Anasayfa > Güncel Yazılar > Coriolanus Faciası

Coriolanus Faciası

Müjdat Deniz

09 Nisan 2017



Tiyatronun neredeyse kendisi kadar eski olan sorunlarından başlıcası, devletle olan ilişkisidir. Geçen birkaç senede bu sorunlu ilişki Türkiye’de daha da belirgin hale geldi. Devlet yine tiyatrolar(ın)da hangi oyunların oynanıp oynanacağından, bunların nerede oynanıp oynanmayacağına dek birçok alanda erk sahibi pozisyonunu hatırlatma ihtiyacı duymaya başladı. Nitekim kendisinin ideolojik ve sembolik tahakkümünü hissettirebilmek için epeydir uğraşmaktadır da: Tiyatro sahnelerinin satılmaya çalışılması; Shakespeare, Çehov, Brecht, Fo gibi yazarların oyunları temsil programlarda gittikçe daha az yer bulması; açığa alınan, uzaklaştırılan ve işten atılan tiyatro bünyesindeki sanatçılar derken sıra tiyatro sanatçılarını yetiştirenlere kadar vardı… Ankara Üniversitesi, Tiyatro Bölümü öğretim elemanı Süreyya Karacabey ihraç edildi.

...

Tiyatro birtakım bileşenlerden (“bir metin, bir yer, bedenler, sesler, kostümler, ışıklar, bir izleyici kitlesi...”) oluşan bir düzenlemedir, der Alain Badiou ve bu düzenlemeyi oluşturan bileşenlerin doğrudan doğruya birtakım fikirler ürettiğini ve bu fikirlerin “tiyatro-fikir” olduğunu söyler. Ve kesin bir tavırla bu fikirlerin “başka hiçbir yerde, hiçbir usulle” üretilemeyeceğini vurgular. Badiou, tiyatro ve sinema konularında da yazan ve üreten bir Fransız filozof.

Devlet Tiyatroları’nın bu sezonki oyunları arasında yer alan birkaç Shakespeare oyunundan biri olan Coriolanus, Malcolm Keith Kay’in yönetmenliğinde İstanbul DT tarafından bir alışveriş merkezinin salonunda sahnelenmekte.

Geçtiğimiz yüzyıldan beri tiyatronun başka bir sanatla sorunlu ilişkisi de çokça tartışılır oldu: Sinema.

Tiyatro ile sinemanın aralarındaki kırılmalar ve uzlaşmalar tartışıladursun, Coriolanus’un şu anda temsilinin gerçekleştiği sahne, ticari sinema salonlarından pek uzakta olmayan bir konumda yer alıyor. Tek yakınlıkları bulundukları konumları değildir kuşkusuz.

Az önce sözünü ettiğimiz birtakım bileşenlerin “hiçbiri, metin bile” Badiou’ya göre bir başına tiyatro-fikirler üretemez çünkü “fikir temsilde ve temsil vasıtasıyla boy gösterir. İndirgenemez biçimde teatraldir ve ‘sahneye’ gelmeden önce var olduğu söylenemez.” Peki, bu fikirlerin sahneye geldiği yer, Coriolanus örneğinde nasıl bir yere tekabül eder? Bu alışveriş merkezindeki tiyatro salonu en genel anlamda tarif edilecek olunursa, buranın bir sinema salonu “bozmasını” andırdığı söylenebilir.

Bu salonun mekânsal kısıtlılığı (film seyretme edimine göre ayarlanmış olan yerin) tiyatro-fikrin temsilini parçalar. Beden, ışık, ses, dekor bu mekânsal kısıtlılığa göre ayarlanır, indirgenir. Sahne ve sahne arkası, sahneye giriş-çıkışlar hep salonun imkânlarına uydurulmak zorunda bırakılır. Böylece, tiyatro-fikir bir sinema salonu sınırlılıkları içerisine hapsedilir.

Tiyatro ile sinemanın buradaki uzamsal birliği, gösterimini ve katılımını da etkiler. Temsiller sinemalardaki gibi seanslara bölünür: Öğle seansı, akşam seansı temsiller düzenlenir. Mekânsal sınırlılığın yol açtığı imkânlar tiyatro temsiline de yansır. Perde ve sahne aralarında yer yer, sahnenin önüne bir beyaz perde iner ve görsel anlatıma başvurulur. Antik Roma’nın, Capitol’ün görüntüleri önce beyaz perdeye, sonra dümdüz metal bir dekora yansır. Tiyatro sahnesi, “sahne içine bir delikten bakılan karanlık bir kutuya” dönüşür. Salonun arkasından gelen ışık karanlık salonu ve izleyicileri aşarak sahneye yansır ve görüntüleri yansıtır. Böylece tiyatro, modern bir camera obscura’ya dönüşür.

Coriolanus’un temsilinde bir sinema salonunun ses sistemi imkânlarından da olabildiğince yararlanılır: Oyuncular kulak askılı mikrofon kullanırlar, kimi sahnelerde (savaş sahneleri) ya da en ufak bir sessizlik oladursun müzik son seste salonun her yerine yayılır. Badiou sinemadaki müzik kullanımı konusunda şöyle bir tespitte bulunur: “Günümüz prodüksiyonlarında bir ses dayatması, günümüz gençliğinin her türlü faaliyete, hatta konuşmaya ya da yazmaya bile sürekli ritmik bir fonun eşlik etmesi talebine bir teslimiyet söz konusudur.” Sinemanın müziğe teslimiyeti bağlamında söyledikleri, tiyatroyu da alakadar eder olmuş gözükmektedir.



