Anasayfa > Güncel Yazılar > "Oldu mu Bu Kurbanım?”: Hamdoş’un Ardından...

"Oldu mu Bu Kurbanım?”: Hamdoş’un Ardından...

Mehmet Nuri Gültekin

14 Temmuz 2018

Bazı kayıpların ardından konuşmak zor, yazmak kifayetsizdir. Çünkü kaybettiğinizin hâlâ yanınızda, yakınınızda olduğunu sanır, birazdan onunla hemen karşılaşıverecekmişsiniz gibi tuhaf ve çocuksu bir hisse sahip olursunuz. İnanmak istemeyiz duyduğumuza, hatırladıklarımız kısa bir süreliğine perdeler hakikati ama ne fayda, gelen ölümdür ve çok sürmeden derin bir boşluk hissiyle baş başa kalır insan. Ölüm işte, hüzünlü, acı ve her daim olduğu üzere, erken...

2009 yılının Haziran ayında bir toplantı vesilesiyle Tanıl (Bora) Antep’e geliyor. Gelmeden yazmış: “Hamdoş’u aradım, görüşeceğiz mutlaka! Senin de tanışmanı istiyorum.” O güne kadar hiç karşılaşmadığım ve ilk kez Tanıl’dan adını duyduğum kişiyi merak ettim haliyle. Toplantı biter bitmez buluşuyoruz Hamdoş’la. Kafasında kasketi, yüzünde hüzünlü bir tebessümle sarılıyor Tanıl’a. “Hoş geldin kurbanım!” diyor, ben de tanışıyorum. Sanki kırk yıllık ahbabıymışım gibi davranıyor. İçtenlik, samimiyet, hakikatli bir dostluk. Tanıl’la nasıl tanıştıklarını anlatıyor, her detayını hatırlayarak ve büyük bir keyifle. 1965’lerden 80’lere kadar sosyalist hareketin temel aktörleri geçiyor konuşmasının içinden... Aybar, Boran, Çetin Altan, Yaşar Kemal’lerle dostluk ve arkadaşlıklar. Sonra... Kürt Reşit, Uğur Cankoçak, Doktor Ataylar, Galip Ataçlar, terziler, seçimler, köyler, marabalar, ağalar, yarıcılar, sarı sıcak Antep yazları, propagandalar, radyo konuşmaları, Âşık İhsani’ler... Onlarca isim ve olayı o kadar ince detayına kadar hatırlıyor ki, hayran olmamak nâmümkün. Sonra kalkıp Antep sokaklarında adımlıyoruz. Saatlerce geziyor bizimle, ilerlemiş yaşına inat. Çarşılar, hanlar, Amerikan Hastanesi’nin mezarlıkları dahil, neredeyse kesintisiz bir dört saat arşınlıyoruz Antep’i. Hamdoş’ta ne bir yorgunluk ne bir bezginlik. Her sokakta bir anısı var. Bak kurbanım, burada falanca terzi ustası vardı, TİP’in iyi bir sempatizanıydı,”; yahut “bu binada partinin ilk teşkilatını kurduk” diyor... Ama nereden geçsek oraya dair bir hatırası var, anlatıyor, dinliyoruz. Şimdilerde kentin merkezindeki mutenalaştırmadan payını almış Bayazhan’a gelince anlatıyor, köydeki marabalığını, köyün sahibi Bayaz Ahmet Ağa’dan nasıl sosyalizm öğrendiğini... Maraba Hamdoş’u, köylü Hamdoş’u, Kiya Hamdoş’u, TİP’in sarsılmaz bir militanı Hamdoş’u, Antakya’da bir gece yarısı böğründen bıçaklanıp öldü diye bırakılan Hamdoş’u, Adıyaman’dan Urfa’ya, Kilis’ten Maraş köylerine kadar, her harman yerinde her ırgata, her marabaya parti programını anlatan sarsılmaz inançlı Hamdoş’u dinliyoruz. Anlatmıyor, yaşıyor, coşuyor Hamdoş...

Bu ziyaretin üstünden bir hafta geçmemişti ki, Tanıl “Bir Antep kitabı yapalım,” deyince aklıma ilk Hamdoş geldi. “Yazarım, kurbanım!” dedi. Ve hakikaten de, Antep kitabının editörü dahil, herkesten evvel söz verdiği zamandan önce yazısını getirdi, bir dosya dolusu eski gazete kupürü ve fotoğrafla. Zamana riayetinden bahsedince “Kurbanım, ben sosyalistim, ilk önce sözümde dururum tabii,” demesi bugün gibi aklımda. Kitabın 2011’deki tanıtımında da en ön saftaydı, eşi ve kızıyla. Her yere eşiyle el ele giderdi Hamdoş. Zaten, davetli olduğu toplantılara, konserlere, gezmelere, mitinglere, 1 Mayıslara. “Biz sosyalistiz, hayat arkadaşımla el ele olmalıyız her yerde!” derdi ve eşiyle, çoluk çocuğuyla gelmeyen tanıdık eski tüfek dostlarına da, gençlere de kızardı, söylenirdi. Çok sevdiği Doktor Osman Elbek’le beraber Antep’ten ayrılırken ziyaretine gittik altı sene önce. Osman’a “Kurbanım, biz burada çoğalak diyorduk, sen kalkmış gidiyorsun,” demişti.

