Anasayfa > Güncel Yazılar > Demokrasinin Diğer Adı: İfade Özgürlüğü

Demokrasinin Diğer Adı: İfade Özgürlüğü

Zehra Çiğdem Özcan

25 Temmuz 2018

Aydınlanma filozofu Voltaire, aynı zamanda bir tüccardı. “Fikirlerinize katılmıyorum ama onları söyleme hakkınızı sonuna kadar destekliyorum” minvalinde bir beyanat verdi mi, kesin olarak bilmiyoruz. Verdiyse bile esasen bir burjuva olan Voltaire'in monarşiye ve tek adama karşı gösterdiği bu liberter tavrın hem kendi konumuyla hem Aydınlanma’yla hem de eli kulağındaki Fransız Devrimi’nin mottosuyla oldukça uyumlu olduğu söylenebilir.

Esas olarak modern düşüncenin doğuşuyla başlayan, Rönesans’la ilerleyen, Aydınlanma’yla hız kazanan ve Sanayi Devrimi’yle doruk noktasına ulaşan liberalizmin sözü edilen “ifade özgürlüğü” kavramını işine geldiği gibi kullandığı ve bu kavramın yüceltilmesinin, kapitalist bireyin önündeki engellerin birer birer yıkılmasında bir araç olmasından kaynaklandığını biliyoruz. Ama halin böyle olması ifade özgürlüğünün bir kazanım, bir Aydınlanma kazanımı olduğu gerçeğini değiştirmez; amacı her ne olursa olsun. Yine, ifade özgürlüğünün değeri, monarşiye karşı burjuvazinin elinde bir alet olmasıyla da ölçülemez. Başka bir deyişle bu kavram, kapitalist modelin ideolojisi liberalizmin içine hapsedilmeyecek ve onunla sınırlanamayacak kadar önemli, değerli, gerekli ve başat bir kavramdır.

Demokrasi hayaleti

Elbette tarih bizim istediğimiz yerden başlamıyor. Modernizm öncesi dönemi “karanlık” ya da  “dogmatik” olarak nitelendirmemiz de o öncenin lafını etmeye değmez bir geçmiş olduğunu göstermiyor. Özelikle o geçmiş, hâlâ güncel olan kavramların tohumlarını içinde barındırmışsa ve bu kavramlar bugüne dek tarihin peşini hiçbir zaman bırakmamışsa… Demokrasi gibi.

Tarihi güçlülerin yazdığı doğrudur; tarihçilerin de çoğu kez güçlülerin yanında oldukları ve onların ağzından konuştukları da doğrudur. Yaşam bir güç savaşıdır, en iyi olan kazanır ve anlatılan da muzafferin hikâyesidir. Egemen tarihin dışındaki hikâyeyi merak ediyorsanız, bulmak için büyük çaba sarf etmeniz gerekir. Sonunda bulduğunuz şey de kaybedenlerin ve yenilmişlerin hikâyesidir. Yenileni merak eden, çoğu kez zaten yenilenin tarafındadır ve açtığı dosyayı kapattığında yenen tarafa duyduğu öfke, yenilenin güçsüzlüğüne duyduğu hınçla birleşir. Yaşam yasasını dayatmış ve yine güçlü olan kazanmıştır. Tarihe kaybeden tarafından bakması, bundan sonra zayıf olanın kaybetmesini de engellemeyecektir üstelik.

Ama tarih bir futbol maçı değildir. Bütün maçı izleme şansı bulsanız da, kimin iyi kimin kötü oynadığına karar verip hakkaniyetli davranarak sonuca razı olduğunuz bir oyun hiç değildir. Gözetmeniz gereken başka şeyler vardır. Müsabakaya giren tarafların eşit olup olmadığı gibi. Birinin devlete ve onun şiddet tekeline sahip olup diğerinin olmadığı gibi, birinin halkı yönlendirecek bütün aygıtlara sahip olup diğerinin olmadığı gibi, birinin tüm yurttaşların her türlü davranışı üzerinde söz söyleme hakkına sahip olup, diğerinin olmadığı gibi... Dolayısıyla eşit şartlarda başlamayan bir karşılaşmada “en iyi olan kazansın” şiarının hiçbir önemi yoktur. Bu durumda da ya hiç savaşa kalkışmamak ya da rakiple silahların eşitliğini sağlayacak yolları, yöntemleri bulmak gerekir. Bu anlamda demokrasi bir yöntemdir, üstelik iyi bir yöntemdir; halen tüketilmemiş olduğu ve güçlüye karşı bir silah olduğu ölçüde de tarihin peşini bırakmayan, sürekli yanında dolaşan bir hayalettir. Voltaire'den önce de vardı bu hayalet, sonra da oldu; hâlâ da mevcut.

