Anasayfa > Güncel Yazılar > Nostaljiye Vefa, Daha Ne Kadar?

Nostaljiye Vefa, Daha Ne Kadar?

Taçlı Yazıcıoğlu

28 Mayıs 2017

Nostalji unutmanın farklı bir biçimidir. Aranan geçmiş bir anlatının ötesine gidemez, çünkü hiçbir zaman var olmamıştır. Bu yüzden nostalji hep noksandır ve geçmiş sürekli kendi kendini bu eksiklikle üreterek gösterir[1]. Mükerrer üretime vesile olduğu için piyasanın en sevdiği araçlardandır. Müzikten, sinemaya hiç bitmeyen bir moda döngüsü ve tüketim, nostalji sayesinde yaratılır. Nostalji yoksunluğunun farkında, tekrar etmediği takdirde var olamayacağı için özgünlüğe de düşmandır, ama arkadan sanki destekler gibi görünür. Nostalji gerçekten kılıktan kılığa girebilir. İrtibatı bulunmayan tarih katmanlarında, meşru zemin aramaksızın, arsız bir şekilde zıplayabilen neredeyse bir tek o vardır.

Sadece kârlı bir piyasa aracı değildir nostalji, hedef şaşırtıp toplumu farklı yönlerden vurabilir. Öyle ki, tarihselliğin şaştığı ülkemizde olduğu gibi, var olmayan geçmişle güya irtibat kurmaya çalışıp kötümserlik aracı haline de pekâlâ gelebilir. Hele bireysel nostalji yaygınlaşırsa, toplumsal hafızaya bulaşıp onu hasta etmeye çalışabilir. Acaba bu hastalığın belirtileri tespit edilirse, biraz olsun iyileşme sağlanabilir mi?

Hastalık mı?

Nostaljinin bir hastalık olduğu benzetmesi bu yazıya özgü değil. Nostalji, gerçekten de 17. ve 18. yüzyıllarda hastalık olarak kabul edilirdi. Sonradan özellikle modernleşmenin sonucu olarak, çağa ya da topluma yabancılaşmanın ortaya çıkardığı entelektüel bir hastalık olarak tanımlandı. 19. yüzyılda ise nostaljinin dünyanın gelişmesine ve tıptaki ilerlemelere yenik düşeceği ve kendiliğinden tedavi olacağı beklendi. 20. yüzyıla gelindiğindeyse, nostalji tedavi olmak ne kelime, yaşamın her alanına sirayet ederek yaygınlaşmıştı[2].

Günümüz dünyasında, sıklıkla yerel kültürden bağımsız, gün geçmez ki, en iyimserler bile 1970’lerin nostaljisini dile getirmesin. Oysa 1970’lerin dünyasında da elli ve altmışlara büyük bir özlem baş göstermiş, hatta psikolojik bunalımın baş sebeplerinden biri sayılmıştı. Bunun üzerine nostalji hakkında yapılan araştırmalar hız kazansa da, tanımı bir süre sabit kaldı: Zamanın ruh haline bir türlü uyum sağlayamayan orta yaş ve üstünün ani değişimlerde yaşadıkları huzursuzluk, yeni durumlara ayak uyduramama ve aksi kanıtlanmış olsa dahi sürekli daha iyi olduğunu düşündükleri geçmiş zamanı özleme[3]. Demografiye abanmış bu tanımın 21. yüzyılın hızlı dünyası için oldukça eksik kaldığı ortada, ancak bunda o zamanki araştırmacıların bir hatası yok. Ani değişim kavramının boyut değiştirip aninin bile daha hızlı olabileceğini görebilmek için, sosyal medya zamanlarını yaşamak; ani ortaya sürülen haberleri, yaratılan ani ve geçicilikleri ile müsemma değişiklikleri görmek gerekirdi. Dahası yetmiş-seksenlerde nostaljik duygulanımları en erken bir gün sonrasının günlük gazetesinde okuyabildiğimizi unutmamız; dünyanın politik nabzını tutan Twitter’daki saniyelerle ölçülen o bilgi akışına yetişmeye çalışmamız da şarttı. Bu değişimin 20. yüzyıl hızına alışık zihinlerdeki anlama, öğrenme ve unutma döngüsünü farklılaştırmaması beklenemezdi. Nostaljik zaman kesitlerinin daha da kısaldığı zamanlara geldiğimizde, haliyle şiraze şaştı.

