Anasayfa > Güncel Yazılar > Berlin Kiracıları: Yeni Bir Dünya Düzenine Ufuk Açabilir mi?

Berlin Kiracıları: Yeni Bir Dünya Düzenine Ufuk Açabilir mi?

Orhan Esen

27 Nisan 2019

 

Kapitalizm insanoğlunun ufkuna dahil olalı, tarihte ikinci kez böylesine etkin ve topyekûn bir muhalefet ile karşı karşıya. İlk muhalefet çalışma üzerinden idi; şimdi konu, barınma. Bu sefer, mesele daha ciddi. Olay mahalli, Berlin.

Birinci muhalefet dalgası on dokuzuncu yüzyılda yükselmişti, eleştirinin teması maddi üretim, bugün reel sektör dediğimiz şey, alanı fabrikalar, ana aktörü işçi sınıfı idi. Emeği fabrikalarda bilfiil harcayanların yaşam koşulları kabul edilemez haldeydi, yüzyıl boyunca sürekli ayaklanma halinde kaldılar.  Sorun, “kapitalizmin insan emeğini metalaştırması” olarak tanımlandı: Emek, alınır satılır bir piyasa faktörüne dönüşmekle, ”ücretli kölelik” düzeni oluşmuş; düzen, çalışanları “verip vereceği üç kuruş ile rezil” etmişti. Bu muhalefet, üretim araçlarının mülkiyetini sorguladı, toplumsal yarılmayı teşvik etti. Pozisyonlar keskinleşti, emek hareketi ve fazlası, bir bütün olarak insaniyet, faşizm ile trajik bir yanıt aldı, dibi gördü. Aradan koca bir yirminci yüzyıl aktı geçti, iki büyük sıcak savaş yaşandı, bildiğimiz uygarlık yok oluşun eşiğinden döndü. Ardından, Soğuk Savaş’a hakim olan reel-sosyalist ve Keynesyen modeller yine emek meselesi ekseninde biçimlendi, toplumsal refah demir perdenin her iki tarafında da, ideal olmamakla beraber, bir biçimde bölüşüldü.

Son otuz yılda neoliberal küreselleşme çerçevesinde önemli tarihsel dönüşümler yaşandı: Kaba tüketim mallarının üretimi çevreye kaydı, merkezde artakalan ya da oraya göçle yığılan vasıfsız emek taşeronlaştı, atomize oldu, marjinalleşti. Teknolojik dönüşüm sonrası merkezin hâlâ elinde tuttuğu yüksek teknolojili, yüksek artı değerli üretimi sağlayan kalifiye emeğin ise, on dokuzuncu yüzyıl işçi sınıfı ile sosyolojik anlamda pek bir benzerliği kalmadı. Günümüzün küresel işbölümü içinde, emek meselesi Küresel Kuzey'de görünür olmaktan çıktı. Kaba malların üretimi ve bununla bağlantılı klasik emek sorunu merkezden çevreye ihraç edilerek “Asyalılaştı”, böylelikle farklı bir kültürel/siyasal çerçeveye de taşınmış oldu. Neoliberal düzen altında bir diğer temel dönüşüm, sermaye birikiminin ağırlık merkezinin reel sektörden finans sermayesine kayması oldu: Bunun başlıca sonucu olarak, kent toprağı sermaye birikiminin ana mecrası haline geldi. Başka bir deyişle barınma, finans sermayesinin başlıca “iş”i oldu, sermaye birikim aracına dönüştü: Bugün, sermayenin ürettiği başlıca meta şehrin kendisi, dolayısı ile paylaşım mücadelesinin konusu şehir, çünkü barınma her şeyden önce temel bir insani gereksinim. Böylece şehir sakinleri neoliberal finans-kapital politikalarının başlıca mağduru ve bu alandaki mücadelenin temel aktörlerine dönüştü.

Bugün Avrupa'nın üstünde, yine bir hayalet dolaşıyor. Yeni bir hayalet, evsizlik barksızlık hayaleti.

