk’teki kapalı sitelerin olmasıyla öbürünün olması arasında bir bağlantı var. Kent Adaları bölümünde vurguladığınız da bu.

Yaşar Adanalı: Yoksulların sığınma ihtiyacını negatif okuyan bir sergi değil. İstanbul’da veya başka yerlerdeki gecekonduları veya mülteci kamplarını, kentte var olmak için en temel ihtiyaç olarak kabul eden ve devamında da insanların bu ihtiyaçtan geliştirdikleri aidiyet, mekâna sahip çıkma, oralı olma ve buraya yapılan dışarıdan kendi tercihleri dışındaki müdahaleleri daha da çok sorgulayan örnekler var. Roma’daki Romanlar gibi örneklerde, orda o kampların, kent içinde yoksulların yarattığı adacıkların kendileri, kendi tercihleri dışında oralardan sürülmelerini daha da çok sorguluyor. Diyarbakır’daki çamaşırhane örneğinde de çok ufak ve yaratıcı müdahalelerle dıştan yoksulluğun yoğunlaştığı yerlerdeki iyileştirmenin nasıl olabileceğini, kamusala dair nasıl farklı düşünebileceğimizi, sığınırken aslında kamusallaşmanın -çünkü sığınma aslında kapalı mekânlar üzerine, duvarlar var etrafında, giriş çıkışlar kontrollü- kadın özelinde nasıl bir kamusal alan yaratıldığı ve belki de o özelde onun tek imkân olduğu, bunu fark edip gelenekselin ötesinde böyle bir müdahaleyle orda bir alan açılması, senin de dediğin gibi Açık Şehre, daha da açılmaya yönelik, giriş çıkışları kolaylaştırmaya yönelik bir kapalılık aslında orası. Kadınların belki bulundukları sosyolojik gerçeklikten çıkarak kapalı mekânda kaynaşmaları, farklı ihtiyaçlarına cevaplar bulabilmeleri vs. Çamaşırhane örneği varsıllar için bir Açık Şehir arama ya da kamusal alan yaratma anlamında bir şey ifade etmeyecektir ama o özelde değerli bir müdahale oluyor. Bunun devamında Diyarbakır çamaşırhaneleriyle birlikte gösterilen Diyarbakır Kadın Rehberi de aslında bu gerçekliğin farklı gruplar, sivil toplum kuruluşları, yerel siyaset vs. tarafından ne kadar iyi anlaşıldığı ve buna yönelik nasıl çalışmaların kente yayıldığı ve bunların ne kadar kapsayıcı ve bütüncül bir şekilde ele alındığını göstermesi açısından da ikisinin birbirini besleyen çalışmalar olduğunu düşünüyorum. Sığınmayı sağlamaya örnek olarak çok dikkat çekiyor.

Tuna Kuyucu: Kamusal alan tartışmaları ya da tanımlaması bir şekilde yapılabilecek bir şey değil. Belirli bir cinsiyet için kamusal alan başkası için kamusal alan demek olmayabiliyor. Habermasçı bir tanım yapıp, bu kamusal alandır, bu değildir, diyerek, dikotomiler ve dışlayıcı düşünceler yararlı olmuyor. Çamaşırhane, bir grup için yapılmış çok ufak bir müdahale, öyle ciddi bir fon falan gerektirmiyor, buna rağmen ciddi bir sosyalleşme mekânı yaratabiliyor. Şehre sahip çıkabilme, şehirdeki akışkanlığını, insanların mekânı kullanabilme olanaklarını artıran bir yanı var. Bu serginin özellikle ilk katını gezerken parçalanmışlığı çok güzel gösterdiğinizi düşündüm. Akışkanlığın zorluğunu, şehrin giderek kendi içine kapanan gruplardan oluşmaya başladığını vs. Ama ne yapılabilir, mimarlar veya kent tasarımcıları veya yerel yönetimler ne tip müdahalelerle bunu iyileştirebilir, onu vermesi açısından da iyi geliyor. Bir varsıl bir yoksul örneği üzerinden insanların şehri kullanmasını haritalandıran bölüm, beş kent üzerinden insanların mahalleleriyle kurdukları ilişkiler, mekânla kurdukları ilişkiler, şehrin geneliyle kurdukları mekânsal ilişki, ne kadar yere gidebiliyor ne kadar yere gidemiyor, ulaşım masrafları, konuta verdiği para vs. Orda benim dikkatimi çeken yoksul mahallelerinde özellikle de enformel gecekondu mahallelerindeki seçtiğiniz örneklerin mahalleleriyle kurdukları ilişkiler öbürleriyle çok farklı, çok daha organik, çok daha mekânı sahiplenici bir tavır var. Derneklere üye olma, mahalleyi iyileştirme veya benzeri derneklere üye olma, aktif olarak çalışma, bir şeyler yapabilmeye çalışma ve ciddi olarak tam tersini düşünürken bir sürü insan, daha varsılların mekânla kurdukları ilişkinin daha kuvvetli olduğunu düşünürken aslında tam tersini görüyoruz. İstanbul’da kendi yaptığım araştırmada da gördüğüm kadarıyla daha yoksul, kentin dışında kalmış insanların mahalleleriyle kurdukları ilişkiler çok daha kuvvetli oluyor. Bunu sergide altta yatan bir tema olarak görüyoruz. Sen ne düşünüyorsun?

