Anasayfa > Güncel Yazılar > Hakikat Oyununun Aşındırılması: Taktikler ve Altüst Edici Tekrarlar

Hakikat Oyununun Aşındırılması: Taktikler ve Altüst Edici Tekrarlar

Mehmet Şamil Dayanç

26 Nisan 2019

Belli varlık-davranış biçiminin veya bir kavramın arkeolojisini yapmak, üst üste binmiş söylem katmanlarını yalnızca dil içi unsurlarla ele almaktan ziyade dil içi ile dil dışı arasındaki ilişkiselliği ortaya koymaya işaret eder. Başka bir deyişle, dil içi olan, yani söylemsel olan pratiklerle, dil dışı olan, yani söylemsel olmayan pratiklerin nasıl bir öznel deneyim alanı oluşturduğunu ortaya koymak Foucaultcu anlamda söylem analizinin alanına girmek demektir.[1] Michel Foucault da “Özne ve İktidar” başlıklı yazısında “amacım insanların, bizim kültürümüzde, özneye dönüştürülme kiplerinin bir tarihini oluşturmaktı,”[2] der. “Aydınlanma Nedir?” yazısında ise “Kantçı soru bilginin hangi sınırları aşmaktan geri durması gerektiğini bilmekle ilgili olsa da, bence bugün eleştirel soru pozitif bir soruya dönüştürülmelidir,”[3] der ve ekler: “Bize evrensel, zorunlu ve kaçınılmaz olarak verilende, tikel, olumsal ile keyfi kısıtlamaların ürünü olanın tuttuğu yer nedir? Kısacası önemli olan, zorunlu sınırlamalar biçiminde yöneltilen eleştiriyi, mümkün bir sınırları aşma biçimindeki pratik bir eleştiriye çevirmektir.”[4] Bu hattı takip ederek benim bu yazıda amaçladığım, evrensel, zorunlu ve kaçınılmaza karşı tikelin, olumsalın ve keyfînin etrafında dolaşmak suretiyle Michel de Certeau’nun “taktik” ve Judith Butler’ın “altüst edici tekrar” kavramlarından yararlanmaktır. Bu kavramlardan hareketle sorunlaştırılacak alan ise yine Foucault’nun kullanmış olduğu “hakikat oyunu” kavramıdır. Ferda Keskin’in deyimiyle aktarılacak olursa “Foucault’nun doğru ve yanlış oyunu ya da genelde hakikat oyunu (jeux de vérité) ile kastettiği, insanın varlığını tarihsel bir biçimde deneyim olarak kuran; başka bir deyişle sorunsallaştıran şey hakkında belli hakikatlerin üretilmesi için kullanılan bir kurallar bütünüdür”.[5] Şimdi baştan başlayarak yavaş yavaş anlatıyı kuralım.

İnsanların özneye dönüştürülmesi yahut öznel deneyimlerin kurulması ne demektir? Evrensel, zorunlu ve kaçınılmaz olandan çıkarak tikel, olumsal ve keyfînin alanına geçmek ne anlam ifade eder? Certeau’nun taktik, Butler’ın altüst edici tekrar kavramları tam da bu noktada nasıl bir anahtar işlevi görür? Ferda Keskin’in “Özne ve İktidar” yazısında aktardığına göre “Foucault, öznel deneyim biçimlerinin sorunsallaştırmalar yoluyla oluşturulduklarını, geliştirildiklerini ve dönüştürüldüklerini öne sürüyor.”[6] Cinselliğin Tarihi’nden hareketle bu alana bakmak gerekirse Foucault kitabın hemen başında şöyle bir tespitte bulunur: “Viktoryen bir düzene katlandık ve bugün hala katlanıyoruz. O görkemli iffet düşkünlüğü tutuk, suskun, ve ikiyüzlü cinselliğimize adeta mührünü vurmuştur.”[7] Halen Viktoryen ahlâk nispetince düşünüldüğünü belirten Foucault’nun temel olarak sorunsallaştırdığı alanların başında nasıl olup da cinselliğin bir yandan normatif olarak işlerken öte yandan söyleme döküldüğü mevzusunu incelemektir. Foucault yapmaya çalıştığını şu şekilde açıklar:

“Temel nokta […] ondan söz etmeyi kışkırtan, üzerine söyleneni toplayan ve yayan kurumları, kısacası bütün ‘söylemsel olgu’yu, cinselliğin ‘söyleme dökülmesini’ dikkate almaktır. Yine aynı bağlamda önem taşıyan nokta, iktidarın hangi biçimlere girerek, hangi kanallardan geçerek, hangi söylemlerin yanından sıyrılarak en ince ve kişisel davranışlara ulaştığını, hazzın en ender ya da belirsiz algılanan biçimlere varmasını hangi yollardan sağladığını, gündelik hazzı, içine girerek nasıl denetlediğini bilmek olacaktır.”[8]

Başka bir deyişle, bu açıklama, söylemsel ve söylemsel olmayan pratikler yahut bilgi ve iktidar alanlarından hareketle cinsellik denen deneyimin oluşması, insanların özne olarak çağrılıp öznel deneyimlerin kurulması anlamına gelir. Burada vurgulanması gereken husus, insanların o deneyimin öznesi haline gelmesinin tarihsel olarak kurulduğunu unutmamaktır. Cinsellik bir pratik olarak daha öncesinde de var olmasına karşın Foucault’nun deyimiyle son üç yüzyılda bir hayli farklı bir hale bürünür; bu açıdan amaç, cinsellikten özerk bir alan olarak bahsetmek değil, onun tertibatını (deployment) ortaya koymaktır. Özellikle son üç yüz yıldır bir yandan bir söylem patlaması söz konusuyken öte yandan sözcenin disiplini de sağlanır. “Nerede, ne zaman, hangi durumda, hangi konuşmacılar arasında ve hangi toplumsal ilişkiler içinde cinsellikten söz etmenin mümkün olmadığı[nın] çok daha kesin bir biçimde”[9] belirlenmesi, buna karşılık, “XVIII. yüzyıldan sonra daha da artan söylemsel bir heyecan”ın[10] belirmesi durumu söz konusudur. Bu bir nevi “kendini gürültücü bir biçimde hırpalamak”, “kendi suskunluğunun gevezeliğini etmek”, “söylemediğinin ayrıntılarını vermek için çabalamak”tır. Bu, “Kişinin, yalnızca yasaya aykırı edimlerle ilgili olarak günah çıkarması değil, arzuyu, tüm arzularını söyleme dönüştürmesi”dir.[11] Sonrasında Hıristiyan tinselliğiyle, manastırlara özgü bir gelenekle sınırlı kalmayan o anki durum, “cinsellik yalnızca yargılanmaz, yönetilir de”[12] noktasına çekilir. 18. yüzyılla birlikte cinsellik, nüfus içeriği (doğum oranı, evlenme yaşı, meşru ve gayri meşru doğum, doğurganlık, kısır kalma) bağlamında da düşünülmeye başlanır. Süreç içinde çocuk cinselliğini belirleme, kategorize etme, içeriklerini kodlama işlemleri sağlanır. 18. ve 19. yüzyıldan başlayarak cinsellik deliğinden çıkarılır, söylemsel varoluşa zorlanır; Foucault’nun deyimiyle, [uygarlığımız] herkese cinselliğini sürekli bir söyleme dönüştürülmesini kabul ettiren kendine has buyruktan, iktisat, eğitbilim, tıp, yargı alanlarında cinsellik söylemini kışkırtan, bulup çıkaran, düzenleyen, kurumsallaştıran çoğul mekanizmalara değin, kocaman bir laf ebeliğini benimser ve örgütler.[13] Cinsellik söylemi kışkırtılırken, söyleme geçirilmesi ise üremeyi merkeze almak suretiyle gerçekleşir. “Sapkınlıklar”, “cinsel uygunsuzluklar”, “sapma”lar kategorize edilir ve cezalandırılır; “bu böyledir ve böyle olmalıdır” kalıbına sokulur. Başlangıçta normatif düzen evlilik ilişkileri açısından belirleyiciyken sonrasında “kenar cinsellikler” de “doğaya karşı” olmaları açısından konumlandırılırlar. “Batı’nın cinselliği yönetmek için sırayla oluşturduğu iki büyük kurallar sistemi vardır,”[14] der Foucault: “evlilik hukuku ve arzuların düzeni”.[15] “Tamamlanmamış” cinsel pratikler için işlevsel ve ruhsal patolojinin icat edilmesi arzuların düzeninin bir örneğidir.