Barınma, herkesin meselesi: “Başını sokacak”tan öte, asgari hane içi konforu, emek pazarına makul koşullarda ve mesafede erişimi, barınma güvencesini, gerekli sosyal çevreyi, makul mesafede gerekli sosyal donatıyı sağlayan; diğer temel ihtiyaçları riske atmaksızın finanse edilebilir, kentin bütünü ile uyumlu ve güvenli bir konuta herkesin ihtiyacı var. Oysa kentin ve barınmanın finans sermayesinin oyun alanı haline gelmesi, yaşanan ülke ya da şehrin özgün koşullarına bağlı olarak bu kriterlerden en az birini, genellikle de birden fazlasını riske atıyor.

Soruna İstanbul'dan aşinayız, yakın zamanda Fransız taşrasından şahit olduk, oluyoruz. Berlin'de ise özgün koşullardan ötürü hiçbir yerde olmadığı ölçüde kristalize oldu. Sıra ile bakalım.

İstanbul'da tüm hanelerin kabaca 2/3'ü tapulu ya da ön-mülkiyet statüsünde (tapu tahsis belgeli)  konutlarda oturuyor. Bu mülkiyet oranı Batı'daki metropol alanlara kıyasla hayli yüksektir, alt-orta ve alt gelir gruplarının da ciddi oranda mülk sahipliğinin yaygınlığına işaret eder. Bu durumu, “Tapulu yoksulluk”[1] olarak adlandırabiliriz. Mevcut konut stokunun topyekûn ya da parça parça yıkılarak yenilenmesine ise Türkçede kentsel dönüşüm [2] adını verdik. Bizim “kentsel dönüşüm”ün paradoksu şu: Kamu yararına gerekçeler ile yapılıyor, mevcut konut alanlarının yukarıda verilen listedeki kimi kriterlere göre yetersizliği öne sürülüyor: Yaygın gerekçe, sosyal donatı ya da yapı güvenliği eksikliği. Ancak kamu yararı amacı ile yola çıkılan bu süreç, kamusal yarar elde etme değil, sermaye birikimine altlık sağlama mantığı ile, özellikle finans sermayesinin geri dönüş beklentileri çerçevesinde yürütülüyor. Sonuçta dönüşen alanlar, sosyal çevre, emek pazarına erişim, barınma güvencesi, ödenebilirlik, kentin bütünü ile uyum gibi kriterler açısından sınıfta kalıp ciddi mağduriyetler yaratırken, çözmeyi amaçladığı güvenlik, konfor ve sosyal donatı noktalarındaki performansı bile sınıfta kalabiliyor. Süreç, “tapulu yoksulluğun finansallaşması” olarak adlandırılabilir: Mülk sahibi hanelere evleri ikinci kez, bu sefer bankaya borçlanarak satılırken konutun ve mahallenin mevcut avantajlarının kaybedilmesi işten değil.

Bugünlerde Fransa üzerinden barınma ihtiyacının finansallaşmasının bir başka yüzüne şahit oluyoruz. İkinci Dünya Savaşı sonrası Amerika’dan Avrupa’ya ihraç edilen suburbanisation/alt-kentleşme modelinin duvara toslaması, Sarı Yelekliler’in medyatik başkaldırısı ile tescillendi. Alt-kentleşme modelinin ürettiği “gevşek” yerleşim dokusu sonucu, emek piyasasına erişmenin başlıca aracı özel otomobil. Tersinden söylemek muhtemelen daha doğru: “Bu yerleşim modeli, araç sahipliğini yaygınlaştırma amacı ile otomotiv endüstrisinin çıkarları doğrultusunda geliştirilmişti.” Suburbia'da yaşamak için, hane halklarının konuta ilaveten en az bir de otomobili finanse etmesi zorunlu. Savaş sonrası Keynesyen refah döneminde kurgulanan ve pompalanan bu model, takip eden neoliberal dönemde de işlev üstlendi: Kentsel dönüşüm süreçleri ile yükselen kentsel arazi rantlarının kent merkezlerinde tutunmasını zorlaştırdığı alt-orta sınıf barınma ihtiyacını karşılayabileceği taşraya ve alt-kentlere göçmüştü (ya da “sürülmüş”tü). Konutun ve özel aracın taksiti altında ay sonunu zor getirebilen alt-kentli kesim için yakıt, işyerine erişim için zorunlu masraf niteliğinde. Bu koşullarda yapılan benzin zamları bardağı taşıran son damla oldu. Sarı Yelekliler isyan ile böyle tanıştık.

