Anasayfa > Güncel Yazılar > Popülizme Karşı (IV): Alternatiflerin Programı: “Boyun Eğmeyen Fransa ve Podemos”

Popülizme Karşı (IV): Alternatiflerin Programı: “Boyun Eğmeyen Fransa ve Podemos”

Alphan Telek , Seren Selvin Korkmaz

18 Aralık 2017

 

Zamanı gelmiş bir fikirden daha güçlü bir şey yoktur.

Viktor Hugo

 

Uzun zamandır dünyanın içinde bulunduğu durum ile ilgili ardı arkası kesilmez yorumlar, eleştiriler ve teşhisler yapılıyor. Yorum ve teşhislerin konusu bir süredir popülizmin kendisi ve bunun getirmiş olduğu sonuçlar. Ancak popülizmin, yani sorunun “ne” olduğunu tespit etme aşaması bir doygunluğa erişmiş durumda. Bununla beraber, bilim insanlarının ve düşünürlerin tek işlevi hiçbir zaman sadece sorunların “ne” olduğunu ortaya koymakla sınırlı kalamaz. Sorunların çatışma üreten karanlık taraflarına bakmanın dışında, barış ve huzur üretebilecek yanlarına bakmak ve bunları ortaya çıkarmak da bilim insanlarının ve düşünürlerin temel görevleri arasındadır. Bu bağlamda, bilim insanları olumlu dönüşüme meydan verebilecek şekilde, sorunların ne gibi dönüşüm potansiyelleri barındırdığını çalışarak toplumların özgürleşmesine, eşitliğine ve sonuç olarak adilleşmesine katkıda bulunurlar. Bu ise çoğunlukla bu dönüşüm potansiyellerinin “nasıl” ve “kim” soruları etrafında incelenmesinden doğar.

 

Alternatifin bilgisi “nasıl” ve “kim” ile başlar

Mevcut yazı dizisinin konusunu oluşturan popülizm ve ekonomik eşitsizliklerin tanımını yeterince yaptığımıza, yapıldığına ve tartışıldığına inanıyoruz. Peki bu sorunların içinde dönüşüm potansiyeli barındıran, gelişebilecek ya da gelişmekte olan karşı çıkışların teorisini üretmemiz gerekmez mi? Yukarıdaki bilimsel bakış açısına göre dönüşüm potansiyeli barındıran söz konusu karşı hareketlerin ne olduğu ve bunu nasıl yapabildiği ya da yapabileceğinin bilgisi var olmak ve dönüştürebilmek için hayati önemdedir. Bu yazı dizisinde popülizm ve örnekleri anlatılmış olmasına rağmen, yazarlar olarak bizler hiçbir zaman popülizmin teorisini yaptığımızı iddia etmedik. Amacımız buna karşı olanın teorisini üreterek, “nasıl” ve “kim” arayışlarına başlangıç yapmak olmuştur. Karşı olanın ve adalet hareketlerinin teorisini üretirken yarın bu hareketlerin siyasallaşması durumunda –ki var olmak için siyasallaşmak zorundadır– kimlerle ve kim için hareket edileceği ve siyasal programını nasıl oluşturacağı ve nasıl mücadele edeceği sorunlarını cevaplamak gerekmektedir.

 

Halihazırda, adalet talep eden hareketlerin bir kısmı dünyanın başka diyarlarında siyasallaşmasını hızlandırdı, bazıları yeni yeni kuruluyor, bazıları ise halen ne yapabileceğinin arayışı içerisinde siyasallaşmaktan uzakta bulunuyor. Altını iyi çizmek gerekir ki bu gelişen karşı hareketler son derece deneyci bir tarz ile yol almaktalar. Siyasetin ve toplumun var olan eski doğasına karşı, adalet savunuları bu yenilikçi ve ilerlemeci deneyci yaklaşımlarla beraber ortaya çıkıyor. Deneyci de olmak zorundalar, adalet ihtiyacı içerisindeki toplum ancak yeni iletişim mekanizmaları, yeni ilkeler, yeni kurumlar, yeni söylemler, yeni koalisyon önerileriyle başarılı olabilir. Eskiye ait olan her şey yeni ortaya çıkan oluşumlara kaybettirir. Şu âna kadar söylenenlerin hepsi adaletin “nasıl” ve “kim” sorunsalı ile alakalıdır. Bugün bu karşı hareketlerin olduğu her yerde geleceğin toplumu ve siyaseti kuruluyor; eski dünyanın savaşları, çatışmaları, acıları, öfkeleri geleceğin toplumunun ve siyasetinin düzenlenmesinin ilhamını ve köşe taşlarını oluşturuyor.

 

Yaşadığımız sorunların ve adaletsizliklerin iki temel yönü bulunuyor. İlk yazıda da belirttiğimiz gibi bir yanda siyasal adalet eksikliği, yani temel haklarımızı ve özgürlüklerimizi giderek yitiriyor oluşumuz; öte yanda toplumsal adalet eksikliği, yani giderek eşitlikten uzaklaşıyor olmamız, güvencesizliğin olduğu bir dünyada yaşıyor oluşumuz gerçeği bulunmaktadır. Yazı dizisinde sıklıkla vurguladığımız tespit şuydu: Popülizm, insanların yaşadığı siyasal ve ekonomik ama özellikle de ekonomik sorunlar karşısında yeni bir siyasal temsilci aramasından doğdu ve yükseldi. Ancak, popülizmin kendisi var olan ekonomik eşitsizlik bandını kapatmayı hiç denemedi, bunları daha da arttırdı; öte yandan var olan bu derin sorunlara temel hakların gaspını da ekledi. Böylece insanları giderek geleceksiz, güvencesiz, yalnız ve öfkeli bıraktı, bırakmaya devam ediyor. Tüm bunlar karşısında birilerinin rahatsızlık duyması, rahatsızlığını dile getirmesi, kendi gibi düşünenleri bulması ve onlarla birlikte bunların üstünden gelmeyi düşünmesi oldukça normal, bunun var olmadığı durumlarda ise gerekli. İşte bu yazının da konusu olan popülizme ve eşitsizliklere karşı olan, dünyanın çeşitli yerlerindeki siyasal hareketlerin çıkış noktası bu olmuştur. Bu yazıda söz konusu bu alternatif hareketlerin programlarını, kullandıkları temel kavramları ve ilkeleri inceleyerek karşı hareketlerin ya da bundan sonra alternatif olma amacı taşıyanların programına katkıda bulunacağımıza ve çerçevesini oluşturacağımıza inanıyoruz.

 

Neden sol-dönüşüm hareketleri?

 

Öncelikle bu karşı ve alternatif hareketlerin değerlendirilmesi ile ilgili bir tanım sorunu olduğunu ifade edelim. Karşı hareketlerin ve radikal demokrasinin kuramcılarından Chantal Mouffe ve onu izleyenler çoğunlukla söz konusu bu alternatif ve karşı hareketleri sol-popülist olarak tanımlıyor. Oysa ilk yazıda paylaştığımız popülizm tanımını bir kez daha hatırlamakta ve Mouffe’un bu tanımına karşı çıkmakta fayda var. Jan-Werner Müller’in tanımını esas aldığımızda popülizmin toplumu ikiye böldüğünü ve sadece kendisini destekleyenleri meşru, diğerlerini ise gayri meşru saydığını, dolayısıyla muhaliflerin alanını neredeyse yok ettiğini belirtmiştik. Meşruiyeti böylesine tek başına sahiplenmek ve kalan herkesi buna göre dışlamak popülistlerin ayırt edici yönlerinden biridir. Bu onların devletin başına geçtiklerinde yönetim tarzlarını da belirleyen bir politika izlemelerine yol açıyor. Söz gelimi, popülistler yönetime gelirken bir grubu dışlayarak, onu şeytanlaştırarak, aşağılayarak geldikten sonra devleti sadece kendi görüşünden olanlarla doldurmayı tercih ediyor ve toplumdaki çoğulculuğu öldürüyorlar. Oysa ki söz konusu alternatif hareketlerin böyle bir meşruiyet sahiplenişi ve çoğulculuğa karşı böyle bir pozisyonları bulunmuyor. Bu hareketlerin ve oluşturdukları partilerin göçmen politikalarında görebileceğimiz gibi, söz konusu alternatif hareketler göçmenlerle birlikte çözümü oluşturmanın peşindeler. Nasıl olur da birilerini şeytanlaştıran ve eşitsizlikleri tahkim eden popülistler ile bunun karşısında yer alan alternatif hareketlerin aynı adı almaları beklenebilir!

