Anasayfa > Güncel Yazılar > Şiddet Tiyatrosu: Simon Critchley ile Söyleşi

Şiddet Tiyatrosu: Simon Critchley ile Söyleşi

Söyleşilen : Simon Critchley , Söyleşen : Brad Evans

03 Nisan 2017

Brad Evans’ın odağına “şiddet” kavramını aldığı söyleşi dizisinin ilk konuğu Simon Critchley’di. Düşünür bu söyleşide şiddetin münferit ve müstakil bir hadise olarak görülmesinin yanlışlığını işaret ederek şiddet döngüsünü kırmak için meseleyi öncelikle somut bir gerçeklik olarak kavramamız gerektiğini ileri sürüyor. Donald Trump’tan tragedyalara, futboldan popüler müziğe kadar uzanan bu keyifli söyleşi, şiddetin panzehirlerinden birinin sanat olduğunu anımsatıyor. Unutmadan: Bu diziden daha önce Gayatri Spivak’la yapılan “Hukuk Adaletten Şaştığında” başlıklı söyleşiye de bu sayfalarda yer vermiştik.

 

Brad Evans: Sohbetimize çok basit görünen ancak kavranması güç bir soru sorarak başlamak istiyorum. Şiddet aslında nedir? Medyadaki manzaraya ve popüler kültüre bakıldığında, şiddet liberal toplumların dört bir yanında kol geziyor. Yine de “şiddet” terimi yakasını anlamlı bir tanım ve eleştirinin elinden habire kurtarıyor. Bu terimden ne anlıyorsunuz?

Simon Critchley: Doğru, “şiddet” kavramı çok geniş bir manada ve epey muğlak bir biçimde kullanılabiliyor. İzninle, sohbetimizde konuyu şiddetin çok daha dolaysız bir biçimi olan fiziksel şiddet ile sınırlandıracağım. Diyelim ki, şiddet canlı bir varlığa -bu canlı, insan olsun veya olmasın- zarar vermek, bu varlığı yaralamak ya da öldürmek maksadıyla fiziksel güç kullanan bir davranış olsun. Tabii, şiddetin tanımlanması hususunda hepimizin aynı fikirde olmayacağı çok açık; yine de bu fikrin bizi götürdüğü yere bir bakalım.

Birincisi, şiddet, belli bir adalet ilkesi ya da kavrayışına gönderme yaparak meşrulaştırılabilecek münferit bir eyleme indirgenemez. Burada, tarihçi ve kültürel kuramcı Robert Young’ın açtığı yolu izliyorum. Young, şiddetin “tarihi olan bir fenomen” olduğunu dile getirmişti. Şiddet, şiddete başvurmamanın ya da barışın sözde sürekliliğini bozan müstakil bir eylem sorunu değildir. Aksine şiddeti anlamanın en iyi yolu, onu ancak tarihsel şiddet ve karşı şiddet döngüsü içerisinde değerlendirmektir. Başka bir deyişle, şiddet bir değil, ikidir. İnsanları tekerrür eden bir döngünün içine hapseden bu ikili eylemden kurtulmaksa hiç de kolay değildir. Şiddet, bilhassa da politik şiddet, ekseriyetle bir saldırı ve karşı saldırı döngüsünden ibarettir. Bu döngünün bir geçmişi vardır ve bu kökleri epey derinlere uzanan bir geçmiştir.

Son zamanlarda daha fazla aciliyet kazanan ırkla ve ırksallaştırılmış şiddetle ilgili örüntüleri de böyle ele alıyorum. Şiddet, şiddete maruz kalanlar için soyut bir kavram değildir; aksine somut tarihi olan canlı bir gerçekliktir. Birleşik Devletler’in güncel hayatını tayin eden ırksal şiddeti, kökleri sömürgeleştirmeye, Afrikalıların Kuzey ve Güney Amerika’ya zorunlu göçüne ve çiftlik köleliği uygulamasına kadar uzanan şiddetin tarihini* anlamadan kavramaya çalışmak, büyük ölçüde manasızdır. Şiddetin tarihini ortaya çıktığı andan itibaren kavramak zorundayız.