Barınmanın finansallaşması sorunu ise Berlin'de kristalize oluyor, tartışma burada sertleşiyor, öneriler radikalleşiyor. Alttan alta süren tartışma Fransa'daki kadar medyatik değil, oysa burada en radikal öneriler bile marjinalleşmek bir yana, ana akım siyaset ve medya gündeminde rahat ve geniş yer buluyor. Fransa'ya kıyasla daha derinden seyreden tartışma, burada bir yıl içinde kamusal alanda yürütülen temel bir kapitalizm tartışmasına dönüştü ve bunu yadırgayan yok. Kapitalizmin güncel haline konut sorunu üzerinden bakma işi toplumu birleştiriyor, çünkü barınma herkesin meselesi ve Berlin'de konutu ile bağdaştırdığı avantajları kaybetme riski artık sadece dar gelirlileri değil, toplumun tüm kesimlerini tehdit eder hale geldi. Dolayısı ile toplum bu kez “hep birlikte düşünme”ye meylediyor. Karşıt kamplar elbette var, ama tartışma kökten olduğu kadar, açık ve meşru da. Kısacası, bu kez iş ciddi.

Tartışma, doğrudan ve açık bir dille yürütülüyor: Kapitalizme gerçekten ihtiyacımız var mı? Anayasa ve hukuki yapımız bize kapitalizmi dayatıyor mu? Yaşını başını almış muhafazakâr beyler ve hanımları bu soruları prime time tartışma programlarında sıkça “Hayır, öyle değil efendim,” diye yanıtlarken görüyoruz bugünlerde. “Anayasamız toprağın ve gayri menkulün kamulaştırılmasına cevaz veriyor, ve bu işin zamanı da gelmiştir.” En azından “toprakta özel mülkiyet”in toplumun ortak ve âli çıkarları ile pek de örtüşmediği fikri giderek taraftar kazanıyor. “Kapitalizm illa ki olacaksa olsun da, üretimle sınırlı kalsın, bu sistemi temel ihtiyaçlarımıza bulaştırmasak daha iyi galiba” fikri yeni bir konsensüs oluşturmaya yatkın gibi duruyor.

Buralara nereden geldi Berlin ve Almanya? Olası gelişmeler ne yönde olabilir?