Ondan sonra çok konuştuk, görüştük kendisiyle. Toplumsal ve siyasal meselelere karşı ilgisi, alakası, enerjisi hiç eksilmedi. 2014’te İletişim’den Türkiye İşçi Partisi’ne Aşık Oldum kitabı çıkınca bir başka sevindi. 2014 Ekim’inde Hamdoş Amca,  kitabının tanıtım ve imza gününde çocuklar gibiydi.

“Eski tüfek” bir sosyalist değildi Hamdoş (Amca). Hiç eskimedi, eskitmedi kendini çünkü. Her seçimde mutlaka aktif görevler alırdı. Köşesine çekilmedi, kırgındı ama kimseye küsmedi. 2015 seçiminde ve 2017 referandumunda binlerce bildiriyi, Antep çarşı ve sokaklarında ev ev, dükkân dükkân gezerek bizatihi insanlarla konuşarak, onlara bir iki dakika ayırarak ve ikna etmeye çalışarak dağıttı. Hep “1.800 tane bildiri dağıttım,” derdi, kendisiyle her görüşmemizde. Fakat yaşı 80’di artık. Onca zor, zahmetli ve çilekeş bir hayatın yükü vardı üzerinde.

Son yıllarda sağlığı el vermemeye başladı. Daha çok kısa mesafelere gidip geliyordu. Donkişot Kitabevi’nde çay içip gençlerle sohbet ederdi. Oradan Kırkayak Kültür’e uğrardı bazen. Son beş-altı yılda, Antep’teki üniversite çevresinden insanlar tanıdılar ve çok sevdiler onu. Zaten sevilmeyecek bir insan değildi Hamdoş Amca. Tevazuu, hürmeti, samimiyeti her tanıdığı kişide iz bırakırdı.

Geçtiğimiz nisanın son günlerinde Tanıl’ın kısa Antep ziyaretinden inanılmaz keyif almıştı. Aksu ve Işık’la saatlerce oturdu. Uğur Cankoçaklı, Cenan Bıçakçılı anılarını anlattı. Zaman zaman hüzünlendi, gözleri daldı gitti. Hamdoş, Tanıl, Işık, Aksu ve Vural’la fotoğraf çektirdik, hep birlikte tarihî binanın önünde. Onu eve bırakırken yolda Şah Veli Mahallesi’ndeki bir metruk eski Antep evini gösterip “Kurbanım, Kürt Reşit’in evi bu işte. Bak, şimdi ne halde. Bizim gibi,” dedi.

Birkaç gün sonra Tanıl’dan Hamdoş’a imzalanmış Cereyanlar ve sahaflarda bile zar zor bulanabilen bir Âşık İhsani kitabı geldi. Hamdoş Amca’ya iletilecekti. Aksaklık, mesnetsiz bir yoğunluk ve ihmalkârlığımın sonucu, emanet kitapları, seçimlerden hemen iki gün sonra, ancak bu 26 Haziran’da ulaştırabildim. Kitaplığında henüz bir ay önce birlikte çektirdiğimiz o fotoğrafı çerçeveletip koyduğunu fark ettim. Son siyasi gelişmeler feci derecede canını sıkmıştı ve onu ilk kez bu denli ümitsiz ve yılgın gördüm. Hastaydı ama en çok da ümidini kaybetmiş bir insanın ifadesi yerleşmişti yüzüne. Bir şiirden bir mısra hatırlamaya çalıştı ve “Binlerce çiçek ektik halk çölüne, su vermediler, kurudu kurbanım,” dedi. İçimden bir şeyler koptu. Sustuk karşılıklı. Sonra ben müsaade isteyip kalkarken, o hasta, yorgun ve yaşlı haline aldırmadan beni uğurlamaya geldi kapıya kadar ve sitem ederek “Arayı böyle uzatma ha, gel kurbanım,” dedi. Meğer son görüşmemizmiş, nereden bilebilirdim!

Bir maraba olarak geldi bu eziyetini çektiği dünyaya, bir göz evi olmayan bir kiracı olarak geçip gitti aramızdan, bizleri geride daha azalmış, daha yoksullaşmış ve daha da eksilmiş bırakarak. Öyle ya, dememiş miydi sıkı dostu Yaşar Kemal “O iyi insanlar, o güzel atlara binip gittiler!”

Eh be Hamdoş Amca, sen de gittin! “Şimdi oldu mu bu kurbanım!”


Hamdoş TİP