B.E.: Bu bakımdan, meslektaşınız Richard Bernstein’ın işaret ettiği üzere, 11 Eylül gibi çok büyük tarihsel hadiseler bile şiddet sorunu üzerine ciddi şekilde kafa yorulmasına yol açacak diye bir kaide yok.

S.C.: 11 Eylül’ü ele almanın yollarından biri -buna standart yol diyelim- Birleşik Devletler’in bütün dünyayla barış içerinde yaşayıp giderken, bir anda terörün gökten zembille indiği ve ikiz kulelerin yerle bir olduğudur. Bu bakışa göre 11 Eylül, meşru bir tepkiyi, yani Ortadoğu’da bir savaşı, Guantánamo Körfezi gibi yerlerde “terörist” olduğundan şüphe duyulanların belirsiz bir süre gözaltında tutulmasını ve devasa İç Güvenlik kurumları inşa edilmesini gerektiren münferit bir olaydı.

Gelgelelim, 11 Eylül’e bakmanın başka bir yolu da, Usame Bin Ladin’in söylediklerine göz atmak. 2004 yılında, Bin Ladin, El Kaide’nin 11 Eylül saldırılarındaki rolünü kabul ettiği ilk yer olan “Lübnan Kuleleri” isimli bir videoda, söz konusu saldırıları, Birleşik Devletler’in Arap topraklarındaki süregiden tacizlerine -özellikle de ilk Körfez Savaşı esnasında Suudi Arabistan’ın bir üs olarak kullanılmasına- karşı bir tepki olarak meşrulaştırmıştı. Hatta Bin Ladin, 11 Eylül fikrinin 1982 yılında İsrail’in Batı Beyrut’taki çok katlı kuleleri bombalama görüntüsünü izlediğinde ilk kez aklına geldiğini de eklemeyi unutmuyordu. Onun aşağılayıcı ifadesiyle söylersek, bu “Siyonist-Haçlı ordusu” kuleleri füzeyle vurabiliyorsa El Kaide de aynı şeyi yapabilirdi. İşte, 11 Eylül fikri böyle doğmuştu.

Mesele şu: Eğer şiddeti somut şekilde anlarsak, şiddetin tarihsel olarak bir etki-tepki, şiddet ve karşı şiddet döngüsünün parçası olduğunu ve bunun da düşünülenden çok daha gerilere uzandığını kavramamız gerekir. Eğer bunu yapamazsak, akıbetimiz Donald Trump gibi olur; bombalarla IŞİD’in dümdüz edilebileceği türünden bir yanılgıya kapılırız. Son günlerde gerçekten rahatsız edici ve ırksal olarak şekillenmiş bir şiddetle çileden çıktığını gördüğümüz Trump Tiyatrosu’nu da bu şekilde düşünebiliriz.

B.E.: Doğru bir şekilde işaret ettiğiniz üzere, şiddet soyut bir biçimde kuramsallaştırılamıyorsa o halde şiddetin nasıl sahnelendiğine dikkat kesilmeliyiz. Bu bağlamda -yapıtlarınızda sıkça yinelenen bir tema olan- tiyatronun önemi çoğu zaman göz ardı ediliyor. Sizce bu tema şiddet hususunda bize ne önerebilir?

S.C.: Çerçevesini şiddetin oluşturduğu bir dünyada yaşıyoruz. Bu dünyada adalet, sonu gelmeyecekmiş gibi görünen iddia ve karşı iddia, sağ ve sol, özgürlük savaşçısı ve terörist, inançlı ve inançsızlar benzeri ayrımların ortasında ikiye bölünmüş gibi görünüyor. Her cephe, değişmez bir şekilde kendi konumunun doğru, karşısındakininse yanlış ya da aslında “kötü” olduğuna inanıyor. Bu türden kanaatler şiddeti meşrulaştırırken, buna mukabil karşı şiddete kapı aralıyor. Adaletin basit bir şekilde öç ya da intikam alma şeklinde anlaşıldığı köklü bir tarihsel şiddet döngüsüne hapsolmuş gibi görünüyoruz.