Yaşar Adanalı: Tam da bunu düşünüyordum İstanbul haritası üzerinden. Kentte mekânla kurulan ilişki, kopmaz bir bağ değil aslında. Çarpıcı örnekler var, işte Sulukule’ye bin yıllık Roman mahallesi diyoruz. İçinde gelip giden Romanlar değişmiş olabiliyor. Böyle çok köklü örnekler var ama genel olarak kent mekânı dediğimiz şey ve insanların bu mekânla kurduğu ilişki akışkan, tanım itibariyle olmasını bekliyoruz en azından. Yaşadığımız yeri mahalleyi seçerken de burada bizi etkileyen birçok faktör var, tek bir faktör de değil. Sosyo-ekonomik gerçekliğimiz bunda belirleyici bir faktör. Yoksulla varsılın mekâna dair aidiyeti, çalıştığımız yerle olan ilişkisi, yakınlığı, sosyal ortamı, manzarası, kiranın yüksekliği alçaklığı, o evi alıp alamamamız gibi birçok faktör var ve bu zaman zaman değişebiliyor. Tercih yapma noktasında daha çok imkânı var varsılın. Yoksullar biraz daha oraya kök salıyor. Sosyal bağları daha kuvvetli. Kuvvetli olmak zorunda çünkü o bir anlamda hayatta kalma stratejisi. O mekânı zaten kuran, inşa eden… Mekânsal üretimde bulunan aktörlerin tasarımları, önerileri var bu sergide. İstanbul ve başka metropollerde kenti kuran en önemli aktörler yoksullar. Kendi evlerini, mahallelerini ve kenti inşa edenler onlar. Dolayısıyla o inşa sürecinden sonraki aidiyet çok daha kuvvetli. Beş kentten yoksul örnekleri kendi aralarındaki sosyo-ekonomik statü farklarına rağmen, bir şekilde mahallelerini inşa etme sürecinin ta başında bulunmuş, anaları babaları, kökleri o süreci yaşamış, dolayısıyla evle, mahalleyle çok daha organik bir ilişki kuruluyor. Yine yoksullukla ilintili bir şekilde kentteki akışkanlık içinde akıp gitme, yeni yerlere yerleşme gibi bir şans da bulunmuyor. O tercih meselesinde temel farklılığı bu oluşturuyor. Bugün Göktürk’te yaşayan bir kişinin başka bir kapalı yerleşimi seçme şansı var ama Gülsuyu Gülensu’da oturan bir gecekondu sakininin istediği gibi herhangi bir yere gitme şansı o kadar da olmayabiliyor. Orda bir çok farklı faktör devreye giriyor.

