Anasayfa > Güncel Yazılar > Muhafazakarlaşan Sosyalizm ve Nöbetleşe Temsil

Muhafazakarlaşan Sosyalizm ve Nöbetleşe Temsil

M. Kemal Aydın

09 Mart 2006

Muhafazakârlaşan Sosyalizm ve Nöbetleşe Temsil

1.

Hiyerarşi temelinde bireyin mutlak anlamda devlete tabi olması gerektiğini savunan klasik muhafazakârlık, faşizme yakınlığı tarihsel olarak kanıtlandığı için, artık tarih sahnesinde yer almıyor. Yanlış anlaşılmasın. Her biri kendi kafasına göre hareket eden insanların bir araya gelerek siyaseti belirlemesinin kötü sonuçlar doğuracağı düşüncesi -bunu demokrasi karşıtlığı diye okuyabilirsiniz- üzerinden şekillenen eski muhafazakârlık anlayışını sürdürmeye çalışanlar hiç yok değil. Fakat bu anlayışın sahipleri, hem sayısal olarak azalmış, hem de entelektüel/felsefi bağlamda zemin kaybına uğramış durumda.

Bugün karşımızda muhafazakârlık anlayışının fevkalade farklı bir yorumu var. Eski yapıları ikame eden kapitalizmle barışmak ve liberal demokrasinin bir arada yaşama pratiğine yaptığı katkının önemini kabul etmek zorunda kalmış, kısacası felsefi olmaktan çok sosyolojik açılımlar taşıyan bir muhafazakarlıktır bu. Burjuvazinin kurduğu yeni toplumsal düzenin geleneği, yani muhafaza edilmesi gereken değerleri/kurumları ve ilişkileri aşındırıyor olmasından üzüntü duyan, fakat tarihin akışına direnmenin anlamsızlığını ve imkânsızlığını da fark etmiş bir ruh halinin tezahürü olarak geleceği inşa etmeye çalışıyor.

Öte yandan şunu da biliyoruz. En azından muhafazakârlık kadar kadim olan sol düşünce, kurulu düzenin meşruiyetinin sorgulandığı/reddedildiği alan üzerinde yükselmiştir. Siyasetin, hikmetinden sual olunmaz bir irade tarafından belirlendiği, bireyin bu iradenin buyruklarını harfiyen yerine getirmekten başka seçeneğinin olmadığı dayatmasına/inancına başkaldırı sol'un başat özelliğidir. Doğal olarak, sol kurulu düzeni tahkim etmeye çalışan muhafazakâr düşünce ile uzlaşmaz bir çelişki içinde olmuştur hep.

Sol tahayyülün pratiğinde, toplumu kuran insanların yaratıcılıklarının önündeki engellerin kaldırılması önemli bir yer tutar.1 Asli amacı tarihin akışını hızlandırmak olduğu için, söz konusu pratik, her şeyin ötesinde dönüştürücü ve doyumsuz olmak zorundadır. Zira daha eşit ve daha yaşanabilir bir dünya kurma tahayyülü, atılan her yeni adımda yeniden üretilebilecek kadar zengindir.

Evet, tarihsel referansları açısından bakıldığında, siyasal/ideolojik anlamda solcu olma hali ile radikal olma halinin örtüştüğü görülmektedir. Bir başka ifade ile siyasal radikalizm, tarih boyunca, muhafazakâr duruşun karşıtı olarak, sol/sosyalist düşüncenin nüvesini oluşturmuştur.

2.

Bugün radikal olmak ne anlama geliyor? Ünlü sosyolog Anthony Giddens, 1994 yılında yayımlanan kitabına bu soru cümlesi ile başlıyor.2 Giddens'a göre reel sosyalizm çöktükten ve yaklaşık yetmiş yıl boyunca burjuvazinin uykularını kaçıran o hayalet cehennemine geri gönderildikten sonra, sol/sosyalist düşüncenin çekirdeğini oluşturan radikalizm alan değiştirerek muhafazakâr düşüncenin itici gücü olmaya başlamıştır.