“İktidar bir çağrı mekanizması biçiminde işler: Cezbeder, göz kulak olduğu bu gariplikleri çekip çıkarır. Haz, peşinden koşan iktidara yayılır; iktidar çekip çıkardığı hazzı sağlamlaştırır. Tıbbi muayene, psikiyatrik araştırma, eğitbilimsel rapor, ailenin denetimleri; bunların hepsi, bütünsel ve görünür amaçlarının başıbozuk ve üretken olmayan tüm cinselliklere ‘hayır’ demek olduğunu söyleyebilirler.”[16]

Söylemsel ve söylemsel olmayan pratiklerin kesişiminden bir kendilik pratiği doğarken Foucault bu öznel deneyim alanını 18. ve 19. yüzyıl zamansallığı ve Batı toplumları mekânsallığı içinde düşünür. İncelediği kavramlar bu açıdan evrensel, zorunlu ve kaçınılmaz değildir. Örneğin, homoseksüel kavramı 19. yüzyılda patolojikleştirici bir tıbbi söylem çerçevesinde ortaya çıkar. Öncesinde cinsel bir pratikken bilgi ve iktidar alanın hakikat oyununa alınması suretiyle bir düşünce nesnesi haline evrilir. Bu durumun ifade ettiği anlamlar şu şekilde ele alınabilir: Cinsellik denen kavram süregelen bir anlamdan ziyade tarihsel bir ânın sonucudur; evrensel, zorunlu ve kaçınılmaz bir içeriğe sahip değildir. Foucaultcu anlamda modern iktidar baskılayıcı değil, özgürleştirici bir anlama sahip olduğundan iktidarın olduğu yerde direniş imkânı da vardır; bundan dolayı kavramların içeriğini aşındırmak mümkündür. Tam da burada Certeau’nun taktik ve Butler’ın altüst edici tekrar kavramlarının işlevsel bir konuma sahip olduğunu düşünüyorum. Taktikle olan bağından dolayı öncelikle Certeau’nun stratejiyi nasıl konumlandırdığına bakalım: “‘Strateji’den kasıt, bir istek öznesi ile bir erk öznesinin belirli bir ‘çevre’yle yalıtılmasıyla oluşan güç ilişkilerinin ölçülüp tartılmasıdır. […] Bu alan, ilişkilere, belirgin bir biçimde dıştan bakabilecek bir idareyi mümkün kılan, bu idarenin zeminini oluşturan alandır.”[17] Buna karşın taktik ise “ne bir aidiyet üzerinden, ne de ötekinin, görünür bir bütünlük olarak ayırt edilmesini sağlayan bir sınır üzerinden yapılan hesaplamadır. Taktik, uygulama alanı olarak sadece ötekinin alanına sahiptir”.[18] Taktiğin bir merkezden yoksunluğu fikri ile Foucault’nun iktidar anlayışı paralellik gösterir. Certeau’nun bu zemine sağladığı katkı gündelik hayat pratiğini bir imkân alanı olarak sunmasıdır. İktidar tek merkezli değildir, her yerdedir; bununla birlikte direniş alanı da gündelik hayat pratikleri içinden gerçekleşecektir. Ferhat Kentel Türk modernleşmesinin de bir yönünü strateji ve taktik kavramları içinden okurken gündelik hayatın “sessiz” ya da saf bir “mağduriyet alanı” olmadığını, aksine bir direniş alanı olarak konumlandığını belirtir ve ekler: “bu direniş, kendi savunma mekanizmalarıyla ürettiklerini ve bizzat modernleşmenin getirdiklerini iç içe sokarak, onlarla etkileşerek gerçekleşir.”