Tuna Kuyucu: Genelde enformel olarak başlayan sonra da belki formelleşen yerleri romantize etmemek lazım. Evet yerleriyle mahalleleriyle çok ciddi kök salmaya yönelik bir ilişki kurulabiliyor ama bu çok içe kapanma da demek olabiliyor, gönüllü veya gönülsüz. Genelde de gönülsüz. Genelde kendi isteklerinin dışında kalan bir içe kapanma yaşayabiliyorlar ama beni en çok heyecanlandıran, sergide Sulukule bölümünde de biraz bu var, kentsel dönüşüm tehdidine karşı oluşmuş olsa da bu mahallelerin kendi aralarında, en azından başka mahallelerle kurmaya başladıkları yatay ilişkiler. Birbiriyle konuşacağını ya da dayanışma içine gireceğini düşünmeyeceğiniz mahalleler, özellikle de Gülensu gibi kendini solda konumlandıran, Alevi kimliğinin baskın olduğu bir mahalle yanı başında daha önce ilişki kurmadığı Başıbüyük’le bir ilişki içine girebiliyor. Fiziksel bir iletişim başlamış durumda. Gülsuyu Gülensu’dan mahalle temsilcileri Başıbüyük’e, Tozkoparan’a, Sulukule’ye gidiyor. Zorluklarını kendim birebir yaşamış olsam da heyecan verici geliyor.

Yaşar Adanalı: Özellikle İstanbul’daki zorla tahliye haritasında biz mahallelerdeki yerinden edilme riskini, hem gerçekleşmiş yerinde edilme hem de potansiyel yerinden edilmeleri gösterdiğimiz haritada aynı zamanda mücadele alanlarını da -dernekleşmiş ya da dernekleşmemiş- oradaki kentsel dönüşüm sürecine direnmeye çalışan mahalleleri de göstermeye çalıştık. Orada baktığınızda İstanbul geneline yayılmış, tehditle doğru orantılı bir örgütlenme ve mücadele verme pratiği var. Resmin daha da görünür olmasıyla birlikte birbirleriyle ilişkileri de kuvvetleniyor. Farklı mahalleler, farklı arka planlardan gelen siyasi eğilimleri ya da etnik farklılıkları olan mahalleler artık daha fazla iletişim haline. Ortak payda olan yerinden edilme riski üzerinden empati kuruyorlar. Bütün bu çalışmalara baktığımızda çok da aslında mahalleler arası ya da mücadeleler arası oturmuş bir şey olduğunu söylemek için çok erken.

Tuna Kuyucu: Evet kesinlikle çok erken. Hatta böyle birkaç tane, hızla örgütlenen heyecan verici girişimin aynı hızla ve üzücü bir şekilde yok olduklarına da şahit olduk. İstanbul mahalle dernekleri platformu kuruldu, yirmi küsur dönüşüm tehdidi altında olan mahallenin birlikte hareket etmesini sağlayacak bir platform. Ancak bir buçuk sene var oldular ve yapamadılar. İstanbul’un büyüklüğü de bunda rol oynuyor. Mahallelerin birbirleriyle iletişimi artmış olsa da bir noktada duruyor. İnsanlar devamlı olarak buna vakit ayıramıyorlar. Bir sürü insan kendi mahallesinin derdinin başka mahallelerle ortak olduğunu çok kolay kavrayamıyor. Çok daha fazla kendi konut hakkı, kendi mülkiyet hakkı üzerinden savaş vermeye başlıyor. İş bireysel mülkiyet hakkına döndüğünde herkesin konut hakkını savunacak bir mücadele zayıflamaya başlıyor maalesef. Mücadelenin önünde bu tür engeller var. Bir engel de tabii devlet şiddeti. Fiziksel şiddet ya da sembolik şiddet. Devamlı olarak gazetelerde bu mahallelerdeki örgütlenme ve hareketliliğe dair çıkan negatif haberler, negatif yorumlar, devlet yöneticilerinin, TOKİ başkanının söyledikleri, gidip gerçekten örgütlenmeyi dağıtan polisler vs. Çok zor bir örgütlenme bu, çok başındayız, nereye doğru gideceğini de göremiyoruz ama mesela sergide de önemli yer kaplayan Sulukule, sürecin artılarını ve eksilerini düşünmek için iyi bir örnek. Sulukule, İstanbul’daki bütün bu dönüşüm projeleri içinde en fazla ses getiren, en fazla basında yer bulan, en fazla sivil toplum kuruluşlarını ve kent hakkı savunucusu kolektifleri biraraya getiren örnek oldu. Mahalle dışı gruplarda büyük bir mobilizasyon yaşandı ama bunlar ne Sulukule’yi kurtarmaya vakıf olabildiler ne de Sulukulelileri bu sürecin, direnişin içine çok fazla sokmaya muvaffak olabilirdiler. Sulukule’yi epey işlemişsiniz sergide. Sergide Sulukule ile ilgili bir süreç analizi var. Onun hakkında biraz konuşabilirseniz…