Nostalji, masum değildir

Nostalji, hiçbir zaman masum değildir. Her zaman “ideolojik” olmuştur. Tarihe ve onun örtülü kökenlerine düşmandır ve ancak o kökenin imkânsız bağlamında, ütopik bir çehre takınır. İronik olarak bu öyle bir çehredir ki, kendini, geçmişinin sadece ideolojik bir gerçeklik olduğu bir gelecek-geçmişe çevirir[4]; Janus gibi her iki tarafa da bakar. Nostalji bu arada zaten her daim öznel olan tarihyazımına atıflarla, bir de tarihselliğin şaştığı ve bazen desteksiz atıldığı zamanlarda, dengeleri iyice bozar. Üstüne üstlük nostalji karamsarlığın görünmez aracı olursa, aynı günümüzde olduğu gibi işler iyice sarpa sarmaya başlar. Nostaljik atıflarla harcıâlem yaratılan karamsar tabloların sonuçlarını, aynı Brexit’te olduğu gibi, dünyanın her tarafında gözlemlemek mümkün. Karamsarlık en basitinden oy vermeden başlayarak politik alanda katılımı etkiler.

Nostalji ilericiliğin tam tersi olarak konumlandırılsa da, nedense hep bir bileşeni olmuştur[5]. Bu paradoks büyük olasılıkla bir olguyu karşıtlığı ile tanımlamaktan kaynaklanır. İlericilik, nostalji karşıtlığı anlatısı içerisinde yer almış olmasaydı, belki kafamız bu kadar karışmayacaktı[6]. Gerçekten de acaba geçmişe yaslanan nostalji, tutuculuğa daha yatkınken, geleceğe dönük olması gereken ilericilik, şaibeli nostaljide ne arar; hele ki, İstanbul’un fethine, hatta daha da öncesine bile uzanacak kadar esnek olan tutuculuk nostaljisinin aksine, nasıl kötümserliğin aracı olur? Gün geçmiyor ki, eskiyi yâd etmeyen bir görüş okumayalım; anımsama ve vefayı, nostalji ile söndürmeyelim; masum nostaljik dipnot kisvesinde bize karalar bağlatan görüşleri okuduğumuzda, umudu nerede arayacağımızı sormayalım; daha da vahimi, geçmişin gelecekten çok daha tahmin edilemez hale geldiği bilgi kirliliğinde ne yapacağımızı düşünmeyelim.

Sosyal medyadaki, ilerici kesimin nostaljik ataklarının en etkili halini “öncesi ve sonrası” mekân fotoğraflarında izleriz. Benjamin’in[7] dediği gibi, nostalji hiçbir imgenin tatmin edemeyeceği hafıza yelpazesini açtırtır bizlere. Bir resim, birçok kelimeye bedel olduğundan, ahvali mekân imgeleri üzerinden göstermek hep daha kolaydır. Politik bir önerme, estetik bir bakış öne sürülmek istenir gibi bizlere sunulur. Gözün gördüğü imgeyi kim yalanlayabilir ki?

İstiklâl Caddesi ve nostalji

Sosyal medya paylaşımlarından taze bir örnek olarak İstiklâl Caddesi’nin “öncesi ve sonrası” imgeleri verilebilir. “Öncesi” iki binli yılların başında çekilmiş bir fotoğraf ve “sonrası” şu an devam eden inşaatın gerçekleşmesi beklenen halinin çizildiği tasarımın resmidir. Bu ikisinin karşılaştırılması kendi başına bir göstergebilimsel vaka sayılabilir. İlki gerçek bir fotoğraf; yemyeşil, insanların gezip dolaştığı, renkli bir görüntü. Yeşil vurgusunun Taksim civarındaki çağrışımı malûm. İkinci ve eleştirilen görüntüyse aslında gerçek değil, plana birkaç insan yerleştirilmiş, bol taş ve grinin hakim olduğu çirkince bir tasarımın resmi. Bu tür durumlarda fotoğrafları kimin ve hangi tarihte çektiği birkaç paylaşımdan sonra dijital dünyanın bir ve sıfırlarına karıştığı için, imgelerin menşei çoğu zaman belirsiz kalır. Tüm bunları eğer çok meraklıysanız arayıp bulmalısınız. Bunlara takılmayıp artık mecra hangisiyse tekrar “tweet”lemek ya da “hemen paylaşmak”, daha yaygın: Kim uğraşacak ki zaten, her şey ayan beyan ortada.