[19] Örneğin, modern ulus-devlet bağlamında dayatılan, Diyanet odaklı din anlayışı stratejiyken, buna karşı gündelik hayatın içinden egemenin çarpıtılması suretiyle halkın yapıp ettikleri taktiktir. Kentin uzmanlar tarafından kurulurken kestirme yolların bizzat gündelik hayatın içinden çıkması da bu açıdan stratejiye karşı taktiğin alanına girmek demektir. Ayrıca bir “egemen” tarafından oluşturulan strateji yeniden kullanılarak bir “altüst edici tekrar”a da uğramış olur. Anlatıya bu hat da katılacak olursa şöyle bir güzergâhtan hareket edilebilir. Modern iktidar tek yönlü, sabit ve baskılayıcı değil, özgürleştiricidir; tek bir mekânla açıklanamaz, her yerdedir. Onun her yerdeliği gündelik hayatın içinden bir cevap imkânını beraberinde getirir; taktiklerle gündelik hayattaki pratiğin gücü anlaşılır. Butler’ın altüst edici tekrar kavramı ise kavramların farklı bağlamlar yoluyla üretici vasfını gösterir. Başka bir deyişle, tüm sözler performatif olarak anlam kazanır. Örneğin, homoseksüel kavramı 19. yüzyılla birlikte patolojikleştirilmek suretiyle tıbbi alana hapsedilirken 1960’larla birlikte gündelik hayat pratikleri vasıtasıyla bir altüst edici tekrara uğrayarak toplumsal bir harekete dönüşür; 1990’lar ise “acayip”, “tuhaf” anlamlarına gelen “queer” eleştirinin altüst edici tekrar olarak tebarüz ettiği zamanlardır. Bu açıdan Butler’da performatif siyaset yahut altüst edici tekrar yeniden anlamlandırmalarla örülüdür. Örneğin, Excitable Speech kitabında Butler queer hakkında şöyle bir öneride bulunur: “Queer kavramı konuşanın ilk amacına karşı tersyüz edilerek alıntılanabilir.”[20] Butler’ın sunduğu bakış açısı da “egemen”in kastettiği anlamı altüst ederek ona yeni bağlamlar ekler; bu açıdan Foucault ve Certeau kanadına eklemlenebilir. Butler’da da amaç, gücü mutlaklaştırıp, tek merkezli olarak konumlandırmanın aksine anlamları dönüştürmek, aşındırmak, farklı bağlamlar nispetince yeniden ele almaktır. Claire Colebrook da feminist eleştirinin Foucaultcu okuma yöntemini materyal bir zemine çektiğini belirtirken iktidarın dışarıda bir yerde konumlandırılmamasının direniş olanaklarının önünü açtığını belirtir.[21] Colebrook sonrasında, Spivak’la bir ilişki kurmadan, doğal, verili ve değişmez olarak sunulan cinsel farkı stratejik özcülük kavramıyla ele alırken taktiğin de bir öz, bir zemin olarak dayatılan strateji karşısında ortaya çıktığını belirtir.[22] Diğer bir ifadeyle, cinsel fark özcülüğüne karşı taktik bir kaçış alanı olarak tanımlanırken performatif siyasetin önünün açılması durumu söz konusudur. Tüm bunları toparlayıp hakikat oyunu kavramına dönülecek olursa, insanlar deneyim biçimlerini kendilerine ait hakikat alanı olarak konumlandırır ve bu deneyimlerin öznesi olarak rollerini icra ederler. Fakat, insanların içselleştirerek ve dahi kendilerinin potansiyellerini sınırlandırarak icra ettiği öznel deneyimler gündelik hayat pratikleri içinden altüst edici tekrarlar aracılığıyla aşındırılabilecek konumdadır. Oyun kavramı burada “hakikat”in alanını aşındırır; tarihselliğe, tikelliğe, olumsallığa işaret etmekle kalmaz; hakikat olarak sunulan önermelerin ve pratiklerin değiştirilebilir olduğunu da gösterir.