Tiyatronun, bilhassa da tragedyanın yardımımıza koştuğu yer tam da burası (aynı şeyin iyi sinema filmleri ve televizyon dizileri için de geçerli olduğunu düşünüyorum).

Burada Antik Yunan’ı düşünmek faydalı olacaktır. Yunan tragedya tarihi, MÖ beşinci yüzyılın başında Perslerle verdikleri savaştan yüzyılın sonuna değin süren Peloponez Savaşları’na; emperyal Atina hegemonyasının ortaya çıkışından Sparta eliyle sona erdirilip yerin dibine sokulmasına kadar bir şiddet ve savaş tarihidir. Aiskhylos, MÖ 472’de, elimizdeki mevcut en eski oyun olan “Persler”de, 480 yılında gerçekleşen Salamis Savaşı’ndan sonraki durumu anlatır. Dolayısıyla Atinalılara yakınlığı, 11 Eylül’ün bize olan yakınlığından daha fazlaydı. Günümüze ulaşabilen Yunan tragedyalarının yarısından fazlası, 431’de Peloponez Savaşları’nın patlak vermesinden sonra kaleme alınmıştı. “Kral Oidipus”, ilk kez 429’da, yani savaşın başlamasından iki yıl sonra sahnelenmişti. Bu esnada yaşanan vebanın Atina nüfusunun dörtte birinin canına mal olduğu tahmin ediliyor. Sofokles’in oyunlarını çepeçevre saran veba fikri öyle durduk yere ortaya çıkmış bir şey değildir. Aslında gayet gerçekti; hatta aynı yıl Atinalıların önderi Perikles’in canını almıştı. Tragedyanın çerçevesi, savaş ve savaşın insan yaşamındaki yıkıcı etkileridir.

Yunan tragedyası, bilhassa da Troya Savaşı’nın akıbetine yönelik takıntılı odaklanma hali, büyük oranda savaştan dönenler hakkındadır. Aynı zamanda tam da bu kişiler tarafından sahneye taşınmıştır. Oyuncular entipüften tiyatrocular ya da Hollywood yıldızlarının Atinalı versiyonları değildi; aksine Aiskhylos’un kendisi gibi savaş görmüş askerlerdi. Şiddetin ne olduğunu ilk elden biliyorlardı. Tragedya, ilk önce ya doğrudan savaşa katılmış ya da dolaylı olarak savaşın parçası olmuş bir izleyiciye oynanıyordu. Herkes savaş travması yaşamıştı ve etkilerini hissediyordu. Perikles’in ileri sürdüğü üzere, savaş bir şehrin hayatı ve gururuydu. Ne var ki, aynı zamanda şehrin düşüşü ve yıkılışı manasına da geliyordu.

Günümüzdeki şiddet ve savaş durumuna benzer biçimde nasıl tepki veriyoruz peki? Göründüğü kadarıyla, yapılan en basit ve asil şey barıştan söz etmek. Tabii, Raymond Williams’ın 1966’da yayımlanan Modern Tragedy kitabında söylediği şey, bugün de güncelliğini koruyor: “Barışın olmadığı bir dönemde barıştan söz etmek, aslında hiçbir şey söylememektir.” Kolaycı pasifizmin tehlikesi, bu atalet ve kendini önemseme halidir. İnsanların halinden memnunluğu lüzumundan fazla biraz. Gelgelelim, bu durumun alternatifi de savaşın meşrulaştırılması değildir. Aksine, politik durumların trajik karmaşıklığını ve köklü tarihini anlamaya çalışmaktır.