 

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, bu hareketlerin bilgisini üreten ve onları çokça etkileyen Chantal Mouffe’un siyasete yaklaşımı “biz-onlar” çatışmasını esas alır. Yani siyasette farklı olanların çatışmasının doğal olduğunu ve hatta olması gerektiğini belirterek alternatif hareketlerin karşısında savaşacak bir ”öteki” yaratması gerektiğini iddia eder. Mouffe’a göre, savaşacak bir öteki yaratmazsanız, siyasette başarılı olamazsınız. Fakat bu, tüm meşruiyetin bir “biz” tarafından sahiplenilişi değildir. Ya da bu durumun yukarıda gördüğümüz gibi popülistlerin aşırıya varan kimlikleri şeytanlanlaştırma süreciyle de bir yakınlığı yok. Alternatif hareketlerin esas ayırt edici yönü siyasette “biz-onlar” çatışması yaratması, ya da meşruiyeti tek başına sahiplenişi değildir. Bundan daha geniş biçimde, bu alternatiflerin siyasal ve ekonomik sistemi bir bütün olarak eşitsizlik üreten jeneratör gibi görmeleri ve bunu tam ortasından kırabilecek, sistemi dönüştürebilecek bir adalet anlayışı ve ilkeler bütünü ile siyaset yapmalarıdır. Buna “adalet” politikası diyoruz. Bu hareketlerin sadece çatışmacı siyaset anlayışına sahip olmalarından ötürü popülist olarak adlandırılmaları hareketlerin büyük dönüştürücü potansiyellerini hiçe saymak anlamını taşıyor. Bundan dolayı, Mouffe’un yaklaşımını indirgemeci bulduğumuzu ifade etmeliyiz.

 

Bu hareketlerin temel söylemlerine, eylemlerine baktığımızda popülist bir siyasetten çok daha fazlasını görebiliriz. Bu hareketlerin var olan tüm eşitsizlikleri ve adaletsizlikleri üreten sistemi bütünüyle dönüştürmeyi amaçladığını, bundan ötürü de sol-dönüşüm hareketleri olarak adlandırılması gerektiğini iddia ediyoruz. Söz konusu olan şey dönüştürme arzusudur; yoksa popülizm bir siyaset yapım tarzıdır. Solun dünyada yeniden güçlenmesi bir gerçek olarak karşımızda, ancak bu siyaset yapım tarzı ile ilgili değil, siyaseti ve ekonomiyi dönüştürücü program ve ilkelerle yol almaları ile ilgilidir. Bu partilerin dönüşüm potansiyellerini ve arzularını görmezden gelerek onları sol-popülist olarak adlandırmak bu hareketlerin gelecek için anlamını hiçe saymak olur. Dönüşümü “sol” olarak nitelememizin sebebi ise dünyanın son kırk yıldır hem sağ neoliberal politikalarla daha eşitsiz ve güvencesiz hale getirilmesi hem de daha sağda yer alacak şekilde bir muhafazakârlaşma ve miliyetçiliğe maruz bırakılmasından dolayıdır. Bugün, ekonomide eşitsizlik ve güvencesizliğin, siyasal ve toplumsal alanda ise kimlik siyasetinin hakim olması mevcut sorunların en ağır haliyle yaşanmasına ve toplumsal kutuplaşmaya sebep olmaktadır. Bundan dolayı, “dünyanın yeniden bölüşüm politikalarını ortaya koyan sol-dönüşüm gündemli siyasal hareketlere ihtiyacı vardır” tezini ortaya koyuyoruz.

 

Neden siyasal hareketler peki? Var olan siyasal adaletsizliğin, ekonomik eşitsizlik ve güvencesizliğin insanları yeni bir siyasal temsilci aramaya ittiğini, bu yüzden popülist siyasetçilerin ortaya çıktığını belirtmiştik. İşte aynı sebepten dolayı, tüm dünyanın sorunları daha da içinden çıkılmaz hale getiren popülist yönetimler dışında yeni bir siyasal temsile ihtiyacı var, Bunu sol-dönüşüm gündemli alternatif ya da karşı hareketlerin üstlenebileceğini iddia ediyoruz.

 

Yazı dizimizin bu bölümünde, Fransa’da France Insoumis (Boyun Eğmeyen Fransa) ve İspanya’da Podemos’un dönüştürücü programlarını ve siyasal hareketlerine odaklanırken, bir sonraki yazımızda Yunanistan’da Syriza, İtalya’da Beş Yıldız Hareketi, İngiltere’de Corbyn önderliğinde İşçi Partisi ve ABD’de Sanders’in Demokrat Parti içindeki hareketini inceleyeceğiz.

 

Bunları incelediğimizde, yaşanan tüm sorunlara karşı temel hakları yeniden tesis etmek isteyen, bunu yaparken ekonomik yeniden bölüşümü ve eşitsizlikleri bir kez daha dünya gündemine getiren programları incelemiş olacağız. Popülizm ve eşitsizlikler karşısında alternatif yok söylemini yerle bir eden bu örnekler geleceğin siyaset biçiminin de kapılarını açıyor. Bunları incelemek gelecek hakkını talep eden her vatandaş için son derece elzemdir. Sol-dönüşüm hareketlerini ilk yazıda da bahsettiğimiz siyasal adalet ve toplumsal adalet kavramları altında incelemek oldukça tutarlı olacaktır. Hatırlatmak gerekirse siyasal adalet kavramı en somut haliyle insanların hayatlarını etkileyen kararlara eşit olarak katılmasını ifade eder.[i] Toplumsal adalet ise bir toplumun tüm üyelerinin düzgün bir yaşam için maddi ve toplumsal araçlara eşit olarak erişebilmesi durumunu ifade eder.[ii]

 

Toplumsal adalet için dönüşüm

Sol-dönüşüm hareketleri adını verdiğimiz hareketlerin, partilerin programlarının en temel, ayırt edici yönlerinden biri bugüne kadar giderek genişlemiş eşitsizlik bandını kapatacak ve insanlara ekonomik açıdan nefes aldıracak, kendilerini güvende hissettirecek yeni siyaset önerileri oluşturmaktadır. Bu anlamda son kırk yıldır piyasaların hakimiyetinde yaşanan güvencesizliğin, artan adaletsizliğin ve ekonomik eşitsizliğin kapanması için toplumsal adalet temalı politikaları ve söylemleri öne çıkarmaları ya da çıkaracak olmaları önem taşımaktadır.