Şimdi de hakikat oyununun aşındırılmasına dair verilen örnekleri biraz daha somutlaştırma safhasına geçelim. Alev Özkazanç’ın deyimiyle kadın kavramı Türkiye’de kamusal alan-özel alan ikiliği içinde şekillenirken onun bu “tuhaf” konumunu, feminist hareket yeniden anlam yükleyerek politikleştirir.[23] Bu açıdan yeniden anlam yükleme, kadınların özel alanla eşleştirilmesine karşı “kadınlar vardır” sloganının atılmasıdır. Özkazanç, LGBT hareketini de altüst edici tekrar bağlamında değerlendirirken bu hareketin tabu sayılanı üstüne alarak performatif bir siyaset yürüttüğünü belirtir. [24] Çapulcu ifadesi de egemenin kastettiği olumsuz çağrışımları üstüne alarak -gündelik hayat pratikleri aracılığıyla- yeniden anlamlandırmalar vasıtasıyla kavramın altüst edilmesine bir örnektir. Bu üç düşünürü (Certeau, Butler ve Foucault) ilişkisel bir şekilde ele almak, kimliklerin, pratiklerin, yaralayıcı ifadelerin, toplumsal hareketlerin; yukarıdan, tek-merkezli, değişkenleri sabitleyen bir tonda değil, taktiklerle, altüst edici tekrarlarla ve direniş alanlarıyla da donatılı olduklarını hatırlatır. Stratejinin olduğu yerde taktik, egemenin olduğu yerde altüst edici tekrarlar, iktidarın olduğu yerde de direnişin imkânları vardır. Foucault’nun “Bugünkü hedef belki de ne olduğumuzu keşfetmek değil, olduğumuz şeyi reddetmektir”[25] tespiti, bir yandan kendilik pratiklerinin kendinden menkul olmadığı anlamına gelirken öte yandan bir öz-töz anlayışına karşı öznel deneyim alanının bilgi ve iktidar pratiklerinden hareketle kurulduğuna da işaret eder. Bu yüzden bir öze dönüşten ziyade altüst edici tekrarlara, taktiklere ve direniş imkânlarıyla birlikte hakikat oyunlarının aşındırılmasına ihtiyaç vardır; bu da verili olanın sorunsallaştırılması ve yeni öznel deneyim alanlarının oluşturulmasıyla mümkündür.