İki imgenin karşılaştırmasını yapanlar, bugün İstiklâl Caddesi’ne bir adım atma gafletinde bulunan herhangi biri gibi, haklı olarak isyan etmektedirler. Daha birkaç yıl öncesine kadar, gerçekten de İstanbul’un en canlı, en entelektüel caddesiydi. Sonrası yine malûm, dış mekânda alkol içme yasakları gibi uygulamalarla, bölgenin sosyokültürel olarak değişimi başladı. İlk savaş tarihî sinemalarda kaybedildi. Cadde kitapçıların, ya bu değişimler üzerine ya da internet kitapçılığının artması ve ekonominin kötü gitmesi gibi bu iki imgenin bağlamında “tali” gibi görünen sebepler yüzünden kapandığı bir yer haline dönüştü. Yalnız iki imge bugünkü ânı simgelediği için çok yakın geçmiş olan son birkaç yılda yaşananlar nedense kayboldu. Sanki her şey bir anda gelişti. Arasına on yedi yıl girmiş ilk fotoğraf ve aslında hayalî olsa da diğer fotoğrafla kıyaslandığı zaman, durum kötümser olunmayacak gibi de değil: Nerede o eski İstiklâl Caddesi?

Çok yakın geçmişin bile unutulduğu zamanlarda, 1990 kadar yakın bir geçmişin anımsanması tabii ki beklenemez. Aynı yıl cadde araç trafiğine kapatılmıştı. Bu karar başta, semtin müdavimi, kadim tacir Vitali Hakko olmak üzere birçok kişi tarafından protesto edilmiş, bunun İstiklâl Caddesi’ni öldüreceği söylenmişti. Yüzyılların Pera’sı mahvolacaktı. Karşı çıkanlarımız oldu, üzülenlerimiz de. Ancak çok değil, sadece birkaç yıl sonra cadde en şaşaalı zamanlarından birini yaşamaya başladı. Yayalar öldürmemiş, bilakis canlı kılmıştı. Olan sadece, caddede yaya yürümeye alışık olmayan müşterili, ancak mağaza önünde otomobil durabildiğinde girilen Vakko mağazasına olmuştu. Çok üzülmemiştik doğrusu. Bu arada Vitali Hakko İstiklâl Caddesi’nin trafiğe açılması için 1999’da tekrar başvuru yaptı. Sebep, alışveriş yapanların değil de “piyasa yapmaya gelen gençlerin” çoğalmasıydı. Aynı görüşün kendisi gibi, tanımlandığı deyim de demodeydi, tutmadı. İlkin trafiğe kapandığı zamanı protesto eden cadde esnafı, o sefer de Hakko’yu protesto etti. Cadde sadece yayalara kaldı.

İrtibatsız tarih

Bu sadece toplumsal hafızanın bu denli yakın zamanla bile bir irtibat kuramayacak kadar hasta olabileceğine küçük bir örnekti. Oysa şehirlerin de, caddelerin de kendilerine özgü yaşamsal döngüsü vardır. İstiklâl Caddesi’nin ışığı sönerken, Karaköy ve Kadıköy canlanabilir. Böylesi bir durumda, bir toplumsal hareket başlatma ile felaket tellallığı ve topluma sirayet edecek bir karamsarlık aşılama arasındaki farkın anımsanmasını beklemek, çok şey mi istemektir? Aslında bu fark bilinir, yalnız bunun nostalji hastalığının ve sonucunda karamsarlığın yaygınlaşmasını tetiklemek olduğu belli ki akıllara gelmez.

Aşırı dozda alınan nostaljik karşılaştırma ile durum tespiti arasındaki fark toplumu gerçekten hasta edebilir. Üslup, tarz ve yöntemden söz etmenin lüks addedildiği günümüzde, tüm bunların aslında yan anlamlarla eleştirilen iktidar kadar zarar verdiğini söylemek çok mu iddialı olur?