Önce biraz arka plan bilgisi. Berlin, Almanya federasyonunu oluşturan on altı devletten[3] biri, bir şehir devlet ve Berlin bir kiracı şehri. Nüfusun kabaca %80'i kirada. Mal sahipliği oranı çok yavaş artmakla beraber, kendi evinde oturanlar ağırlıkla üst ve üst-orta gelir gruplarına mensup.  Mal sahipliği yapısı bizdekinden farklı: Akla iki dairesini kiraya veren Ahmet Amca gelmesin. Mal sahipliği genellikle kurumsal ve ölçekler büyük. Mal sahiplerinin düzinelerce, yüzlerce, binlerce hatta yüz binin üstünde konutu var. Eskiden asıl mal sahibi kamu idi. Konut stokunun çok büyük bölümü Berlin devletine aitti. Berlin sakinleri 1920’lerden beri altı Belediye İktisadi Teşekkülü üzerinden kamunun kiracısı idi: Kira düzeyleri piyasanın altında, sosyal kira statüsünde ve barınma statüleri de güvencede idi. Geniş bir diğer kesim ise kooperatif evinde kiracı. Kooperatif, bir kolektif mülkiyet biçimi; bizdeki yozlaşmış biçimi ile, bir tür üyelerine tapu dağıtma organizasyonu değil. Kooperatif üyeleri de kendi ortak mülkünden aylık bir bedel karşılığı yararlanan statüsünde. Her iki model de, 21. yüzyıla kadar, şehir halkına piyasanın spekülatif çalkalanmalarından korunmuş barınma güvencesi sağlıyordu. Bu durum gerek Batı gerek Doğu Berlin için geçerli idi. Ancak birleşmeden sonra, özellikle 90’ların sonu 2000’li yılların başında sol parti/sosyal demokratlar koalisyonu altında, şehir devlet hazinesinin meteliği kurşun attığı dönemde BİT’lerin elindeki konut stoku sat kurtul mantığı ile peyderpey özelleştirildi, ancak bunun ötesinde vahim bir hata ile kamunun elindeki arsa stoku da geniş ölçüde elden çıkarıldı. Ancak Berlin tipi özelleştirme, Thatcher’ın İngiltere'de ya da Doğu Avrupa'nın Soğuk Savaş sonrası uyguladığı modelden farklı: Oralarda kamu konutları daire bazında sakinlerine satılmıştı; Alman modelinde ise beş, hatta altı haneli rakamlardan oluşan hayli iri paketler halinde genelde finans kökenli büyük sermayeye ya da yatırım fonlarına satıldı. İkinci bir aşamada ise, bunlar borsaya kote GYO’lara (Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı) dönüştü veya portföylerini bu nitelikteki firmalara devrettiler.

Bu politikaların etkisi on yıldan kısa süre içinde hissedilir oldu: Özünde şehir halkının barınma sorununu etkin bir kamu hizmeti olarak çözmek için kurulmuş olan düzen, neoliberal politikalar çerçevesinde göz açıp kapayıncaya kadar sermaye birikiminin temel aracına dönüşmüştü.

Berlin ekonomisi birleşmeden sonra uzun süre epey durağan gitti ancak 2010'lu yıllarda hızla büyüme eğilimine girdi ve hemen her yıl federasyon ortalamasının üstünde büyüme gösterdi. Bu durum da kente hem sermaye hem de emek göçünü körükledi. Almanya İktisadi Araştırmalar Enstitüsü'nün Federal Adalet Bakanlığı adına gerçekleştirdiği bir konut araştırmasına göre 2017’den 2018’e Berlin'deki tüm konutların ortalama kirası %13 arttı[4], bu tüm Almanya’daki en yüksek artış oranıdır. Kendisinden sonra gelen Dortmund ve Frankfurt için aynı oran %8. Yeni kiraya verilen dairelerin kiralarındaki 2011-2016 yılları arasındaki beş yıllık artışı saptamaya yönelik bir araştırmaya göre[5] Berlin’deki artış %75,9. Kendisinden sonra Almanya’daki en hızlı artışı sağlayan Düsseldorf için ise aynı oran %45,6 olarak gerçekleşti. Almanya’da enflasyonun ortalama %1'in altında seyrettiği unutulmamalı. Mal sahipleri akla gelmez ve genellikle kanundışı yöntemler kullanarak düzenli şekilde mevcut kiracıları çıkarıyor ve her yeniden kiralamada yeniden kira artırımına başvuruyor. Fahiş kira artışlarını ne karşılayacak ne de haklı çıkaracak bir gelir artışının ortada olmadığı belli. Mesele konutu, dolayısı ile muhiti kaybetme ya da işsizlikle de birleşir ise, sokağa düşme riski gibi had durumlardan ibaret değil. Evsizlik durumu şehirde hayli göz önünde[6] ve konut kaybetme riski alt gelir grubu veya işini kaybedenlerin tepesinde Demokles’in kılıcı gibi sallanıyor. Yoksulların sürekli daha dış mahallelere göçü vakayı adiyeden ve merkez mahallelerin soylulaşması her gün daha görünür halde. Ama temel ve yaygın sorun, sürekli kira artışlarının her gelir grubundan hane halklarının bütçesi üzerinde katlanılamaz bir yük oluşturması: Hane halkının toplam bütçesinin giderek artan bir oranı diğer temel gereksinimler aleyhine barınma ihtiyacı için harcanmak durumunda. Bu durum, tüm gelir gruplarına hissedilir bir yaşam standardı kaybı olarak geri dönüyor. Sorun, artık alttakilerin sorunu olmaktan çıktı, tüm toplumu kapsayan ve hep bir ağızdan yüksek sesle tartışılan bir meseleye dönüştü. Bunun siyasi bir sorun olduğuna dair farkındalık artıyor.