 

Bu bazen vergilerin adil düzenlenmesi talebi ve politikası olurken, bazen herkes için konut politikası, bazen yoksulluğu bitirmek için atılacak ileri adımlar, bazen ücretsiz sağlık ve eğitim politikaları oluyor. Çoğunlukla büyük kısmı bir arada progamlarda yerini alıyor. Bu anlamda söz konusu alternatiflerin programları yaşadığımız sorunların temelinde asla ve asla sadece temel hakların gaspını görmüyor. Bunun kadar önemli olacak şekilde, ikinci yazıda geniş bir şekilde bahsettiğimiz kamusal yararı, yani eşitsizliklere karşı eşitlik politikalarını, insanları güvenceli hale getirmeyi, ekonomik olarak güçlü kılmayı görüyorlar. Bu anlamda, çağımızda insanların yaşadığı siyasal sorunları çözmek kadar insanların gündelik yaşamlarında deneyimlemek zorunda kaldığı yoksulluğu, güvencesizliği ve ekonomik sıkıntıları da iyileştirmek istiyorlar. Bir siyaset tarzı olarak popülizm ile bu dönüşümsel politikaların birbirine karıştırılmaması gerekiyor.

 

Bu hareketlere popülist denmesinin ve genel kabul görmesinin iki nedeni var. Birincisi siyasal ve ekonomik sistem bu hareketlerin meşruiyetini daha baştan yok etmek için onları popülistlerle bir tutuyor ve ana-akım medyada onları sürekli hırpalayarak kendi iktidarına sorun oluşturabilecek seviyeye getirmemeye çalışıyor. İkincisi, daha da vahim bir şekilde bu hareketlerin birçok noktada sol-popülizm kavramlarını kendilerinin de üstlenmesidir. Bu noktada etkili olan faktörlerden biri sisteme karşı alternatif hareketlerin teorisyenliğini üstlenen Chantal Mouffe ve söylemleri olduğunun altını çizmek gerekiyor. Bu hareketlerin bilgisini üretme işini uzun zamandır üstlendiği için, entelektüel kavramlar ve araçların bilgisini o yönlendiriyor. Söz konusu alternatif hareketler de bu kavramı çok sorgulamadan ve kendilerine neler kaybettirebileceğini düşünmeden popülizme karşı sol-popülizm ikiliğine sarılıyor. Halbuki kendileri popülist değil. Temel hakları ve kamusal yararı aynı anda savunan dönüşüm hareketleridir bunlar. Bu anlamda 2010’lu yılların siyasal gündemine hakim olan popülizmden çok daha geniş bir biçimde önümüzdeki on yıllara damgasını vuracak birer dönüşüm hareketleridirler.

 

Boyun Eğmeyen Fransa, Melenchon ve Toplumsal Adalet

Bu hareketlerden biri de Fransa’da Jean-Luc Melenchon liderliğindeki Boyun Eğmeyen Fransa (France Insoumis) hareketidir. 10 Şubat 2016 tarihinde kurulan hareketin cumhurbaşkanı adayı Melenchon, bir yıl gibi kısa bir süre içerisinde Fransız başkanlık seçimlerinde, yani Nisan 2017’de %19,58 gibi bir oy aldı. Bu sonuçla dördüncü olup ikinci tura kalamasa da ilk turda Macron’un aldığı oydan sadece % 4,5 oranında az bir oyla veda etti. İkinci ve üçüncü adaylarla arasında %1 fark bile yok, ikinci parti Le Pen’in Front National’i ve Fillon’un Cumhuriyetçi Partisi on yıllardır siyaset yapan eski partiler olmasına rağmen. Yani Melenchon her an ikinci olabilirdi ve ikinci turda kendine sosyalist diyen bir aday, Macron’la yarışabilirdi. Burada vurgulanması gereken şu: seçimler sonrasında Fransa’da Macron’a karşı en açık ve en büyük muhalefeti Melenchon ve hareketi yapmakta. Her geçen gün sokakta daha fazla insan tarafından desteklendiğine yönelik bilgiler mevcut. Melenchon’a ve hareketine başarıyı getiren sisteme karşı dönüştürücü talepler içeren siyasal ve toplumsal adalet temelli programıydı.

 

Fransa’da seçim sonrası süreci iyi çalışan Sciences Po Paris’den Thomas Guénolé, Macron için, seçildikten sonra eğer ki halkı ekonomik olarak sıkboğaz eden yasalar yaparsa Le Pen ve Melenchon’un daha da güçleneceğini söylüyor. Buna kesin olarak katılıyoruz. Guénolé, Macron’un programının özelleştirme yapmak, memurları çıkarmak, işten çıkarmayı kolaylaştıran yasalar geçirmek, sosyal korumayı azaltmak gibi öğeler içerdiğini, bunun halkta sadece daha fazla hoşnutsuzluk yaratacağını ve olumsuz etkilenenlerin ya Len Pen’e ya Melenchon’a meyledeceğini ifade ediyor. İkisi aynı değil ancak sıklıkla vurguladığımız gibi insanlar öfkeliler ve yeni bir siyasal temsilci arıyorlar, bu milliyetçi duygulara seslenen Le Pen ya da sistemi dönüştürmeyi vaat eden Melenchon olabilir. Ancak popülizm çağında milliyetçi duygular baskın olabiliyor; eğer böyle olursa Le Pen’in daha da güçlenmesi işten bile değil. İşte bu yüzden dünyanın Melenchon’un hareketi gibi sol-dönüşüm hareketlerine ihtiyacı var. Bu aynı zamanda her an başarılı olabilecek bir proje sunmaktadır. Bu analizin ardından, Melenchon’un ona kısa sürede başarı kazandıran toplumsal adalet temelli programına bakabilliriz.

 

Boyun Eğmeyen Fransa hareketinin programına baktığımızda ilk olarak “kamusal yarar” temasının öne geçtiğini görürüz. Peki bunlar politikalara nasıl yansımış durumda? Bu hareketin bir iş politikası var. Hareketin iş programı şunu belirterek başlıyor: “Son otuz yıldır dünyada yaşanan değişim vaat ettiklerinin aksine daha fazla eşitsizlik ve işsizlik getirdi”.[iii] İşsizliğin stres, fakirlik, başarısızlık hissi yaratarak yuvaları dağıttığını ve çözüm bulunması gerektiğini belirtiyor (Fransa’da her yıl 14.000 kişinin bu strese ve sorunlara bağlı olarak yaşamını yitirdiğini ekliyor, bu oranı Türkiye’de bulmak hepimizin görevi). Bu anlamda iş sürelerini kısaltarak daha fazla iş yaratılacağını, bununla beraber sahip olunan zenginliği vergiler yoluyla yeniden dağıtacaklarını bildiriyorlar. Burada önemli olan şeylerden biri şu: çalışmak, kişiyi ruhsal ve fiziksel açıdan tüketmemelidir. Bu ne demek? Bir iş bir kişinin temel ihtiyaçlarını karşılamalı ancak öte yandan bu iş kişiye sosyalleşecek, boş ve hoş zaman tanımalıdır. Kişiyi tüketen merhametsiz işlere son! Kişi onurlu bir biçimde hem iş sahibi olmalı ama aynı zamanda sevdiklerine, yakınlarına, ülke gündemine, yaşadığı şehre ama en önemlisi kendine vakit ayırabilmelidir. Bu doğrultuda iş programının üç önerisi daha var: a) bu doğrultuda kaliteli iş yaratmak, b) haksız ve gereksiz işten çıkarmaları düzenleyerek yasaklamak, c) işyerlerinde vatandaşlık anlayışını geri getirmek. Bu ne anlama geliyor? Boyun Eğmeyen Fransa, iş yerlerinde kaybolan demokrasiyi yeniden getirmek istiyor. Bu Türkiye’de de böyle değil mi? Pek az çalışan, işyerinde demokrasi olduğunu ifade edebilir. Var olan haklarını bile kullanmakta zorluk yaşıyor insanlar; tatil, sağlık izinleri gibi. Bunları bile isterken rica, minnet ve kelimenin tam anlamıyla yalvararak talep etmek zorunda kalıyorlar. Oysa ki vatandaşlık anlayışına göre herkesin hakkı vardır ve işyerinde haklarıyla orada olan bir çalışanın, işyeriyle ilgili söz hakkı vardır ya da olmalıdır. Çalışanlar olmadan üretim ve hizmet verilemeyeceğini ve buna saygı duyulması gerektiğini ancak işyerinde demokrasi ile aşabiliriz; bu anlamda Melenchon’un programı işyerinde çalışanları güçlendiren bir programdan yana. Başkanlık yarışında bir yıl gibi kısa bir sürede %20 oy almasında şüphesiz bunun etkisi var. Alternatifin programında kaliteli iş, boş ve hoş zaman ayrılması ve işyerinde demokrasi çok önemli bir yer tutmakta. Programda, Jean Jaures’in yazılarına referansla şöyle deniyor: “Cumhuriyet şehirlerde insanları vatandaş yaptı ama işyerinde onları köle haline getirdi.” Doğru söze ne denir!