Antik tragedyanın asıl erdemi, Yunanların şiddet tarihindeki ve bir bakıma kendi elleriyle çıkardıkları savaşlardaki rollerini görmelerine olanak sağlamasıdır. Bu, aynı zamanda o şiddet döngüsünü nasıl askıya alabileceklerini tahayyül etmelerine de imkân tanıyordu. Dahası, böylesi bir askıya alma, Aiskhylos’un Oresteia’sının sonundaki davada ortaya çıkan bu türden bir durum, hayalperest bir idealizm değildi, aksine tarihsel bir durumun gerçekçi ve somut bir şekilde kavranmasıydı. Bu, Yunanların tarihe mit merceğinden odaklanarak yaptıkları bir şeydi.

Sahip olduğum tek umut zerresi, aynı şeyin bizim için de doğru olabilecek olması. Günümüz dünyasındaki kanlı hadiseleri tragedyanın ışığı altında kavramak, bizzat bize ait bir kargaşayı açıklıkla ortaya koyar. Bu bizim kargaşamızdır ve tiyatro en iyi haliyle bu mesele üzerine kafa yormamız ve şiddetin askıya alındığı bir dünyanın neye benzediğini tahayyül etmemiz için zaman ayırmamızı talep eder.

B.E.: Bunu göz önünde bulundurarak Shakespeare’e dönmek istiyorum. Stay, Illusion!: The Hamlet Doctrine kitabınızda Shakespeare figürlerinin günümüzdeki hayat, ölüm ve sevgiyle ilgili oldukça trajik sorunları kavramamızla nasıl bir ilişkisi olduğunu gözler önüne seriyorsunuz. Çağlar boyu süren bu şiddeti kavramış olan Shakespeare bize ne söyleyebilir?

S.C.: Shakespeare tiyatrosu, başından sonuna değin politik şiddet üzerine bir düşünüştür. İster “Titus Andronicus”un vahşi aşırılıkları, tarihsel oyunlarının görkemli şiddeti düşünülsün ister muazzam trajedileri, Shakespeare siyasal iktidarın doğasının yanı sıra bu doğanın şiddetle ilişkisine ve adalete ilişkin iddialarla karşı iddialara dair sağlam ve birinci sınıf bir kavrayışa sahipti. Shakespeare’in en güçlü yanı, döneminin politikasına ilişkin tarihsel açıdan şekillenmiş düşünceleri, yoğun ve muazzam bir psikolojik yakınlıkla buluşturmasıydı. Shakespeare, politik ve psikolojik olanı kendisinden önce kimsenin yapamadığı bir şekilde bir araya getirmiştir.

En iyi bildiğim oyunu, Hamlet’i ele alalım. Bu oyun, yalnızca iktidarın bir cinayet sayesinde tesis edildiği bir metin değildir (Elsinore Şatosu ve Danimarka’nın durumu açıkça son dönem Elizabeth mahkemelerinin ve polis devletinin bir tür alegorisidir); aynı zamanda Danimarkalı genç prensin zihnindeki şiddetin etkilerine korkunç bir yakınlık hissettiğimiz ve annesiyle yüzleştiğinde (Üçüncü Perde, Dördüncü Sahne) maruz kaldığı psikolojik şiddet nedeniyle kısmi delirişinin çok daha gerçek ve korkutucu bir şeye dönüşüşünü anladığımız bir metindir.

Hamlet günümüzdeki siyasal durumu kavramakta bize yardımcı olabilecek nasıl bir yanıt verebilir? Basit bir şekilde söylersek, oyun bize zamanın çivisinin çıktığını anlatır. İnsanların Hamlet’in babası hakkında çoğunlukla unuttuğu şey, öldürülmeden önce Fortinbras’ın babasını öldürmüş olduğudur. Dolayısıyla Hamlet’in yalnızca prensin ölümüyle değil, aynı zamanda -ikisinin de katledilmiş babaların (üstelik birinin babası diğerininkini öldürmüştür) çocukları olmaları bakımından bir anlamda Hamlet’in ikizi olan- genç Fortinbras’ın askerî kuvvetlerinin Danimarka’yı işgal etmesiyle bitmesi duruma tam uymaktadır.