Bu arka plan çerçevesinde şehirdeki en büyük mal sahibi olan ve 110.000 (yazı ile: yüz on bin!) hanenin mal sahipliğini yürüten Deutsche Wohnen, kısaca DW adlı Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı'na göz atalım. Bu şirket Deutsche Bank'ın gayrimenkul işlerine bakmak üzere kurulmuştu[7] ancak daha sonra bankadan bağımsız, borsaya kote ve uluslararası bir GYO'ya dönüştü. Toplamda 160.000 kadar konuta sahip, merkezini bankanın merkezi Frankfurt'tan en büyük portfolyoya sahip olduğu Berlin’e taşıdı. Büyük hissedarları arasında Amerikalı BlackRock Asset Management ve Norveç Emeklilik Fonu var.[8] Bu satırların okurlarından bir kısmının da, aynen birtakım Japonyalı ev kadınları veya İrlandalı balıkçılar ile birlikte, küçük birikimlerini değerlendirmek üzere yatırdıkları fonların iştirakleri aracılığı ile DW ya da Deutsche Wohnen'ın hissedarı olması ihtimal dahilinde.

DW, Berlin’deki en büyük alımını GSW adlı Berlin BİT'ine ait konut stokunun özelleştirilmesi üzerinden sağladı. GSW’ye ait toplam 6.100 konut, topluca özelleştirildi, ilk satın alan konsorsiyum bunu borsaya kote bir şirket haline getirdi, daha sonra tümü DW tarafından satın alındı. DW'nin Berlin portfolyosunun gerisi ağırlıkla GEHAG adlı bir diğer BİTin özelleştirilmesinden geldi. GEHAG üzerinden Berlin’deki Dünya kültür mirası listesinde yer alan ve koruma altındaki 30.000 kadar konutun da sahibi.[9] Tamamen veya kısmen özelleştirilen bu iki kuruluşun kısaltma adlarındaki “G” harfi “Gemeinnützig”, “kamu yararına” kavramına karşılık geliyor.

“Elindeki 110.000 konutu ile DW Berlin'in sadece en büyük değil, muhtemelen en çok nefret edilen mal sahibi. Ay geçmiyor ki, haklarında yeni bir skandal haber çıkmasın. Küflenen daireler, kış ortası çalışmayan kaloriferler, haftalarca akmayan sular, tamir edilmeyen ve engellileri evlerine hapseden asansörler... Her hikâyenin sonu aynı: Çağrı merkezinin arkasına gizlenen DW'ye ulaşmak imkansız, en küçük bir hakkınızı dahi elde etmek istiyorsanız avukatlara, mahkemelere mahkûmsunuz. 

DW binalara yatırım yapmıyor değil: İzolasyon malzemesine milyonlar akıtılıyor ve koca koca siteler straforla kaplanıyor (mal sahibinin kiraya yansıtma hakkı olmaksızın kendi cebinden ödemesi gereken –y.n). Basit tamiratlardan farklı olarak, bu işlemle para kazanmak mümkün: ısı yalıtımı masrafları -gerçekten enerji tasarrufu sağlayıp sağlamadığından bağımsız olarak- kanunen tümü ile kiracıdan tahsil edilebiliyor. DW aynı şekilde siyasi lobiciliğe de iyi para yatırıyor...”[10]