 

Hareketin programının bir başka önemli toplumsal adalet hedefi yoksulluğu bitirmek.[iv] Bu yıllardır söylenir, peki nasıl yapılacak? Öncelikle yoksul olan herkese temel gelir sağlanacağı belirtiliyor. Böylece bireyler kendilerini daha güvende ve güvenceli hissedecekler. Toplumsal dayanışma artacak. Bu program gereği, ücretsiz olan kamusal işlerin mevcudiyetini artırmak önemli. Yani eğitim, sağlık, ulaşım alanındaki ücret gerektiren işleri ücretsiz yapalım, diyorlar. Fakir olanlara yönelik beslenme programları bunun ardından geliyor, yani kişilere temel ihtiyaçları elbette götürülmelidir, bu makarna, kömür, gereğinde bir buzdolabı bile olabilir. Burada esas olan bunun bir program ve ilke dahilinde vatandaşlara eşit hak olarak uygulanmasıdır; insanların temel ihtiyaçlarını karşılamak elzem. Tüm bunlara nasıl kaynak bulunacak sorusu önemli. Melenchon’un programı şöyle diyor: Bu kadar zengin bir ülkede nasıl bu kadar fakir olabilir. Bu evrensel bir yaklaşım. Dünya üzerinde yeterli kaynak var ancak mesele kaynağın bölüştürülmesi ve bunun programlanması.

 

Üçüncü olarak konut politikası alternatif hareketlerin en önemli bileşenlerinden biri.[v] Program şunu söylüyor; ev sahibi olmayanların sayısı artıyor. Çalışanların ve emeklilerin maaşlarının önemli bir kısmı ev kiralarına gidiyor. Öyleyse program ortaya onurlu konut hakkını koyuyor. Onurlu bir yaşamın köşetaşı olarak herkesin konut hakkına sahip oluşunu görüyor. Şu bizi oldukça etkiledi: “Hayal kurmak için bile bir yerlerde uyuman gerek.” Evet biz de Türkiye için aynısını düşünüyoruz, ülkemiz insanlarının daha güvenli ve güvenceli olması için herkesin onurlu bir şekilde konut hakkının olması gerekiyor. Melenchon’un hareketi konut hakkını öyle elzem görüyor ki bu mutlaka anayasaya girmeli diyor, çünkü konut sektörünün şu an spekülasyonlar ve piyasa manipülasyonlarıyla rantla dolu olduğuna işaret ediyor. Bundan kurtuluş için konut hakkının anayasaya konması gerektiğini belirtiyor. Ayrıca sosyal konutlar, yani yoksullara yönelik ucuz lojmanlar yapılması gerektiğinden bahsediyor. Bu bize kalırsa Türkiye için de geçerli. Türkiye’de zaten bu yönde atılan adımlar var ama yeterli değil, hatta çok az. İnsanların hayatları özellikle büyükşehirlerde bir ev alabilmek için çalışmakla geçiyor, buna rağmen alamayanlar var.

 

Dördüncü olarak, Fransa’daki hareket sağlık ve eğitim politikalarını esas alıyor.[vi] Bu noktada, sağlığın bir kamusal yarar meselesi olduğu vurgulanıyor ve toplumsal adalete uygun olarak sağlığı özelleştirmenin büyük bir eşitsizlik yarattığı vurgulanıyor. Bu doğrultuda sağlık alanında yapılan kesintilere ve bu alanda her türlü ranta kapıları kapatan bir politika öneriyorlar. Bunu ifade ederken, sağlıkta dayanışmanın vakti geldi diyerek bunu yapıyorlar. Şu an kamuda dahi var olan rekabetin yerine işbirliği ve dayanışma öneriyorlar. Hasta-doktor ilişkilerinin kötü gitmesinin ve sorun çıkmasının temelinde özelleştirme, rant temelli sağlık politikaları olduğunun altını çiziyorlar. Bu bizim için de böyle değil mi? Her muayeneden sonar, her ilaç alışımızdan sonra yapılan kesintiler herkesi bıktırmadı mı? Özelleştirmeler ve ilaç şirketlerinin sürekli müdahalesi sonrası doktorların çoğunun yozlaşmaması düşünülebilir mi? İlaç mümessillerinin dedikleri ilaçları hastalarına veren ve böylece prim kazanan, artık kesinti yapılacağından ötürü size kan değerlerinizin tam tahlilini dahi sunmayan bir sağlık sisteminin içerisinde değil miyiz? Öte yandan, eğitimin ücretsiz, zorunlu, kamusal, yani herkese ulaşabilen ve laik olması gerektiğini belirten hareketin programını, Viktor Hugo’dan yapılan şu alıntı özetliyor gibi: “Okullar açın, böylece hapishaneleri kapatırsınız.”

 

Beşinci olarak, bir bankalar politikası gerektiğinin altı çiziliyor. Burada finansa karşı bir denge getirilmesi talep ediliyor. Finans nerede çıkarını görürse oraya çok hızlı gidebiliyor, terk edebiliyor ve bunu denetimsiz bir biçimde yaparken krizler oluşturabiliyor. Bunun karşısında Melenchon finansı ve bankaları kontrol etmekten, bankaların sadece oligarklara değil, halka çalışması gerektiğinin altını çiziyor. Banka zihniyetinin reel ekonomiyi, üretimi teşvik etmediğini, tersine spekülasyonları, borsacılığı ve hızlı kârı savunarak bir ülkeyi içten içe kemirdiğini belirtiyor. Aynı zamanda küçük işletmelere kredilerin çok zor verildiğini ve bunun esnafı olumsuz etkilediğinden bahsediyor. Biz yine Türkiye’nin bu anlatılan politikalardan çok uzak olmadığını düşünüyoruz. Türkiye’de de banka sektörünün, kredilerin, finansın giriş çıkışının iyi denetlenmesi gerekir. Liranın bu kadar hızlı değer kaybetmesinde ve insanların fakirleşmesinde uluslararası finansın ve buradaki temsilcilerinin payları azımsanamaz. Sol-dönüşüm hareketleri buna karşı denetleyici ve korumacı bir politika oluşturmak zorundadır, aksi halde piyasa sistemi en hızlı ve en yüksek kârı elde etmek için birçok hayatı mahvetmeye devam edecektir.

 

Toplumsal adaleti sağlamak yolunda çok önemli bir önerisi var bu hareketin. Su alınıp satılan bir ürün olamaz, diyor program. Herkesin temiz suya ücretsiz erişim hakkı olmalıdır. Ayrıca biyolojik tarım ürünlerinin herkese makul fiyatlara ulaşımı için politika ve mekanizma oluşturulacağı ifade ediliyor. Bu iki yaklaşımı önemli görüyoruz.