Öyleyse Shakespeare’in vurgusu, bize basit ya da rahatlatıcı hümanist ahlâki yanıtlar vermek değil, aksine bizi kendi şiddet tarihimizle yüzleştirmektir. Hamlet bizi pek çok konuda uyarır ama bunlar arasında belki de en dikkat çekeni şudur: Adaleti yalnızca başkalarından öç almak olarak anlamak, tamamen mahvolmamız manasına gelir.

B.E.: Böylesi bir anlayışla şiddet ve spor arasındaki tarihsel ve bariz şekilde basiretli ilişki arasında nasıl bağlantı kurabiliriz? Spor sahaları çağımızın gerçek tiyatroları olabilir mi? Bunlar hem övülen hem de yerilen biçimleri içerisinde şiddet sorunuyla kaçınılmaz bir şekilde ilişkili değil mi?

S.C.: Bak, bunu güzel söyledin! Spor, açık ki savaşın başka araçlarla sürdürülmesidir. Dahası, spor stadyumları da hiç şüphe yok ki elimizdeki antik tiyatrolara en yakın şeydir; özellikle de ölçek açısından bakıldığında (Atina’daki Dionysos Tiyatrosu’da yaklaşık 15.000 kişinin oturabileceği yer vardı). Bertolt Brecht’in -1920’lerde şekillendirdiği- epik tiyatro için ideal izleyici kitlesini hayal etmeye çalışırken gözünde spor karşılamaları izleyen bir kitleyi canlandırması bana çok heyecan verici geliyor. Brecht’in aklındaki, genellikle New York tiyatrolarında olduğu gibi kafası karışmış halde sahneye bakan ya da sessizce kestiren insanlardan ziyade sahnede olup bitene dair bilgisi ve tutkusu olan, karanlıkta değil, ışıklar altında oturan, endişeli değil, rahatlamış bir izleyici kitlesiydi. Brecht’in fikrinin bununla sınırlı olduğunu sanmıyorum.

Spor basit şekilde şiddet içeren bir şeydir ve bu izlemek istediğimiz bir şiddettir. İnsanların takımları için canını dişine taktığını ve canını vermeye hazır olduğunu izlemek isteriz. NFL’de yaşanan sakatlıklara ilişkin bütün tartışmaları bu kadar ikiyüzlü bulmamın nedeni de bu. Spor, insanın canını vermeye hazır olduğu bir şeydir. Eğer buna katılmıyorsanız o halde izlemezsiniz olur biter.

Ne var ki, spor yalnızca gladyatörce bir gösteriden ibaret değildir. Psikanalistlerin “yüceltme” diyebilecekleri türden, yeteneğe ve ustalıklı bir uzmanlığa dayanan bir şiddettir. İncelikli ve yüceltilmiş bir şiddettir. Dahası, spor draması ancak incelikli -gözlemlenmesi ve bütün tarafların üzerinde uzlaşmış olması gereken- bir dizi kural sayesinde olanaklı olabilir.

Gelgelelim, sporun kurallarla belirlenmiş fiziksel şiddetinin arkasında çok daha girift, antik çağdakilerin kader dediği şeye çok yakın başka bir şey vardır. Bu bilhassa senin ve benim çok sevdiğimiz futbol söz konusu olduğunda böyle. Gerçek bir fanatik için bir futbol karşılaşmasında mevzubahis olan, ister bir köy ister bir şehir ister ülke olsun, bir yere duyulan derin bağlılık duygusudur; neredeyse kabilesel denebilecek ve çoğu zaman da toplumsal sınıf, etnisite, lehçe ya da dil düzeyinde şekillenmiş bir kimlik duygusudur. Gelgelelim, bütün etkinliği sürükleyen, kadere çok yakın bir şeydir. Bu durum genellikle tuttuğumuz takım maçı kaybettiğinde yaşanır; İngiltere, Almanya ile oynadığında ve maç penaltılara gittiğinde zuhur eden eyvah hissi böyle bir şeydir.