Sevdiğimiz mizah yazarlarının bile yetmişlerin nostaljisini yazıp bizleri hüzünlendirdiği[8] bir ortamda, o dönemdeki acı olayları anımsamak için sadece iyi bir hafızaya mı ihtiyaç vardır? Yoksa Boym’un dediği gibi, tek yaptığımız deneyim mekânında, beklenti ufkumuzu açığa çıkarmak, fırsatını yakaladığımızda içimizde bu ülkeye dair ne düşünüyorsak dışarıya yansıtmak mıdır? Oysa nostaljinin tetiklediği beklenti sadece “şimdiye dönüştürülmüş gelecek” değil midir? İlerlemeye ancak deneyimle beklenti arasındaki zamansal farklılığı tek bir kavrama indirgeyerek erişilmez mi? Kentin gözbebeği bir caddenin yanlış mimarisinden yola çıkılarak çizilen kapkara gelecek mi bekler sadece bizi? Yoksa tarihin ezelden beridir sorunu olan entelektüel gelişme ile etik gelişme arasındaki uçuruma düşünce mi çıkıyor bu sorunlar?[9] Raymond Williams’ın dediği gibi “Basit bir geçmişe bakış ve basit bir ilerici hamle arasında, içinde hiçbir aydınlanmanın bulunmadığı uzun bir tartışma”[10] yattığı bilinmez mi?

Artık nostalji sadece bir hafıza sorunu değildir. Kötümserliğin ve umutsuzluk aşılamanın ideolojisidir. “Gelinim sen anla” tarzı, iktidarı eleştiren nostaljik süslü sosyal medya paylaşımlarından, kötümserliğin ve korkunun yayılmasına nasıl geldiğimizin sadece küçük bir hikâyesi bu. Aslında, tutuculuğu ya da demokrasideki aksamaları eleştirenler de yine aynı kişilerdir. Oy vermeye gitmeyenlerin, ülkenin gidişatından umutsuz olması tabii ki bir tanecik romantik “öncesi ve sonrası” görüntüsünün paylaşımına bağlanamaz. Peki, binlercesine? Farklı bağlamlardaki, uzun bir sürece yayılmış yüz binlercesine? Nostaljik imgeler ve düşünceler ile artık bir çözümlemeye gidilemeyeceğinin zamanı gelmedi mi? Acaba ilericilerin geçmişe vefası ne zaman bitecek?

Geçmişe saplanmanın ataletini bir kenara bırakıp yeniden başlamak ve kendimizi yeniden yaratmak nasıl olur? Belki nostaljiyle de, karamsarlık kisveleriyle de irtibatı keserek başlayabiliriz. Ne de olsa sahtesi de, samimisi de fark etmez; geçmiş, geçmiştir.


[1] Susan Stewart (1984), On Longing: Narratives of the Miniature, the Gigantic, the Souvenir, the Collection, Baltimore: Johns Hopkins University Press, s. 16.

[2] Svetlana Boym (2001), Nostaljinin Geleceği, İstanbul: Metis.

[3] Fred Davis (1977), “Nostalgia, Identity and the Current Nostalgia Wave”, Journal of Popular Culture, 11:2, s. 414.

[4] Stewart, s. 23.

[5] Alastair Bonnett (2010), Left in the Past: Radicalism and the Politics of Nostalgia, New York: The Continuum International Publishing Group.

[6] İlericilik -ülkemizde kavrama tarihsel olarak farklı anlamlar yüklenmiş olsa da- burada tutuculuğun tam tersi olarak kullanılmıştır. Belki “ilerici” kadar iyi niyetli bir kelimeyi bile kullanmak için dipnota ihtiyaç duyulan hassas zamanlarda olmayı da not düşmek gerek.

[7] Walter Benjamin (1986), “A Berlin Chronicle”, Reflections:  Essays, Aphorisms, Autobiographical Writings içinde, New York: Schocken Books, s. 6.

[8] Gülse Birsel (17 2017), “Bir Zamanlar Dünyanın En Rafine Memleketinde”, Hürriyet, http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/gulse-birsel/bir-zamanlar-dunyanin-en-rafine-memleketinde-40417312

[9] Boym, s. 35.

[10] Raymond Williams (1975), The Country and the City, New York: Oxford University Press, s. 37.