 

Peki bu kadar mı toplumsal adalet temelli program? Elbette değil, belki de toplumsal adaleti sağlamaya yönelik en önemli girdi vergi politikası. Boyun Eğmeyen Fransa vergi politikasında zenginliğin yeniden paylaşılması gerektiğini belirtiyor. Bu doğrultuda, vergi sisteminin yeniden düzenlenerek herkesin varlığına göre vergi vermesini öngörüyor. Söz gelimi yılda 1 milyon euro’dan fazla kazanana dayanışma vergisi koyulmalıdır talebi var. Ayrıca yine bir evin değeri 1 milyon euro’dan fazlaysa buna ekstra vergi getirilerek buradan toplanan meblağın sosyal konut projelerine yardım olarak gitmesi gerektiğini belirtiyor program. Bu dayanışma vergisi zenginden alıp eğitim, sağlık, ulaşım, sosyal koruma alanında, gıda ve su gibi temel ihtiyaçların ücretsiz olmasında kullanılacaktır diyor. Servet eşitsizliği ve bunun sonucunda meydana gelenler çağımızın en önemli sorunlarından birini oluşturuyor, hareketin aşırı zenginleri vergilendirmeye dönük tavrı kalan herkesin hayatını iyileştirmek ve toplumsal adaleti sağlamak için uygun bir araç.

 

Öte yandan, emeklilere, yani artık huzur içinde olması gereken insanlara onurlu bir yaşam için minimum bir emeklilik maaşı öngörülüyor. Bu bizim için de geçerlidir. Bir çok emeklinin yaşamı, eğer sadece emekli geliriyle yaşıyorsa, çok zor. Bunu düzeltmemiz toplumsal adalet için elzemdir. Görüldüğü gibi, Boyun Eğmeyen Fransa’nın programı tamamıyla dayanışmaya, eşitsizliği kapatmaya ve sonuç olarak toplumsal adaleti sağlamaya dönüktür. Politikaları popülist olmaktan ziyade halkın doğrudan sorunlarını çözmeye dönük bir dönüşüm içerir. Bugünün rekabetçi, hırs dolu kâr arayışçılığından dayanışmacı ve daha eşit, onurlu yaşayan toplumuna doğru bir dönüşüm. Peki Fransa’da durum buyken, İspanya’da sol-dönüşüm hareketi ve onun toplumsal adalet programı ne durumda?

 

Podemos: Umudun siyaseti, değişimin umudu

Küresel siyaset, Antonio Gramsci’nin ifadesiyle eskinin öldüğü fakat yeninin henüz doğmadığı dehşet verici bir fetret devrini yaşıyor. “Yeni” olmaya aday her hareket veya fikir ise mevcut düzenin hegemonyasında imkânsız olarak kabul ediliyor. Podemos ise bu basmakalıp yargıya karşı isminin İspanyolcadaki karşılığı olan “yapabiliriz” iddiası ile değişimi ve umudu örgütleyen alternatif bir program sunuyor.

 

Resmî olarak 2014’te kurulsa da, Podemos’un doğuşu 2011 yılının Mayıs ayında İspanya meydanlarını dolduran ve kendilerini “öfkeliler/gücenmişler” (indignados) olarak tanımlayan 15-M hareketine dayanıyor. Kalabalığın öfkesi 2008 krizi sonrası derinleşen eşitsizliğe, güvencesizliğe ve yolsuzluklara idi. Krizin ağır faturası AB’nin kemer sıkma politikaları ile Portekiz, İrlanda, İtalya, Yunanistan ve İspanya gibi ülkelerde çok derin etkiler yaratmıştı. Milyonlarca insan işlerini ve evlerini kaybetti. Sağlık ve eğitim gibi temel haklara erişim ise bu alanlardaki özelleştirme politikaları ile kısıtlandı. Bankaların borcu da, krizin faturası da vatandaşa kesildi.[vii] Bu kriz ortamı bir taraftan da bu ülkelerde sonraki yıllarda ön plana çıkacak alternatif siyasal hareketlerin doğmasına yol açtı.

 

İspanya’daki kriz de diğer pek çok ülkede olduğu gibi yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda bir rejim krizi niteliğindeydi. Siyasal partilerin de dahil olduğu mevcut siyasal kurumlar ülkenin sorunlarına çözüm üretemiyordu. Sağcı, muhafazakâr Halk Partisi (PP) ve sosyal demokrat İspanyol Sosyalist İşçi Partisi’nin (PSOE) güdümündeki siyasal temsil halkın değişim talebine yanıt veremiyordu. 15-M hareketi siyaseti “sağ-sol” temel ayrımından başka bir noktaya taşıyıp, öfkesini düzenin hakim sınıfına, yani “kast”a yöneltmişti.

 

Podemos tam da bu hareketin enerjisini kurumsallaştırarak siyasal arenaya taşıma konusunda oldukça önemli bir rolü üstlendi. Böylece 15-M hareketi farklı coğrafyalardaki muadilleri olan Gezi veya Occupy hareketleri gibi çekilme siyasetini (exodus) benimsemeyerek sönümlenen dönemin toplumsal hareketlerinden ayrıştı. Podemos, hareketin yarattığı atmosferden beslenirken hareketin siyasal ve toplumsal adalet talebini popüleştirip sürekli kıldı. “Yapabiliriz” sloganı ile yola çıkan Podemos, kuruluşundan dört ay sonra katıldığı Avrupa Parlamentosu seçimlerinde oyların %7,98’ini alarak beş temsilci kazanmış, Aralık 2015 genel seçimlerinde ise oyların %21’ini, meclisteki 350 sandalyenin de altmış dokuzunu alarak meclisteki üçüncü büyük parti olmuştur. Ekim 2014 yerel seçimlerinde ise bölgelerdeki yerel hareketlerin seçtiği taban adaylarını destekledi ve bu adaylar Madrid, Barselona, Coruña, Cádiz ve Zaragoza gibi önemli şehirlerde seçimi kazandı. Podemos, 2016’da ise bazı küçük sol partilerle birleşerek “Unidos Podemos” (Birlikte Yapabiliriz) adını almıştır.

 

Akademiden siyasete düzen-karşıtı yaklaşım

Madrid Üniversitesi’nden bir grup genç sosyal bilimci akademisyen tarafından Pablo Iglesias’ın önderliğinde kurulan Podemos’un ortaya çıkışı aynı zamanda mevcut akademik sisteme de bir eleştiri niteliğindeydi. Sosyal bilimin üniversitenin duvarları arasına sıkıştırılmasına, akademisyenin halktan ve toplumsal hareketlerden izole olmasına karşı bir duruştu. Iglesias’a göre akademi bir kez dahi alıntı yapılmayan ve sadece yazarın yeterli sayıyı garantilemesi için yazılmış makalelerle doluydu. Bu bakımdan Podemos’un yolculuğu akademik kalıplardan sıyrılmak isteyen entelektüellerin bilginin toplumsallaşması için alan arayışı olarak da tanımlanabilir.

 

İçinden çıktığı akademiye eleştirel bir okuma ile yaklaşan Podemos’u bir “sol-dönüşüm” hareketi olarak adlandırmamızda ilerici bir program uygulaması etkili. Podemos siyasi söylemini var olan düzeni eleştirmekten çok, alternatifin ve değişimin programını anlatmaya yoğunlaştırıyor. Bunu yaparken de mevcut sistemin koruyucularını, yani “kast”ı hedefe oturtuyor. Podemos’un kast olarak nitelendirdiği grup, siyasal ve ekonomik gücü elinde bulunduran ve tekelleştiren siyasetçiler ve iş dünyası liderleri. Podemos’a göre bu grup halkın ve ülkenin menfaatlerini hiçe sayan bir mafya gibi çalışıyor. Ancak, Podemos’un iş dünyasına tavrının eşitsizliklere yaklaşımları üzerinden şekillendiğini iddia edebiliriz çünkü parti eşitsizliğin azalmasını isteyen iş dünyası liderlerinin de olduğunu vurgulayarak önemli bir ayrıma gidiyor.[viii] Podemos’a göre kastın uluslararası aktörleri ise IMF, Dünya Bankası ve Troyka (Avrupa Komisyonu, Avrupa Merkez Bankası ve IMF’den oluşan ekonomik denetleme ve karar alma mekanizması) bulunuyor.