Siyaseten kimse annesinin karnından güçlü doğmaz. Gücünü besleyen bir sürü unsur, etken vardır; demokrasinin olmadığı yerde bu gücün palazlanması, nihayetinde de son noktasına ulaşıp bütün bir halkı toplama kampında imha etmeye kadar varmasa bile güçlü olan zayıf lehine gücünü artırmaya devam eder. Sesler azaldıkça iktidarın gücü artar, azalan ses kısıldıkça daha da artar, sonuçta hiç ses çıkmaz olur ki güç o zaman doruk noktasına ulaşır. Bu durumda iki seçenek vardır: Ya -temsilî demokrasinin aracı seçimler de dahil olmak üzere- eşitsiz bir savaşa girip kaybedersiniz ya da savaşa girmeden önce alet edevatınızı artırmaya bakarsınız. Bu araçlardan biri, hatta en önemlisi sesimizi çıkarmayı sağlayacak ve her sesimiz çıktığında güçlünün sesini biraz daha bastıracak olan “ifade özgürlüğü”dür. Demokrasi denilen yöntem de ifade özgürlüğünden başka bir şey değildir. Mücadele alanında kimsenin demokrat olup olmadığının önemi yoktur ama ifade özgürlüğünü, dolayısıyla demokrasiyi kullanmak, fikirlerimize yandaş bulmak, yandaşları çoğaltmak ve mücadeleye eser miktarda muhalifle değil, kalabalık bir çoklukla girmek o çokluğu iktidar karşısında güçlendirir, yoksa kimseyi liberal yapmaz. Bu nedenle de iktidar karşısında seçilecek yöntemlerden biri, bu araçtan asla vazgeçmemek, fikirlerimizi yayabileceğimiz en geniş alanın peşinde koşmak ve etki alanımızı mümkün olduğunca genişletmek yoluyla iktidara karşı güç kazanmaktır. İfade edebilmeliyiz, bu ifadeyi yayabilmeliyiz; yayılan bu ifadenin etkisi, çokluğa iktidar karşısında güç kazandıracaktır.

Bir gerçeklik olarak hukuk

Safiye İnce Atatürk'e hakaret ettiği gerekçesiyle gözaltına alındı; sonrasında da tutuklandı. Bundan önce Erdoğan'a karşı yüzlerce hakaret davası açılıp yine tutuklamalar oldu. Erdoğan'ın ve Atatürk yandaşlarının tamamen siyasi olan bu tür beyanatlara patalojik bir hissiyatla ânında teki göstermeleri ve siyasileri eleştirenlere karşı bu kadar acımasızca davranmalarının kendi içinde bir mantığı olabilir. Kimi kurucu iktidara zeval gelsin istemez, öteki halihazırdaki iktidara. Sonuçta ikisi de aynı kapıya çıkar. Somut durumda devletin eski sahibi ile yeni sahibi arasında bir güç savaşı doğmuştur ki, birinin tek adamının karşısına ötekinin tek adamı çıkar. Aslında otoriteryenlik ve totaliterlik bakımından birbirine neredeyse ikiz gibi benzeyen iki figür, bu güç savaşının ortasında, neredeyse eleştirilemez, hakkında iki çift laf edilemez, ağız bile açılamaz kutsal birer varlık haline gelir. Bir bakarsınız ki birinin yandaşları, ötekine hakaret davasında verilen tutuklama kararında derin bir “oh” çeker, öteki bir sonraki beyanatta bunun intikamını alacağını düşünür. Ama sorun şu ki, biri için tutuklamayla sonuçlanan beyanat “ifade özgürlüğü” iken diğeri için “haddini bildirmektir”. Diğeri için “had bildirmek” öteki için “ifade özgürlüğü”dür. Esasında olansa bir iktidar savaşıdır ve kimin hakkında ne düşündüğümüz konusuna dair olan ifade güme gider. Oysa Erdoğan'a karşı da, Atatürk'e karşı da isteyen istediğini söyleyebilir ve ifade özgürlüğüne bu yolda yapılacak her katkı politik mücadeleye eklenebilir.