Nitekim 1980'li yıllarda yeniden şekillendirilen muhafazakâr düşüncenin, liberal kapitalist düzenin harekete geçirdiği dramatik ve geniş kapsamlı değişim süreçlerini kucaklar hale geldiğini görmekteyiz. Çok sayıda muhafazakâr, bugün, değişim sürecini yönetebilmek için geçmişten miras aldığı fosillerden kurtulmaya çalışmaktadır. Değişimin önemini ve karşı konulamazlığını kavramış bu tavır, muhafazakârları sıkı sıkıya bağlı oldukları gelenek nezdinde etkin birer radikal konumuna taşımıştır. Buna mukabil, değişimi denetim altına alarak yönetmesi gereken sol, bütün enerjisini yirminci yüzyılın başlarında peş peşe oluşturulmuş reel sosyalizmi ve refah devletini savunmak için harcamaktadır. Ana damarları itibariyle sol düşünce, yaşanmakta olan değişime paralel olarak yenileşmeyi ve yeni toplumsal örgütlenme modelleri üretmeyi becerebilmiş değildir. Eski yapılara daha inatçı bir biçimde sahip çıkılarak ve geçmiş kazanımlar abartılı bir dille anlatılarak bu beceriksizliğin üstü örtülmeye çalışılmakta, daha doğrusu muhafazakârlaşma eğilimi ivme kazanmaktadır. Kısacası bugün artık mücadele, radikalleşen muhafazakârlık ile muhafazakârlaşan sosyalizm arasında cereyan etmektedir.3

Giddens'ın değerlendirmesini Türkiye özeline taşıyarak şunu söyleyebilir miyiz? 80 sonrasında roller sanki değiş tokuş edilmiştir. Özü itibariyle imkânsız görünmekle birlikte, sağ yenileştirmenin öncüsü olurken solun payına muhafazakârlık düşmüştür. Bugün CHP'nin Genel Başkanı olan Deniz Baykal -Giddens'ın kitabı henüz yayımlanmamışken yazdığı- bir makalesinde aynen bunu söylüyor.4

Sol, özünü, yani yeniliğini yitirmekteydi. (...) artık sadece geçmiş kazanımların savunuculuğuyla yetiniyordu. Yeni bir söz söylemiyor, topluma yeni hedefler gösteremiyordu.

Bir bakıma, değişen bir toplumun yeni sorunlarına, geçmişin tozlu raflarından indirilmiş eski reçeteleri önermekteydi. Yeni çözüm getiremiyordu. Yeni tezler geliştiremiyordu. İster istemez büyük ölçüde 'istemezük'den ibaret bir siyasal söylemin sözcüsü konumuna düştü. Bir tepkici muhalefet anlayışının, Anayasa Mahkemesi kapılarında tükenen bir yaklaşımın yansıması oldu. Eskimeye, kanıksanmaya başladı. İdeolojisinden, idealizminden, iddialarından uzaklaştı. Parti üyelerine yeterince heyecan veremiyordu, toplumda heyecan yaratamıyordu.

Daha da önemlisi, sol bu eskimenin renksizliğine, orta-yolculuğuna sürüklenirken, sağ yanıltıcı da olsa, bir yenileşme iddiasını kendi kulvarlarında koşturmaktaydı. İdeolojisinden kaçınan bir sol karşısında, sağ kendi ideolojisine sarılmaktaydı. İdeolojik yaklaşmanın tüm dinamizminden yararlanmaktaydı. Kuşkusuz yanıltıcı olan, ama yanıltıcılığına rağmen geçici bir etkinlik kazanan bu görüntü böylece ortaya çıktı: Sanki sağ yenileştirmenin öncüsüydü, muhafazakârlık ise solun payına düşmüştü...

Baykal'ın Türkiye siyaseti üzerine söyledikleri erken erken yapılmış bir durum tespiti, sağlıklı bir öngörü olarak değerlendirilmelidir. Dahası, '90'ların hemen başında yapılmış bu değerlendirme, günümüzün Türkiye siyasetini de yeterince açıklayıcı bir içeriğe sahip. Çünkü söz konusu bağlamda koşullar değişmiş değil.