 

Populistlerin aksine Podemos demokrasiyi oy vermekten ibaret görmüyor. Iglesias’a göre demokrasi bir hareket, gücü her kim tekeline alıyorsa ondan alıp halka dağıtma hareketi. Iglesias, genel ve eşit oy hakkının kazanılması gibi modern devrimlerin temelinde de bu anti-sistemik hareketin olduğunu iddia ediyor. Iglesias’a göre, liberallerin bu söylemden korkmasına gerek yoktur çünkü liberal demokrasiyi inşa eden kazanımlar da hep anti-sistemik hareketlerin sonucu olarak ortaya çıkmıştır.

 

Podemos’un oligarşiyi, kastı değil, halkı ve umudu temsil ettiklerini vurgulayarak kurduğu jargonu da hareketin populist olarak adlandırılmasında önemli bir etken. Oysa Podemos’un yarattığı “biz/onlar” ayrımı anti-sistemik demokratik bir hareketin ürünü olacak kapsayıcı vatandaşlığın inşasını içeriyor. Bu yönüyle de Podemos’un bir sol-dönüşüm hareketi olduğunu iddia ediyoruz. Bu dönüştücü program aynı zamanda Avrupa’da yükselen sağ populizme, göçmen karşıtlığına, yabancı düşmanlığına karşı da eşitlikçi ve kapsayıcı bir dil geliştiriyor.

 

Podemos’un sol veya sağ bir parti olmadıklarına olan ısrarı ise düzenin umut vaat etmeyen çizgisinden de bir kopuş demek aslında. Podemos, anarşistlerin devleti ortadan kaldırmalıyız hedefinden ziyade Marksistlerin devletin gücünü ve yönetim aygıtlarını ele geçirmeliyiz yöntemini izliyor.[ix] Podemos’un kurucularından akademisyen Iñigo Errejón’a göre ise sağ ve sol birer ilüzyon ve sonsuza kadar gitmeyecek bir ayrım. Podemos bu çizginin de alternatifini üretiyor: “Eski siyaset yöntemlerini kaldırıp katılımcı bir demokrasi yaratacağız!”

 

Toplumsal adalet için değişim mümkün

Podemos’un siyasal hareketlerini tanımlarken kurduğu çok basit bir dil var: “Bizler değişimin mümkün olduğuna inananlarız. Ancak değişimin mevcut siyasal partiler tarafından değil, müreffeh ve adil bir gelecek isteyen insanlar tarafından gerçekleştirileceğine inanıyoruz.”[x] Podemos’un parti programı ise bu geleceğin nasıl inşa edilebileceğini aktarıyor. Program, benzer sol-dönüşüm hareketlerinde olduğu gibi demokrasi ve adalet talep eden eşitlik ve özgürlük temelli bir program. Podemos programında yasal ve kurumsal reformlar önerirken anayasal olarak da sosyal hakların siyasal haklar ile eşit vurguda olması için anayasa değişikliği yapılmasını elzem görüyor.

 

Podemos’un ortaya çıktığı hareketin ağır neoliberal ekonomik politikaların altında ezilen, kemer sıkma politikaları sonucunda yoksullaşan, evini ve işini kaybeden, uzun saatler boyunca çalışmak zorunda olan ve en önemlisi belirsizlik ve gelecek kaygısı taşıyan güvencesizleri sokaklara döktüğünü düşünürsek parti programında ekonominin ve sosyal hakların yeniden düzenlenmesine olan vurgu oldukça anlaşılır.

 

Podemos her ne kadar radikal-sol olarak anılsa da ekonomi politikalarında Avrupa solunun izinde daha ılımlı bir devlet destekli ekonomi modeli izliyor. Devlet teşvikli yatırımların arttığı, sosyal hakların garanti altına alındığı ve bölüşüm adaletinin ön plana çıktığı bu modelde Podemos; hükümet, iş dünyası ve sendikaların işbirliği ile uygulanabilir ve üretime dayalı bir ekonomi hedefliyor. Sosyal hakları koruyan, kooperatiflere destek sunan, ortak iyiye yönelik etik bir anlayışı vurgulayan, işbirliğine dayalı bir ekonomi politikası geliştiriyor.

 

Podemos programında yoksullukla mücadele için devletin ekonomiyi yeniden yapılandırması gerektiğini ifade ediyor. Program yoksulluk sınırının altındaki her hane için 600 euroluk temel bir gelirin garanti altına alınmasını öneriyor. Temel gelir hanedeki kişi sayısına göre 1.290 euroya kadar çıkabilecek. Düşük gelirli vatandaşların yoksulluk tuzağına düşmemesi için devlet belirli bir geri ödeme planı çerçevesinde ek yardımlar yapacak. Emekli maaşlarında yeniden düzenlemeye giderek de emeklilerin alım gücü düşüklüğünü önlemeyi hedefliyor. Podemos’un en önemli önerilerinden biri de vatandaşların ihtiyacı olan hane içi enerji tüketimini bir hak olarak görmesi. Yani düşük gelirli olmasından ötürü faturalarını ödeyemeyen hiçbir vatandaşın evinde gaz, elektirik kesilmeyecek. Podemos suya erişimi bir insan hakkı olarak tanımlıyor ve her vatandaşın temel su ihtiyacını karşılayacak miktarda suyun devlet tarafından sağlanmasını garanti altına alacak bir program öneriyor. Böylece, yoksulluğu önleme politikaları kadar vatandaşların gündelik yaşamında yoksulluğun ve düşük gelirli olmanın etkilerini azaltacak öneriler getiriyorlar.

 

Podemos da diğer sol-dönüşüm hareketleri gibi vergi sisteminde radikal değişiklikler öneriyor. Şirketlerin vergi kaçırmasını önleyecek düzenlemeleri içeren, yüksek gelirlilerin ödediği verginin artırılacağı, şeffaf ve adil bir vergi toplama programı sunuyor. Podemos “dayanışma vergisi” adı altında bir vergi ile de özel sektörün şimdiye kadar kamu fonundan faydalandığı miktarı da telafi etmeyi öneriyor. Tarım politikalarının yeniden düzenlenmesi ile kırsal kalkınmayı ve tarıma dayalı gelirin adil bölüşümünü hedefliyor. Sürdürülebilir kentler ve yerel kalkınma da Podemos’un ekonomik programının önemli bir parçası. Bu da özellikle demokratik dönüşüm temelli sosyal hareketlerin vurguladığı yerel yönetimlerin güçlenmesi ve bölgesel eşitizliklerin giderilmesi noktasında önemli bir hedef.

 

Podemos’un programı göçmenler de dahil İspanya topraklarında yaşayan hiç kimsenin sağlığa erişim hakkından mahrum bırakılmamasını öngörüyor. Sağlık hakkı genel sağlık sigortası ile garantileniyor. Eğitimde ise kapsayıcı bir milli eğitim planının uygulamaya konması hedefleniyor. Öğrencilere tektipçi yaklaşımdan ziyade onların farklılıklarını da göz önünde bulunduran bir eğitim sistemi sunuyor. Okul öncesi eğitim de 0-6 yaş arası tüm çocuklara kreş olanağı ile birlikte ücretsiz olarak sunuluyor. Eğitime erişme hakkının da eşitlikçi bir temelde, göçmenleri de içerecek şekilde insan haklarına dayanan prensiplerle yeniden düzenlenmesini öneriyor.