Yaşar Adanalı: Aslında o Sulukule Atölyesi’nin bir çalışması. Oldukça kolektif bir çalışmaydı. Sulukule ile ilgili iki çalışma bulunuyor. Bir tane de son durumu, belediyeninki ile alternatif projeyi karşılaştırmalı ele alan “Provokasyon” başlıklı bir çalışma var. O, İstanbul sergisine özel yapıldı. Sulukule analizi, “direniş stratejileri ve dayanışma pratikleri” başlığıyla yer alıyor ve orda Sulukule, kentsel dönüşüm sürecinde en fazla ses getiren yer oldu. Aslında o çalışma da neden ses getirdiğini gösteren bir çalışma. Bütün süreci, Sulukule’nin Bakanlar Kurulu’nca kentsel yenileme alanı olarak ilanından, son evin yıkımına kadar geçen süreci gösteriyor. O süreci de, çalışmanın alt tarafında mahallenin zaman içinde yerinden edilen insanları ve yıkılan evleri, yükselen bir grafik olarak gösteriyor. Üstte de “direniş stratejileri ve dayanışma pratikleri” başlığı altında çok farklı aktörlerin verdiği mücadeleler gösteriliyor. Ben o resme baktığımda, 2006’dan 2010’a geçen süreçte, ne kadar yoğun bir enerjinin Sulukule’de dolaştığını görüyorum. Odalardan mahallede kurulan derneğe, destekte bulunan aktivist gruplardan üniversitelere ve uluslararası kuruluşlara kadar, pek çok farklı aktörün kamu aktörlerinin müdahalesine tepki gösterdiğini, bazen daha aktif mücadele ettiğini gördük… ve sonucunda bir mahalle haritadan tamamen silindi. O kadar çok soru doğuruyor ki bu. Nasıl bir kent yönetiminden tutun da, kentler kimin için var, kentte kimin söz söyleme hakkı var, yaşadığımız yere dair planları kim yapar gibi, kentsel adalet, kent içindeki haklara kadar o süreçte bence öğrenilecek çok şey var ve bunu göstermesi açısından önemli. Kentte dönüşüm sürecinden etkilenen mahalleler kimi zaman özel mülkiyet ya da tapu güvencesine odaklandıkları için ya koalisyonlarını genişletemiyorlar ya da seslerini yeterince duyuramıyorlar ve bu noktada da mahallelerin ders çıkarması için Sulukule iyi bir örnek. Onu desteklemesi açısından da yanında İstanbul zorla tahliye haritası var.