Bu durumda şunu sormak gerekmez mi? Entelektüel birikiminden ve meselelere hâkimiyetinden asla kuşku duymadığımız Baykal, öyle olmaması gerektiğini bildiği halde, nasıl oluyor da solun payına düşen ile sınırlı o daracık çerçeve içinde siyaset yapıyor? Neden, muhafazakârlaşma ivmesini yükselten o çelişkili duruşu bozmamakta ısrar ediyor.

3.

Buradan hareketle neler söylenebilir?

Sanırım, ilk olarak şunun altını çizilmelidir: Türkiye'de iktidar hedefine dönük olarak örgütlenmiş sosyalist ya da sosyal demokrat nüveli bir kitle partisi maalesef yok. Sosyalizmin farklı yorumları üzerine inşa edilmiş ve ısrarla dünü bugün yaşamaya/yaşatmaya çalışan -bir bölümü, anti-emperyalist ve anti-kapitalist duruşu ulusalcılığa kaydırmış, sınıfsal perspektifi önemli ölçüde yitirmiş- marjinal oluşumları bir tarafa koyun. Sosyal demokrat ya da demokratik sol tezler temelinde siyaset yapmaya çalışan kitle partilerinin -en azından lider kadroları itibariyle- ulusalcı/muhafazakar paradigmayı aşamadıklarını görürsünüz.

İkinci olarak, özgün tarihsel/toplumsal şartlarından ötürü, Türkiye'de siyasetin -Avrupa'da olduğundan- farklı bir biçimde yapılmakta olduğu söylenebilir. Örneğin bu coğrafyada sınıf temelli partilerin oluşması için müsait bir altyapı yok. İster kapitalistleşme ve sınıfların teşekkülü açısından bakın, ister kurucu ideolojinin önermelerini öne çıkartın, bunu net olarak görürsünüz. Öyle olunca da, belli sınıfların siyaset alanında temsil edilmesi, kitle partilerinin dönüşümlü olarak yani nöbetleşe yaptıkları bir iş haline geliyor. İktidar olmak isteyen partiler, resmi ideolojiden belli ölçülerde uzaklaşarak toplumcu ve sosyal demokrat değerlerin üzerine abanıyorlar, çalışanlar sınıfının temsilciliğine soyunuyorlar. Fakat maksat hâsıl olduktan hemen sonra yapısal bir dönüşüm geçirerek muhafazakârlaşıyorlar. Şunu söylemeye çalışıyorum: Bu ülkede, henüz iktidar olmamış ise, her parti biraz solcu.

Bütün bunların ötesinde genel olarak Türkiye Solu teorik açıdan tıkanmış durumda. Birkaç istisna -örneğin Birikimciler- dışında Türkiye Solu, '80'lerden sonra ortaya çıkan yeni kapitalist dinamiki kavrayabilmiş değil. Format değiştiren ve farklı bir dil kullanmaya başlayan sermayenin karşısına yeni bir donanım ile çıkmasını sağlayacak enerjiden ve moralden yoksun. Dönüşmekte olan dünyayı, bir önceki dönemin teorileri/kavramları ve işleyişi ile anlamaya çalışıyor. Tabi ki anlayamıyor. Sonuç olarak yaptığı analizler açıklayıcı ve ikna edici olmuyor. Buna rağmen yenileşmekten korkuyor. Dahası yenileşme kaygısı taşıyanları, bu istikamette gayret gösterenleri döneklikle suçlamaya devam ediyor.

1 İnsel, A. (2000). Solu Yeniden Tanımlamak. İstanbul: Birikim.

2 Giddens, A. (1994). Beyond Left and Right: The Future of Radical Politics. Londra: Polity Pres. [Türkçe Baskı: (2002). Sağ ve Solun Ötesinde: Radikal Politikaların Geleceği (çeviri: Müge Sözen, Sabir Yücesoy). İstanbul: Metis.]

3 Aynı eser, s.10-18

4 Baykal, Deniz (1990). SHP'nin Kendini ve Türkiye'yi Yenileştirmesi [İsmail Cem, Deniz Baykal (1992). Yeni Sol, İstanbul: Cem] içinde: 9-13.