 

Podemos bilimin topluma ulaşması içinde kent merkezlerinde halka açık “inovasyon merkezleri” (citizen innovation center) kurmayı hedefliyor. Üniversitelerin yönetimini üniversite bileşenlerinin katılımına açacak, yüksek öğrenime aktarılan fonları artıracak yeni bir yüksek öğrenim reformu da Podemos’un vaatleri arasında. Podemos, Türkiye’deki TUİK’in muadili olan, İspanya istatistik kurumunun yönetiminde de demokratikleşmeyi hedefliyor. Böylece gücü elinde bulunduran hükümetin bilgiyi kontrol etmesinde bir denge-denetleme mekanizması yaratılabilecek. Aslında kamunun algısının şekillenmesinde önemli bir yer tutan ve çoğunlukla hükümetlerin güdümünde olan bu kurumların demokratikleşmesinin önemi oldukça büyük.

 

Podemos programında toplumsal adaleti sağlayacak ekonomik ve sosyal reformları önerirken belirsizlik ve gelecek kaygısı yaşayan güvencesizlere kendi içlerinden bir oluşum olarak sesleniyor. Örneğin, Podemos’un Avrupa parlamentlerlerinden Lola Sánchez siyaset bilimi ve sosyoloji çift diplomasına rağmen Cartegena şehrinde bir restoranda garson olarak çalışıyordu.[xi] Bu durum işsizlik kaygısı yaşayan pek çok üniversite mezunu için tanıdık. Türkiye’de de “atanamayan öğretmen”, “doktoralı işsiz” ifadelerini sıklıkla duymuyor ve hatta bu etiketlerle yaşamıyor muyuz? Öte yandan Avrupa’da ve Amerika’da sağ populistlerin göçmenlerin yaşam ve barınma hakkını dahi tartışmaya açabildiği bir siyasal ortamda Podemos göçmenleri de kapsayan reformlar öneriyor. Bu nedenle Podemos’un politikasını salt populist diye adlandırmanın bu hareketin kapsayıcı ve eşitlikçi yönünün görmezden gelinmesine yol açtığını iddia ediyoruz. Peki bu dönüşüm hareketlerinin siyasal programları ne durumda?

 

Boyun Eğmeyen Fransa ve siyasal adalet programı

Melenchon liderliğindeki Boyun Eğmeyen Fransa’nın siyasal programının temeli siyasal adalete, o ise üç ülkeye dayanmakta: Özgürlük, Eşitlik ve Kardeşlik (Dayanışma). Toplumsal adalet programlarından da fark edileceği üzere, kamusal çıkarı esas alarak dayanışmaya ve eşitliğe dayalı bir ekonomi ve toplum modeli öngörüyorlar. Rekabet, kâr hırsı, faydacılık ve güçlünün korunması programlarında bulunmuyor. Popülist olmadıklarının tekrar tekrar altını çizmek gerekiyor. Popülizmde aynı zamanda bir milliyetçilik ve kapanma hali vardır. Burada ise insanlığa karşı sorumlu bir tutumları var. Bunu şöyle belirtiyorlar: Sadece kendi halkımız için değil, insanlık için sorumluluklarımız var.[xii] Evet cidden de toplumsal adalet ve siyasal adalet temelli programlar sadece ulusal sınırlar içerisinde bir eşitlik ve özgürlük havası yaratmaz, bu sınırları aşan ve gezegene yayılan bir havaya ve politikaya dönüşme potansiyelini içinde barındırır.

 

Boyun Eğmeyen Fransa, oligarşi ve siyasal sınıfın oluşturduğu kast sistemine karşı olduğunu başından belirtiyor ve ekliyor: Bunun siyasal göstergesi olan monarşik başkanlığa karşıyız ve göreve gelir gelmez bunu lağvedeceğiz. Bununla beraber, son kırk yılın hukuksuzluğunun yalnızca yeni bir anayasa ile dönüştürülebileceğini ifade ederek yeni anayasa için kurucu bir meclis oluşturulacağı vaadinde bulunuyor. Bunu da şu şekilde ifade ediyorlar: Demokrasi her dört yılda bir sandıkta oy kullanmak değildir, demokrasi kamusal yaşamda vatandaşların sürekli katılarak var olması durumudur. Oysa ki Fransa’da Beşinci Cumhuriyet, vatandaşları tüm siyasal süreçlerden dışlamıştır, deniyor. Bu sadece Fransa’ya özgü değil, insanları sandık hariç her türlü karar alma mekanizmasından uzak tutmak, dışlamak çağımızın demokrasisinin ayırt edici yönlerinden biriydi ancak bu konuda sona gelinmişe benziyor. Bu gibi hareketler katılımcı demokrasinin yaratılabileceğinin sinyalini veriyorlar. Elbette alternatif programın ilk hamlesi yeni anayasadır. Yeni anayasa için vatandaşlara tatil hakkı vererek ve bu sürede mahallelerde tartışmalarını sağlayarak ve bu fikirleri kurucu meclise taşımalarına hak vererek yeni bir anayasa oluşturulacağı ve adalet temelli tüm taleplerin, söz gelimi konut hakkının, monarşik başkanlığın ilgasının, servetlerin yeniden dağıtımın, vergilerin adil olacak şekilde düzenlenişinin, eğitim ve sağlık gibi temel ihtiyaçların kamusal hak olarak yansıtılacağı ifade ediliyor.

 

Alan kısıtlılığından ötürü birçok konuya değinmemekle birlikte, göçmenler konusunda Melenchon ve hareketinin pozisyonunun oldukça önemli bir yer tuttuğunu belirtelim. Çünkü genel olarak çağımızda popülist olarak adlandırılanlar genel kitleden oy yarışında göçmenleri kullanıp onları şeytanlaştırıyorlar. Bu elbette şu an Avrupa’nın neredeyse her yerinde kabul görmüş ve başarılı olmuş bir yaklaşım. Batı dışında ise düşünürler, akademisyenler, muhalifler göçmenlerin yerini alıyor. Ancak altını iyi çizmek gerekir ki bir sol-dönüşüm hareketi böyle davranmaz çünkü insanlığa karşı sorumlulukları olduğunu iyi bilir. Bundan ötürü, Boyun Eğmeyen Fransa göçmenlerle ilgili barışçıl bir dış politika izlenmesi gerektiğini, sorunların yerinde çözülmesi gerektiğini, bunun için sorunları daha da katlayan NATO’dan çıkılması gerektiğini ve dolayısıyla ABD’den bağımsız bir dış politikadan yana olduğunu programına ekliyor.[xiii] Uluslararası alanda Birleşmiş Milletleri güçlendirmek ve sorunlara hep beraber çözüm aramaktan yana. Ancak bu göçmen politikasının ayırt edici yönü değil. Esas nokta şu ki mültecilere onurlu davranılması gerektiğini belirtiyorlar; bu ise sadece onlara hak vererek olur. Bu anlamda mültecileri kovma meraklısı popülistlere göre sol-dönüşüm hareketi olarak Boyun Eğmeyen Fransa mültecileri karşılamayı ve Fransa’ya katmayı esas almakta. Bu minvalde, ırkçılığın Fransa’nın bir gerçeği olduğunu kabul edip buna karşı mücadele edilmesi gerektiğini belirtiyorlar. Aksi halde dayanışmacı ve eşitlikçi bir Fransa’nın düşünülemeyeceğinin altı çiziliyor. Siyasal adalet ile ilgili daha birçok önerilerine siteden ulaşılabilir. Görüldüğü gibi, siyasal adaletin katılımcı ilkesine sadık, eşitlikçi ve özgürlüçü bir toplum için siyasal program ortaya konulmuş durumda. Boyun Eğmeyen Fransa’da durum buyken, Podemos’u da siyasal adalet etrafında incelememiz gerekiyor.