Ne var ki, sporun şiddetle olan ilişkisindeki anahtar fenomen şudur: Spor, fiilî şiddetin yayılmasına katkı yapabileceği ve (ister holiganlık ister etnik ister ırkçı şiddet vasıtasıyla olsun) yaptığı halde, durum çoğu zaman aslında böyle değildir. Bir fanatik olarak kişi oyunun fiziksel, şiddetli gerilimini sahada olup bitene dair yoğun bir tutku ve bir uzmanlık bilgisiyle lehimleyerek takip eder ve nihayetinde oyun sona erince de evine gider, çoğu zaman da küçük bir hayal kırıklığı yaşamış olarak. Kanımca spor, özellikle de futbol, şiddetin hem olağanüstü hem de şiddet içermeyen sonuçlar doğurabileceğine mükemmel bir örnektir. En iyi taraftar yenilgiyi kabul eder, rakibine saygı duyar ve bir sonraki maç için hevesle yoluna devam eder.

B.E.: Burada ifade ettiğiniz şiddetsizlik potansiyeli oldukça önemli görünüyor. Hususi olarak bu son derece şiddetli ve politik açıdan endişe verici zamanlar için elzem olan entelektüel araçları nasıl geliştirebiliriz?

S.C.: Yanıtım çok basit: Sanat. Kanımca, etkisi fazla olan ve güçlü bir sanat, bize içerisinde boy verdiğimiz şiddetin tarihine dair açıklama ve söz konusu şiddetin askıya alınması için bir olanak sunabilir. Sanat, çağımız için bir imge sağlayabilir.

Bana kalırsa bu durum en güçlü şekilde popüler müzikte cereyan ediyor. Bana ve başka pek çok kişiye göre, son birkaç yılda ırksallaştırılmış şiddete yönelik en güçlü ve kolay anlaşılır tepkilerden biri, Kendrick Lamar’ın “To Pimp a Butterfly” albümüydü. Jazz, soul ve funk geleneklerine dair yoğun bir derinliği büyüleyici bir dilsel kabiliyetle buluşturan Lamar, kolaycı çözümler ya da içi boş ahlâki klişeler sunmuyor; aksine, bizi ırksallaştırılmış şiddetin köklü tarihiyle estetik bir biçimde yüzleştiriyor. Açıkçası bunu “Alright” gibi parçada rahatlıkla hissediyorsunuz. Bu albüm tam da Public Enemy, Curtis Mayfield ve Marvin Gaye’in önceki kuşaklar için çok güçlü bir şekilde yaptığı şeyi yapıyor.

Bazen, müziksiz bir hayatın hata olduğunu söyleyen Nietzsche’yle uzlaşmaya meyyal oluyorum. Lamar’ınki gibi müzikler bize yanıtlar sunmuyor ama doğru soruları sormamızı sağlıyor. Üstelik de bunu kıvrak bir zekâ ve enerjiyle yoğrulmuş tarihsel ve politik bir hassasiyetle yapıyor. Müthiş bir müzik eseri, bize çağımızdaki şiddete dair herhangi bir haber bülteninden çok daha güçlü bir resim sunabilir. Ayrıca müzik dinlemek, sonu gelmezmiş gibi görünen şiddet döngüsünden bir an da olsa yakamızı kurtarabilmemizi ve çok daha az şiddet içeren, çok daha az kindar ve çok daha zekice başka yaşam biçimlerini tahayyül etmemizi sağlayabilir.



Çeviren: Utku Özmakas

Bu söyleşinin orijinali 14 Mart 2016'da, NY Times "Opinionator" sayfasında yayımlanmıştır.

* İngilizcede “history of violence” ifadesi “suç kaydı”na gönderme yapar. Söyleşi okunurken bunun akılda tutulması faydalı olacaktır –ç.n.