Tiyatronun (ve diğer sanatların) bir kültür edinme alışverişinin emtiasına dönüş(türül)mekte olduğu söylenebilir mi? Bir sanat olan tiyatronun devlet gözetiminde, içine birtakım politik amaçların sızdırıldığı ve kültürel bir etkinlik haline gelmeye zorlandığı; bir iş çıkışı, bir hafta sonu eğlencesine dönüştürülmeye başlandığı olgusu ne derece fark edilebilirdir?

Devlet destekli tiyatro, temsilleri hazırlarken izleyicilerin yerine saptamalar yapıp kararlar almakta, tiyatro demokratikleştirilmeye çalışılırken homojenleştirilmektedir.

“İzleyici tiyatroya kültür edinmek için gitmez. İzleyici yeniyetme bir sevgili de değildir, ana kuzusu da. Tiyatro kısıtlı eylemin alanına aittir ve ‘izlenme oranı’ terazisine çıkarılmak tiyatronun ölümü olur. İzleyici tiyatroya çarpılmaya gelir. Tiyatro-fikirler karşısında çarpılmaya. Ve tiyatrodan kültür edinmiş olarak değil, dalgın, yorgun (düşünmek yorar), hayallere dalmış halde çıkar. En şuh kahkahada bile, kendisini tatmin edecek bir şeyle değil, varlığını aklına bile getirmediği fikirlerle karşılaşmıştır.”

Ana akım ticari sinemanın yaptığı gibi seyirciyi uyumlu bir topluluk (tüketici) görmek tehlikelidir. Halkı homojen bir topluluk olarak algılayıp ona göre temsiller düzenlemek de öyledir kuşkusuz. Badiou izleyiciyi tiyatro-fikrin bir parçası olarak görür ve onu “bir cemaat olarak, bir kamusal töz olarak, tutarlı bir birliktelik olarak gören her türlü kavrayışa” karşı çıkmamız gerektiğini söyler.

Aksi bir anlayışta, izleyici sanki her konuya yabancı bir topluluktur ve bu önermeye göre yapısal, estetik vb. tercihlerin yapıldığını düşündürür (basılı ticari ansiklopedilerin yerini -görece ücretsiz- Vikipedi’ye bıraktığı, bilgiye erişimin hiç olmadığı kadar “kolaylaştığı” bir dönemde hem de!).

Kuşkusuz araçsallaşan tiyatro sadeleştirmeye maruz kalacaktır. Sadeleştirmeden de basitleştirmeye. Tiyatro, der Badiou, “maddi ve metinsel bir sadeleştirme deneyimidir. Karışık ve bulanık olanı ayırır ve bu ayırma onun kâdir olduğu hakikatlere kılavuzluk eder. Ama bu arada sadeliğin elde edilmesinin basit bir iş olduğu sanılmasın. Matematikte bir problemi ya da kanıtlamayı sadeleştirmek genellikle çok yoğun bir zekâ kullanımı gerektirir.” Bu tür sadeleştirme basitleştirmeye dönüşürse bir oyunun tiyatro-fikri, esasından uzaklaşabilir: Söz gösterilmeye çalışılır, gösterilen de sözden uzaklaşır.

Böyle bir basitleştirmeyle “gaddar bir biçimde kendiyle tutarlı ve kendiyle özdeş” bir patrisyen olan Coriolanus, bir kabadayı edasıyla “Bana bak! Ulan senin! Kes lan!” dercesine el kaldıran, onlar gibi bağıran, hakaret eden bir karaktere dönüşebilir. Halk temsilcileri (Tribünleri) entrikacı, kurnaz birer sümsüğe, küçük Martius koskoca bir delikanlıya, Virgilia’nın bedenini kuşatan zırhlı kostüm Superwoman’ının kostümünün kötü bir kopyasına dönüşür. Savaş sahnelerinin metaforik olarak -fikirlerin beden yoluyla aktarıldığı modern dansla, dans tiyatrosuyla- temsil edilebilecek yönleri sinema oyuncuları için hazırlanan epik, aksiyon filmleri için dövüşme ve kılıç kullanma koreografilerini andıran görüntülerin temsiline dönüşür. Kuşkusuz “izleyicinin hayâl gücünün yalnızca ufacık bir desteğe ihtiyacı var. Sahne resminin bir şeyler açıklaması, bir anlamının olması, anlatımı güçlendirmesi gerek, ancak anlatması değil.”

Ve nihayetinde Coriolanus B-sınıfı filmleri aratmayan kitsch bir uyarlamaya dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya gelebilir. Nitekim Coriolanus örneği Malcolm K. Kay’in sahnelenmiş diğer oyunları için de geçerli gibi gözükmekte.

Friedrich Dürrenmatt “Tiyatronun Sorunları” makalesinde klasik tiyatro uyarlamaları için şunları söyler: “Klasikler yalnızca yorumlanmadı, aynı zamanda katledildiler de. Kapanan her perde parçalanmış bir cesedi örter duruma geldi.”



Sonunda bir kültürel etkinliğe dönüşmeye zorlanan devlet destekli tiyatronun (tiyatro oyununun), bir ürün veya hizmetten memnun kalınmadığında başvurulan şikayetvar’a, oradan da tüketici hakları mahkemelerine taşınmayacağını kim garanti edebilir? Sanırım Badiou’ya her zamankinden fazla kulak vermemiz gerekir:

“Devlet nezdinde tiyatro-fikirlerin üretilmesi zorunluluğunu koruyabilmek için bir fikir (merkezsizleşme, halk tiyatrosu, ‘herkes için seçkinci’ tiyatro, vb.) gerektiği doğrudur. Bu fikir şu an için kesinlikten çok uzak; ağlaklığımız da bu yüzden. Tiyatro kendi fikrini düşünmelidir. Bize bugün her zamankinden de çok kılavuzluk edebilecek tek bir inanç vardır; o da düşündüğü sürece tiyatronun bir kültür verisi değil, bir sanat olduğudur.”