[1] Yazının geri kalan kısmında Cinselliğin Tarihi’nden hareketle bir anlatı oluşturulacağından sorunsallaştırma alanını genişletmek için “büyük kapatılma”dan da hareketle söylemsel pratikler, söylemsel olmayan pratikler ve kendilik pratiklerini sarihleştirmek mümkündür. Söylemsel pratikler hakikat oyununu kuran önermelerdir. Örneğin, psikoloji, psikopatoloji, kriminoloji gibi araştırma alanlarından hareketle bir davranış biçimi hakkında bilgiler üretilmesidir. Bu bilgiler hakikat iddiası taşır. Söylemsel olmayan pratikler ise hakikat iddiası taşıyan önermeleri uygulanabilir hale getirir. Psikoloji, psikopatoloji, kriminoloji gibi disiplinler bilgi alanları oluştururken hastane, akıl hastanesi, hapishane ise “bilimsel” araştırmaların neticesinde bir sınırlandırma getirir. Akıl hastalığı denilen öznel deneyim alanı yahut kendilik pratiği ise hakikat iddiası taşıyan önermeler ve normatif sistemler aracılığıyla oluşur. Özetlenecek olursa, söylemsel pratikler ve söylemsel olmayan pratiklerden hareketle insanlar kendi davranış biçimlerine anlam yükleyerek onları eyleme dökerler. Burada unutulmaması gereken nokta, kendilik pratiğinin kendinden menkul bir alanın aksine bilgi alanlarından ve normatif sistemlerden hareketle kendi varlığımıza yüklediğimiz anlamla sudur ediyor oluşudur. Bu da kendilik pratiğine yahut öznel deneyime dair sınırları beraberinde getirir. “Deliliğin Tarihi’ne Önsöz”de şöyle der Foucault: “Sınırların bir tarihi yapılabilir: Gerçekleşir gerçekleşmez zorunlu olarak unutulan, bir kültürün kendisi için Dışarısı olacak bir şeyi reddetmek için kullandığı bu karanlık edimlerin tarihi […] Bir kültürü sınır-deneyimleri hakkında sorgulamak, ona tarihin sınırlarında, adeta kendi tarihinin doğumu olan bir yırtılma hakkında soru sormaktır.” Michel Foucault, “Deliliğin Tarihi’ne Önsöz”, Büyük Kapatılma, Çev. Ferda Keskin (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2015), s. 23.

[2] Michel Foucault, “Özne ve İktidar”, Özne ve İktidar, çev. Osman Akınhay (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2014), s. 58.

[3] Foucault, “Aydınlanma Nedir?”, Özne ve İktidar, çev. Osman Akınhay (İstanbul: Ayrıntı Yayınları 2014), s. 188.

[4] A.g.e., s. 188.

[5] Ferda Keskin, “Özne ve İktidar”, Özne ve İktidar, haz. Ferda Keskin (İstanbul: Ayrıntı Yayınları 2014), s. 13.

[6] A.g.e., s. 13.

[7] Michel Foucault, Cinselliğin Tarihi, Çev. Hülya Uğur Tanrıöver (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2013), s. 11.

[8] A.g.e., s. 17-18.

[9]  A.g.e., s. 19.

[10] A.g.e., s 20.

[11] A.g.e., s. 22.

[12] A.g.e., s. 24-25.

[13] A.g.e., s. 31.

[14] A.g.e., s. 35.

[15] A.g.e., s. 35.

[16] Ag.e., s. 39.

[17] Michel De Certeau, Gündelik Hayatın Keşfi I, çev. Lale Arslan Özcan, (Ankara: Dost Kitabevi Yayınları, 2008), s. 54.

[18] A.g.e., s. 54.

[19] Ferhat Kentel, “Modernite, Gündelik Hayat ve Yeni Sosyal Hareketler [1]”, http://www.altust.org/2011/11/modernite-gundelik-hayat-ve-yeni-sosyal-hareketler1/.

[20] Judith Butler, Excitable Speech: A Politics of Performative, (New York ve Londra: Routledge, 1997), s. 14.

[21] Claire Colebrook, “Certeau and Foucault: Tactics and Strategic Essentialism”, South Atlantic Quarterly 100, (2001), s. 543-544.

[22] A.g.e., s. 567.

[23] Alev Özkazanç, “Judith Butler ve Queer Üzerine Vira Verita ile Söyleşi”, https://www.academia.edu/30766715/Butler_ve_Queer_%C3%9Czerine_s%C3%B6yle%C5%9Fi._vira_verita.docx.

[24] A.g.m.

[25] Michel, Foucault, “Özne ve İktidar”, s. 68.


hakikat kimlik