Tuna Kuyucu: Zorla tahliye, yerinden edilme üzerinden bir harita sunulmasını da çok beğendim çünkü insanlar, dönüşüm projelerinin yarattığı nüfus hareketlerini zorunlu tahliye olarak görmüyorlar. Bilmiyorum bu sergiye kaç kişi geliyor ve nasıl tepkiler veriyorlar ama sonuçta bu gerçekten de zorunlu tahliye durumu. Çeşitli yollarla belediyelerle anlaşma sağlandı mı sağlanmadı mı, siz zaten burada hukuk dışı yollarla duruyordunuz diyor, zaten mülkiyet hakkınız yoktu gibi meşruiyet araçlarını devlet kullanmaya çalışıyor ama en nihayetinde yaşanan şey, insanların rızası dışında on sene, yirmi sene bazen kırk eli sene oturdukları mahallelerden, bazen Sulukule gibi çok daha uzun yıllar oturdukları mahallelerden zorunlu olarak tahliye edilmeleri durumu var. O yüzden öyle bir harita yapılması önemli. Ben kendi doktora tezimi hazırlarken de böyle bir haritanın eksikliğini çok hissediyordum. Kendim yapmaya çalıştım, burada şu oluyor, burada yaşanma ihtimali var, burada yaşanacak şeklinde... Siz de öyle bir skalaya sokmuşsunuz, başlamış bitmiş olan tahliyeler, süreç halinde olan tahliyeler, tahliye olabilecek yerler, olma ihtimali olan yerler şeklinde bir skala yapıp koymuşsunuz, iyi olmuş. Mekânsal olarak şehrin nerelerine müdahale ediliyor, nerelerden nerelere insanlar götürülüyor, bunu göstermesi anlamında etkileyici bir harita. Murat Güvenç dışında bu işleri sistematik olarak yapan pek yok, o yüzden ellerinize sağlık.

Yaşar Adanalı: İnsanların yaşadıkları yerlerden rızaları dışında çıkarılmaları, başka yerde iskân edilmeleri, tahliyenin tanımı bu. İstanbul’da olan süreci de bu şekilde haritalandırmak istedik çünkü çok fazla bu süreç, kentsel dönüşüm üzerinden dile getiriliyor ve haritalar yapıldığında da kentsel dönüşüm haritaları olarak ele alınıyor: Temel etmen olarak “kentsel dönüşüm” doğru bir tanımlama ama bunun sonucu olan aslında zorla tahliye. Biz de bunu vurgulamanın önemli olduğunu düşündük. Haritayı yapmaya başladığımız 2009 Haziran’ında BM Habitat Zorla Tahliyeler Danışmanlar Grubu’nun İstanbul Misyonu vardı, Yves Cabannes’ın başkanlığında, Türkiye’den Cihan Baysal, Pakistan’dan Arif Hasan vardı bu misyonda. Ben de o misyonu takip ettim. 12 tane alan gezildi, kent genelinde toplantılar yapıldı. Bizim araştırma süreci de orda başladı ve orda yaptığımız konuşmalarda bu zorla tahliyenin görselleşmesi gerektiği söylendi. Bu zorla tahliyelerin İstanbul gibi büyük bir kentte nerelere dağıldığını görmek ve bunun da aslında aynı seviyelerde gerçekleşmiyor olduğunu vurgulamak ve senin bahsettiğin o farklı aşamaların nasıl bir döngü oluşturduğunu göstermek önemliydi çünkü süreç artık öyle bir hale geldi ki İstanbul’da, kent, sermaye birikiminin aracı değil amacı haline gelmiş durumda ve farklı aşamalarda bu tehdit ortaya çıkıyor ama orda kalmıyor. Tahliye başlıyor, bitiyor, yeni bir tahliye, insanlar iskân için TOKİ konutlarına yönlendiriliyor. Kiracıların çok azı için, işte Sulukule’de ve Ayazma’da olduğu gibi bir mücadele sesi yükselirse bir şey oluyor. Kiracıların hak sahibi olabilmeleri için devlet kan kusturuyor. TOKİ mekanizması, devlet şiddetinin en kurumsallaşmış hali olarak ortaya çıkıyor ve tahliye sürecinin beşinci aşaması, ikinci dalga tahliye dediğimiz, süreci en başa iten bir dinamik haline geliyor. Noluyor işte, TOKİ bloklarına yerleştirilmiş olan yerinden edilmiş yoksullar bu sefer orda karşılaştıkları, aylık TOKİ taksitlerini ödeyememek, yükselen hayat pahalılığıyla baş edememek, kentten, istihdam olanaklarından uzaklaşmak vs.den ötürü, haklarını satıp yeniden bu döngünün en başına geliyorlar. Biz bu haritada özellikle onu vurgulamak istedik. İstanbul’da insanlar yerinden ediliyor ve süreç orda bitiyor değil. Bu bir döngü haline dönüşmüş durumda. Tehlike zilinin çalınması gerekiyordu.