 

“Yapabiliriz”: Siyasal adaletin inşası

Podemos’un “yapabiliriz” diyerek dönüştürmek istediği alanlardan biri de siyasete katılım mekanizmaları. Podemos siyasal adaleti eşitlikçi, özgürlükçü ve kapsayıcı temelde tesis edecek bir program öneriyor. Seçimleri vatandaşlar ve partiler arasında bir sözleşme olarak gören Podemos vatandaşların partiye her istediğini yapması için değil, söz verdiği programı uygulaması için oy verdiğini vurguluyor. Eğer iktidara gelen parti veya partiler programlarını uygulamakta başarısız olurlarsa seçimlerin yenilenmesi için referanduma gitme seçeneğini sunuyorlar.

 

Podemos parlamentoda halkın temsilinin güçlendirilmesi gerektiğini savunuyor. Populistlerin aksine Podemos milli iradeyi sandıkla eş tutmuyor, aksine milletin iradesini mecliste daha çok yansıtacak katılımcı bir demokrasi anlayışına sahip. Yasama süreçlerine sivil toplumun ve ilgili konunun uzmanlarının da dahil olabileceği yeni siyaset alanları yaratmak istiyorlar. Yasama süreçlerinin şeffaf ve kamuya açık olması gerektiğinin altını çizen Podemos, online platformlar kurarak vatandaşların internet üzerinden bu bilgiye erişimini açık tutmak istiyor. Meclisteki tüm partilerin yasama sürecinde “eşit” temsil ve söz hakkı olması gerektiğini savunuyorlar. Podemos’a göre siyasal çoğulculuk toplumdaki çeşitliliğin bir yansıması. Bu bakımdan da Podemos populistlerin “çoğunlukçu” ve “kazanan her şeyi alır” anlayışından farklı bir çizgide duruyor.

 

Program, seçim sisteminin temsilde adaleti sağlayacak bir şekilde yeniden düzenlenmesini önerirken parti içi demokrasinin ön-seçim mekanizması ile sağlanması gerektiğini vurguluyor. Partilerin gelirlerinin şeffaf ve demokratik bir şekilde toplanması, 5.000 euro’dan fazla bağışta bulunan bağışçıların isminin açıklanması gerekliliği gibi önlemlerle de siyasette hiçbir grubun menfaatinin ön plana çıkamayacağı bir sistem kurmayı öneriyor. Böylece, siyasal partilerin halkın değil de fon aldıkları sermaye gruplarının çıkarlarını düşünmesinin ardındaki neden de ortadan kaldırılmış olacak. Podemos, milletvekili maaşlarını düşürüp aşırı harcamaları kontrol altında tutarak seçilenlerin ayrıcalıklı olmasına da son veren düzenlemeler getirmeyi öneriyor.

 

Siyasetin yönteminde dönüşüm

Podemos’un dönüştürücülüğünün yalnızca siyasi programının içeriği ile değil, kullandığı yöntemlerle ilgili olduğunu ileri sürebiliriz. Dünya genelinde geleneksel solun vatandaşı sömüren sisteme, gelişen teknolojiye ayak uyduramadıkları için beslendikleri toplumsal hareketleri de paralize ettiğini ileri sürmek sönümlenen siyasal hareketleri de göz önüne aldığımızda yerinde bir tespit olacaktır. Yani, hareketsizlik hareketin sonunu getiriyor. Örneğin, Türkiye’de büyük bir yankı ve hareketlilik uyandıran Adalet Yürüyüşü henüz bir siyasal potansiyele dönüşemedi ama Podemos Ocak 2015’te başlattığı Değişim Yürüyüşü’nü sayıca katılım fazla olmasa da önemli bir harekete dönüştürdü, bu hareket fikirsel bir hareketti, değişimin umudunu milyonlara aktaran bir çağrıydı. Podemos hareketin kendisinden ziyade yarattığı potansiyeli kullandı. İlk yazımızda da belirttiğimiz üzere dünyanın farklı kesimlerinde siyasal ve ekonomik adaletsizliğin kıskacında her gün daha da öfkelenen güvencesizlerin potansiyelini güce dönüştürecek, gelecekleri hakkında karar verebilecek özneler haline getirecek demokratik hareketlere ihtiyaç var.

 

Podemos siyasete katılım biçimiyle de geleneksel sol partilerden ayrılıyor, küreselleşen ve teknolojinin gündelik yaşamımıza bu kadar değdiği bir çağda internet ve televizyon üzerinden yaratılan iletişimin kapı kapı dolaşıp el sıkmaktan daha etkili olduğunun farkındalar. Podemos’un lideri Pablo Iglesias ve kurucularından Juan Carlos Monedero La Tuerka isimli internet üzerinden yayınlanan TV şovları ile medyada görünürlük kazandı. La Tuerka, 15-M hareketlerinden yalnızca kısa bir süre önce başlamış ve kemer sıkma politikalarına yönelik şiddetli eleştiriyi tiyatral bir dille ekrana taşıyarak vatandaşların sokakta, barda, kafede bu sorunları Le Tuerka’nın öne sürdüğü şekilde tartışmasını sağlamıştı. Iglesias ve Monedero medyayı kullanarak teorilerini gündelik yaşama aktarabilmişlerdi. Iglesias’ın medyadaki görünürlüğü daha sonra “Forth Apache” programı ile devam etti.

 

Podemos teknolojiyi, online katılımı çeşitli uygulamalarla vatandaşların gündelik yaşamına taşırken 15-M hareketi ile doğan karar meclislerini hareketin temel dayanağı olarak ilan etti. Websitesi ve sosyal medya üzerinden oylamalarla müzakerelerin yürütülüp kararların alındığı bu online katılım internet çağında yaşayan seçmenin parti içinden başlayarak siyasete katılımını artıran pratik bir yöntem. Partinin karar mekanizması iki aşamalı, bir taraftan kararlar circulos (daireler) konseyleri aracılığıyla tartışılırken ana karar alma mekanizması Iglesias'ın genel sekreterliğini yaptığı Vatandaş Konseyi’nin (Consejo Ciutadania) elinde.[xiv] Parti her ne kadar konsey kararlarına dayansa da karar mekanizmalarında pratik bir yöntem olan hiyerarşik örgütlenmeyi de ihmal etmiyor. Bu da yatay örgütlenmenin paralize eden yönünü törpüleyen bir sistem.

 

Böylece görüldüğü üzere, sol-dönüşüm hareketlerinin toplumsal ve siyasal programları çok ciddi bir alternatif içeriğe sahip durumda. Yeni kurumlar, yeni ilkeler, yeni bir siyasal anlayış güdüyorlar. Bu hareketlerin sol-popülist olarak adlandırılması çok talihsiz bazı koşulların birleşmesinden doğmuştur. Ancak, burada müdahele ederek bunların ciddi dönüştürücü potansiyellerini ortaya koyup dönüşüm hareketleri olduğunu ifade ettik. Bundan sonraki yazıda, Yunanistan, İtalya, ABD ve İngiltere’den dönüşüm hareketleri ile devam ederek yazı dizimizi tamamlamış olacağız.  


 

 

 

 

 



[i] Erik Olin Wright, Envisioning Real Utopias (Londra: Verso, 2010), s. 12.

[ii] A.g.e. s. 12.

[iii] https://avenirencommun.fr/livret-emploi-rtt/

[iv] https://avenirencommun.fr/le-livret-pauvrete/

[v] https://avenirencommun.fr/le-livret-logement/

[vii] Pablo Iglesias, Politics in a Time of Crisis: Podemos and the Future of a Democratic Europe, (Londra, New York), 2015

[ix] Pablo Iglesias, a.g.e.

[xiii] https://avenirencommun.fr/livret-garde-nationale-defense/