DW'nin binalara bakım ve tamirat yapmaksızın standartları sürekli düşüren, buna rağmen kiracıya yüklenebilir kalemleri gereksiz şişirerek sürekli kira artırma yolu ile eski kiracıları “lanet olsun” dedirtip çıkmaya teşvik eden politikaları, yeni kiralamalarda fahiş artırımlarına başvurarak kârlılık ve borsa değerini artıran, bunları yıllık raporlarına pervasızca yansıtan, yatırımcılarına maksimum kârı sağlamakla sınırlı saldırgan iş kültürü, giderek artan tepkilere yol açtı. DW'nin farklı yerleşimlerindeki kiracılar önce kendi aralarında yerleşimler arasında giderek örgütlendiler, başka büyük gayrimenkul ağlarının kiracı ağları, şehir çapında örgütlü iki büyük kiracılar birliği ve en önemlisi kent siyasetine müdahale alanında çalışan sivil-siyasi girişimlerle bağlantılar güçlendi.

Halihazırda Sol Parti/Yeşiller/Sosyal Demokratlar üçlü sol koalisyonu tarafından yönetilen Berlin şehir devletinde çok yakın geçmişte, sivil-siyasi yurttaş inisiyatiflerinin girişimi ile barınma meselesine ilişkin iki başarılı kanunlaştırma süreci yaşanmıştı. Bir yıllık hazırlık süreci sonunda, 6 Nisan 2019 günü yapılan “Çılgın kiralara son!” mottolu bir yürüyüş[11] ile, bunlara bir üçüncüsünü eklemek üzere bir yurttaş girişimi resmen başlatıldı: “DW kamulaştırılsın!” Kamulaştırma politikası, 3.000'den fazla konut sahibi tüm büyük şirketler için geçerli olsun.

Bu noktada Berlin Anayasası'nın, parlamenter demokrasi ile doğrudan demokrasinin bir karışımını öngördüğünü hatırlamakta fayda var. Sivil-Siyasi Yurttaş İnisiyatifleri, yerleşik siyasi partilerin ve temsilî siyaset yapılarının yetersiz ve etkisiz kaldığını düşündükleri her türlü konuda doğrudan kanun girişiminde bulunmaya, bizzat kanun yazmaya, bunları Şehir Meclisi ve Senato[12] ile müzakere etmeye, temsilî organların tepkisiz veya yetersiz kaldığı noktada Yurttaş Çoğunlukları oluşturarak doğrudan kanun koymaya, önerilen politikalar için bütçeler ayırmaya anayasal olarak yetkilidir.[13]

Berlin’de yakın geçmişte konut meselesine ilişkin iki başarılı yurttaş girişimi gerçekleşti. Biri Amaç Dışı Kullanım Kanunu (Zweckentfremdungsgesetz): Bu kanun apartman dairelerinin yatırımcılar tarafından satın alınarak Airbnb ve benzeri kısa dönemli kiralık kullanımlara tahsis edilmesini yasaklıyor: Çünkü bu yolla şehir sakinlerinin ihtiyacı olan uzun süreli kiralık konut arzının daralmasına ve kira düzeylerinin yükselmesine katkı vermiş oluyorsunuz. Diğeri, Wohnraumversorgungsgesetz, “konut temini kanunu” ise sosyal konut politikalarına geri dönüş için temel dayanakları tanımlıyor. Ancak geminin yönü fiilen bir kez, üstelik de sol bir koalisyon tarafından piyasadan yana çevrilmiş ve piyasa aktörleri “barınma sektörü”ne net ağırlıklarını koymuş durumdalar, geminin burnunun yeniden sosyal politikalara çevrilmesi için daha somut önlemlere ihtiyaç var.