Tuna Kuyucu: Ben kendi araştırmamda, Küçükçekmece, Ayazma Tepeüstü’nden Bezirgânbahçe’ye yollanmış insanlarla yaptığım mülakatlarda net olarak o ikinci döngüyü görebiliyordum. Konuştuğum insanlar, hâlâ orda oturan ama yakın bir zamanda oturamayacak olan insanlardı. Maddi zorluklar, aidatların ödenememesi, evlerin kendi yaşayışlarına uygun olmaması ama bunun yanında ciddi bir etnik çatışma, bir sosyal dışlanma, bir adapte olamama hali ve yerel yönetimin hiçbir şey yapmaması ciddi problemler yaratıyor ve insanlar satıyorlar. Belediye gecekondudan oraya gönderilen kaç kişinin evini satıp gittiğini bile bilmiyor. Bu kadar ciddiyetsiz bir proje. Yüzde 15-20’sinin satıp gittiği söyleniyordu. Satıp gidenler de 30-40 bin lira alıyorlar bu satıştan. Belediyede kentsel dönüşüm müdürlüğünden yetkililerle konuştuğumda bana söylenen şu oldu: “Bu insanlar niye ağlıyor ki, bir de buradan para kazanıyorlar. Hem ucuza ev alıyorlar hem de 30-40 bine satıyorlar, bugün kimin böyle bir imkânı var.” Meseleyi tamamen özel mülkiyet ve kâr-zarar üzerinden, alınan verilen para üzerinden son derece basite indirgenmiş bir denklemle düşünüp, yaşam alanlarının aslında insanlar için ne demek olduğunu hiçbir şekilde hesaba katmayan bir anlayış. Bunlar yeni şeylermiş gibi ilgilenmeye başladık ama aslında her zaman olan bir şey. Gelişmekte olan ülkelerde de 1970’lerde sıkça denenmiş, Latin Amerika’da mesela. Gecekondu bölgelerini yıkıp insanları toplu konutlara yerleştirme işinin çalışmadığı artık o kadar net biliniyor ki. Türkiye’de bunun sihirli bir yöntem gibi sunuluyor olması gerçekten beni çok şaşırtıyor.

Yaşar Adanalı: Bu tür projelerin çalışmadığı çok aşikâr. Mesela burada Ayazma sakinlerini düşünürsek, Doğu’dan göç etmiş, zorunlu göçle gelmiş insanlar. Yerinden ediliyorsun geliyorsun sonra yine yerinden ediliyorsun. TOKİ’yi de katarsan üçüncü kere. Bir hayatta üç kere zorla tahliyeyi yaşamak, nasıl bir travmadır, nasıl bir devlet anlayışıdır. Bu süreçte kolay ulaşılabilir hedefler ya Romanlar ya Kürtler. Biz haritada renk skalasını ona göre yaptık. Tahliye riskinin aşamalarına göre koyulaşıyor. İlk aşama, potansiyel alan; ikinci aşama planlama süreçlerinin başladığı alan; 3. aşamada tahliyeler başlıyor; 4. aşamada tamamlanıyor ve 5. aşama da ikinci kez tahliye edilmiş alanları gösteriyor. Rengin koyuluğu o grubun dışlanmışlığıyla doğru orantılı.