Bir aristokrat olan Montesquieu ısrarla kuvvetler ayrılığını savunuyordu; çünkü dostları olan toprak sahiplerinin kral ya da başkaları tarafından yargılanmalarına gönlü razı olmuyordu. Montesquieu'nün öznel derdi ayrı konu. Ama tıpkı Aydınlanma’nın getirdiği ifade özgürlüğünün kökeni halihazırda ne kadar önemli değilse ve önemli olan bu özgürlüğün demokratik mücadelede önemi ise, “kuvvetler ayrılığı” denen kavramın devletin organları arasındaki bir işbölümü olduğunu bilsek dahi kavramı savunmak kesinlikle gereklidir. Güçlü olana karşı silahların yetersiz olduğu noktada hukuka inanmak elzem değildir ama hukuku varsaymak, başka bir deyişle “hukuk”un varlığını kabul etmek önemlidir. Tam da bu noktada “hukuk”la kastedilen şeyin bir “ideal” mi, idealize edilmesi gereken bir kurum mu yoksa sadece bir gerçeklik mi olduğunun ayırdına varmak hukuktan ne beklenebileceğinin tayini için de gereklidir. Böyle düşünüldüğünde de hukuka bir değer atfetmek anlamsız olsa da bir toplumsal gerçeklik olarak kabul edilmesi daha mantıklı görünür. Bu noktada iktidarın da bir ideal, değil bir araç olarak kullanıldığı hukuku idealize etmeden aynı aracı halk lehine kullanmanın bir yolu olup olmadığını düşünmek kalır geriye. Başka bir deyişle iktidar hukuku kendi çıkarı için kullanıyor ve ona bir değer atfetmiyorken aynı şeyi iktidar karşıtlarının da yapması mümkün olsa gerektir. Atatürk'e ya da Erdoğan'a hakaretten dolayı özgürlüğünden mahrum olan insanlar hukuk eliyle bu hale düşürülmüşlerse aynı araçla buna karşı çıkılmalıdır. Ya da şöyle diyelim: Tıpkı iktidarın konuştuğu gibi hukukun yolu ve yöntemiyle konuşmak hukuku idealize ettiğimizi mi yoksa aynı dille karşılık verdiğimizi mi gösterir? Hukuk iktidar için bir savaş aracı ise eğer, aynı aracı iktidar karşıtları kullanamaz mı? Özellikle iktidar hâlâ meşru olduğunu ve “hukuk devleti” sınırları içinde davrandığını iddia ediyorsa eğer. Gelmiş geçmiş iktidarlar yargıyı kendi hesaplarına göre kullanmak lüksüne sahipse, yurttaşların da aynı yargıyı kendi çıkarına göre kullanma hakkı vardır. Bir ideal değil, yöntem olarak.

Bu durumda iktidar hiç de idealize edilmesine gerek olmayan yargı yoluyla birilerini ifade özgürlüklerini kullandıkları için -ister sosyalist devrim yapmak için, ister şeriat getirmek için, isterse boş konuşmak için olsun- mahkûm edecekse kadim devlet ideolojisine bağlı kalmış demektir. Yargının devletten bağımsız olmadığını bilmemize ve bir devlet aygıtı olarak çalıştığını kabul etmemize rağmen kendini halihazırda feshetmediğine ve hâlâ “yüce Türk milleti” adına karar vermekte devam ettiğine göre eski ve yeni güçlerden, eski ve yeni iktidarlardan ve eski ve yeni sahiplerden bağımsız olmalı ki halen “yargı” diye bir şeyin varlığından söz edebilelim. Demokrasinin güçlenmesini, bütün siyasal beyanatların “hakaret” dışında tutulmasını ısrarla talep etmediğimiz sürece demokrasinin temel taşı olan ifade özgürlüğünün altını kendi elimizle oyacağımız açıktır. Bu durumda da Erdoğan'a karşı hakareti lanetleyip Atatürk'e karşı hakaretin cezalandırılmasını onayladığımız sürece yaptığımız tek şey totalitarizmin harcına su katmak olur ki bundan sonraki her beyanatı kendi iktidarımıza karşı bir tehdit olarak görürüz. Bunun da demokrasi ve katılımcı bir toplumla ilgisinin olmadığı açıktır. İsteyen herkes, eski ve yeni iktidara karşı istediğini söyleyebilir, söyleyebilmelidir. Bunun yolu açılmazsa, ne özlediğimiz demokratik toplum ne de hayalini kurduğumuz herhangi bir ütopya gerçekleşebilir.

Eğer hukuku idealize etmiyorsak, “hukuk” denilen kavramı bir ideal olarak değil, bir gerçeklik olarak kabul ediyorsak ve -nasıl işlerse işlesin- ortada hâlâ bir “yargı” varsa, o yargının “toplumdaki” “infial”, “toplumsal tepki” vesaireyi kararına esas almasına ısrarla ve ısrarla karşı durmak zorunludur. Demokratik bir toplumda olması gerektiği gibi, herkesin demokratik bir hak olarak ifade özgürlüğünü kullanma yoluyla istediği siyasal sonuçlara ulaşması ya da bu doğrultuda hiçbir amacı olmasa dahi sadece sözünü söylemesine yargı engel olamaz. Yargıç iktidardan ya da toplumdan gelen tepkilere göre değil, birey haklarını koruması gereken Ceza Kanunu'na göre karar verir, vermelidir. Yargının görevi halka karşı Erdoğan'ı ya da Atatürk'ü korumak değil, özgürlükleri, özel anlamda da ifade özgürlüğünü korumaktır. Yargının görevi eski ya da yeni devleti değil, o devlete karşı yurttaşı korumaktır; feshedilmediği sürece.

Sonuç olarak, “kuvvetler ayrılığı” ilkesinden bile bihaber Türkiye yargısının “infial” gerekçesiyle Atatürk'e hakareti ya da “iktidar” gerekçesiyle Erdoğan'a hakareti suç sayması durumunda hukuku idealize etmemiz gerekmiyor ama aynı yolla ifade özgürlüğünü savunmamızın yolu açık. Başka türlü kimse ne güçlenebilir ne dayanışabilir ne derdini anlatabilir, ne de iktidara ve iktidarlara karşı koyabilir.


Görsel: EJ Chong | Mercury Staff.

demokrasi hakaret Hukuk ifade özgürlüğü