DW ve diğer büyük ve belalı mal sahiplerine[14] kiracı olanların girişimleri ile geçmiş iki yurttaş inisiyatifinin sivil aktörlerinin ilişkilenmesi ile oluşan tartışma ortamı şu sonuca ulaştı: Şehir halkının barınma ihtiyacı ile küçük/büyük yatırımcıların borsadan gelir beklentilerinin ilişkili olması, hatalı bir durumdur, düzeltilmelidir. Bu aktörler bilinçli politikaları ile kira düzeylerinin yükselmesinde birincil müsebbip konumundadırlar. Buradan çıkan sonuç, bir GYO'nun borsaya girmesi için rasyonel ölçeği temsil eden 3.000 konuttan daha büyük ölçeğe sahip tüm mal sahibi şirketlerin yeniden kamulaştırılması talebi oldu. İmza toplanması işi resmen 6 Nisan'da başladı, ancak kamuoyu konuyu kabaca altı aydır hararetle gündemde tutuyor.

Alman Şehir ve Bölge Planlama Akademisi DASL'in toprak mülkiyeti gündemi ile Berlin Kızıl Belediye'de[15] Mart ayında federal kapsamda düzenlediği “Avrupa Kentine Toprağını” yarım-adlı konferans, tartışmaya uzman çevrelerin katkısına iyi bir örnek. Almanya'da planlama prestiji hayli yüksek bir disiplin, ancak plancıların adeti siyaset ve endüstri ile yakın teşriki mesaileri nedeni ile genelde ses yükseltmeksizin, lafı Abdullah Gül kıvamında söylemektir. Lafı tamamına erdirip “Geri Verin!” kısmını açıkça ifade etme görevi meslek dışından bir isme düştü. Konferansın etkileyici keynote'unu Potsdam'daki Mercator Küresel Müşterekler ve İklim Değişikliği Araştırmaları Enstitüsü (MCC) başkanı, Hükümetler arası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC)[16] eski yöneticilerinden Ottmar Edenhofer verdi. 

Arazi meselesini, iklim değişikliği ve kentleşme süreçleri ile ilişkilendirdiği konuşmasında aynen atmosfer ve su gibi toprağın da miktarı sabit küresel müşterekler olarak neden özel mülkiyete konu olamayacağını, güncel krize referansla sağlam felsefi argümanlarla anlattı. Edenhofer bir Cizvit Katolik bilim insanı olarak kaynağını, Marx kadar onun çağdaşı Amerikalı iktisatçı Henry George olarak adlandırıyor. Sadece konut sorununa değil, iklim değişikliğine de bir çözüm stratejisi olarak toprak rantı ya da arazi değer artışı vergisi önerisini getirdi.

George'un 1870'lerde tespit ettiği, Edenhofer'in altını çizerek önerdiği üretken ve rantiye kapitalizm ayrımı neoliberal deneyim sonrası Almanya'da popüler tabana sahip benziyor: Allensbach ve Ipsos Mori'nin birlikte dört ülkede zenginler üzerine yaptığı bir araştırmanın Almanya ayağı[17] Alman halkının %60’ının girişimci ve serbest çalışanlara, bizim dilden söylersek, “servetlerini helal ettiğini” ortaya koyuyor. Bu oran mirasyediler ve üst düzey yöneticilerde %20’ye düşerken, bankacı ve finans yatırımcılarında %10 ile dibe vuruyor.

Son olarak, “DW kamulaştırılsın!” sloganı ile ortaya çıkan yurttaş inisiyatifinin taleplerine[18] tariflenen toplumsal ortam çerçevesinde bakabiliriz:

Senato burada tarif edilecek içerikte bir kanunu hazırlamalı, meclisten geçirmeli ve uygulanmasını sağlamalıdır:

* 3000'den fazla konuta sahip tüm özel konut şirketleri, Federal Anayasa'nın 15. maddesi uyarınca kamulaştırılmalı, portföyleri kamuya devredilmelidir.

* İlgili kuruluşlar rayiç piyasa değerinin altında bir bedelle kamulaştırılmalıdır.

* Konut stokunun yönetimi için, yeni bir kamu kuruluşu oluşturulmalı ve bu kuruluşun yönetmeliğinde özelleştirme yasağı yer almalıdır.