Tuna Kuyucu: Bu konuda bir şey daha söylemek istiyorum. Böyle süreçlerde hiçbir zaman toptan bir mağduriyet yaratılmıyor. Birtakım insanlar da ciddi kazanım elde ediyorlar, yöneticiler veya belediye ve proje uygulayıcıları, veya Tarlabaşı’ndaki gibi özel girişimler de oluyor. Bunu çok iyi kullanıyorlar. Ayazma’da da bu çok iyi kullanıldı. Sulukule’de de çok iyi kullanıldı. Tarlabaşı’nda da şu anda kullanılmakta. Mesela gecekondu bölgesinde, daha önce gelmiş, birkaç kata çıkabilmiş veya birkaç konut sahibi olmuş insanlar proje sonunda kârlı çıkıyorlar. Veya proje uygulanırken olan muğlaklıklar veya belediyeyle olan patronaj ilişkileri sayesinde insanlar tek konutu iki konut gösterip veya bir şekilde ilişkilerini manipüle edip, proje sonunda TOKİ’den birden fazla konut sahibi olabiliyor. Bu insanlar tabii ki bu projeyi istiyorlar çünkü birinde kendisi oturuyor ikincisini kiraya veriyor. Kira bedeli olarak aldığı para, TOKİ aidatlarından fazla. Ben gittiğimde TOKİ aidatları 200-250 lira, kiralar 500 lira civarındaydı. Tabii ki bu adam bu projeyi ister. Burada alanlar mağdur ediliyor ama bir de alanların içindeki eşitsizlikler de perçinlenmiş oluyor. Projelerin bu kadar hızlı bir şekilde uygulanabilmesinin altında yatan nedenlerden biri bu. İşgalci olmayan, biraz daha hakkını perçinleyebilmiş insanlar daha olumlu bakıyorlar, haklarını daha fazla koruyabiliyorlar. Dolayısıyla bu insanlar kendi içinde parçalanıyor. Sulukule’de bu çok net görülmüş bir şey. El altından satışlar, belediyeye gizli satışlar, özel şahsa gizli gizli satışlar o kadar hızlı yaşandı ki insanlar arasında bunlardan ciddi kâr elde edenler de oldu.

Yaşar Adanalı: Aslında o bölünme süreci kiracıyla mülk sahibi arasında proje söylentileri başlar başlamaz ortaya çıkıyor, dolayısıyla direniş zayıflıyor. İkinci aşamada oradaki iktidara daha yakın olanlar, o patronaj ilişkileri, oradan kârlı çıkma olanağını sunuyor ve yine bir bölünme yaşanıyor. Devletin zaten orada dolaysız bir şiddet uygulama şansı da var. Sonunda mücadelenin dağılması söz konusu oluyor ki en başta söylediğim, süreci başlatan hedef grup da zaten bir şekilde bu sistem içinde güvensiz. Sulukule neden direnemiyor deniyor. Devletle olan ilişkisi zaten barış içinde değil, sıkıntılar var, polisle başım belaya girmesin benim de bir yerde bir falsom olabilir diyor. Zaten o yasal süreçlere dil itibariyle hâkim olamayan Kürt göçmenler seçiliyor. Yabancı topraklarda barınmaya çalışma gibi bir şey aslında.

Tuna Kuyucu: Dil meselesi önemli gerçekten. Bir misinformation ve disinformation yaygınlığı söz konusu mahallelerde. Mahalleli kesinlikle süreç hakkında bilgilendirilmiyor. Proje sadece fikir halindeyken bile belediyelerin gidip insanları toplaması lazım bir yerlerde. Tek tek kapı kapı gidip anlatmak lazım ki insanlar neyle karşılaştıklarını bilsinler ve ona göre pozisyon alabilsinler. Bu yapılmıyor ve daha sonra her ağızdan bir ses çıkıyor. Kendi araştırmamda da gördüm, en basit verilerden en karışık süreçlere kadar hiçbir şeyin bilgisi yok etrafta. Belediyede de yok. Maltepe Belediyesi’ne gidip soruyordum, burada kaç kiracı var, bilmiyorlar. Başıbüyük Derneği’ne soruyorum burada kaç kişi yaşıyor, verdiği rakamla belediyeninki uymuyor. TÜİK’in verdiği rakam, ikisiyle de tutmuyor. Son derce gayri ciddi. Bari kitabına uygun yapın, prosedürleri belli olsun. Yapıp bunu daha sonra hukukileştirmeye meşrulaştırmaya çalışmayın. Ama bu da yapılmıyor. Bir tür şiddet uygulanıyor. Başıbüyük’te polisin basması gibi dolaysız şiddet de uygulanıyor. Dil ve bilgi hâkimiyeti üzerinden sağlanan şiddet de etkili olabiliyor. Sulukule’de de, Tarlabaşı’nda da her tarafta bu olabiliyor.