* Yeni kamu kuruluşu üzerinden kamu mülkiyetine devredilecek konut stoku demokratik katılımla hemşeriler ve kiracılar tarafından bizzat yönetilmelidir.

İnce noktalar “Federal Anayasa'nın 15. maddesi uyarınca ve rayiç piyasa değerinin altında kamulaştırma.

15. madde, otoyol geçirmek için tarla kamulaştırma gibi bir şey değil. O tür işler için başka madde var. 15. madde, çok daha köklü ve ilkesel, doğrudan kamu yararını tesis amacı ile, arazinin, doğal kaynakların ve üretim araçlarının mülkiyetinin tazminatın türü ve kapsamını belirleyen bir kanun çerçevesinde halka devredilebileceğini ifade ediyor.[19] Tüm yorumlarda bu maddenin 1948'de Federal Cumhuriyet kurulurken sağ ile sol arasında bir tarihsel uzlaşma maddesi olmak üzere,  yeni devletin iktisadi rejiminin anayasa ile belirlenmeyeceğinin garantilenmesi anlamına, sosyalizme de açıklığın özellikle vurgulanması amacı ile bir tür siyasal supap olarak Anayasa’ya konduğu vurgulanıyor. Cumhuriyet kurulalı bu madde henüz hiç uygulanmamış. Kamuoyu yoklamaları eğer siyasal üstyapı, inisiyatifin baskısını ıskalar da iş bir halkoylamasına kalırsa kamulaştırma kanununun halkoyundan rahatça çıkacağına işaret ediyor. Ancak son sözü Federal Anayasa Mahkemesi söyleyecek, bu nedenle herkes mahkemenin olası tavrı üzerine istiareye yatmış durumda: Hem senato, hem girişim, hem de sektör kanadı kendi meşrebine uygun anayasa uzmanlarına danışıp görüşlerinin medyaya yansıması için çaba sarf ediyor. Elbette 15. maddeyi Anayasa’nın gerisi ile uyumsuz, kutsal mülkiyet hakkının gaspına cevaz veren bir ur olarak niteleyen mütalaalar da duyuluyor.

Girişim, özel sektörün bizzat bilinçli spekülatif eylemi ile yükselttiği rayiç bedeller üzerinden kamulaştırılmasının bir tür mükafatlandırma anlamına geleceğinin ve bunun kamulaştırma eylemini tümü ile anlamsızlaştıracağını savunuyor ve yaygın destek buluyor. Senato 27 Mart’ta verdiği yanıt ile pazar değeri altından kamulaştırmayı ilkece kabul ettiğini açıkladı. Eğer “kamulaştırma olacak ise” işin mantığına uygun olan da bu. Girişimin talep ettiği çerçevede çıkacak bir olası kanundan etkilenecek on yedi büyük kurumsal mal sahibinin bir bölümünü de temsil eden gayrimenkul yatırımcıları birliği imza kampanyası açılmadan önce hazır ederek tüm siyasi partilere dağıttığı ve kamuoyuna da sızan raporda[20], “kamulaştırma ister piyasa değerinden ister bunun çok altında bir değerden gerçekleştirilsin...ibaresi ile rayiç bedel altında kamulaştırmayı zımnen kabul ediyor. Ancak rayiç bedelin ne olduğu muamma. Basında telaffuz edilen toplam fatura bedeli 7 ila 50 milyar euro arasında oynuyor. 15’in üstündeki rakamların kamulaştırma öncesinde rayiç bedeli bir kez daha şişirme ve spekülatif el yükseltme stratejisinin ürünü olduğunu düşünmek için neden bol.

Sektör, kamulaştırma hangi bedelle yapılırsa yapılsın kamuya maliyetinin çok yüksek olacağını, Berlin bütçesinin iki yüz küsur bin konutun kamulaştırılması ile asla altından kalkamayacağı bir yükün altına gireceğini ve mevcut stokun yeniden kamulaştırılması ile mevcut konut açığının giderilmesi için hiçbir şey yapılmış olmayacağını, halbuki aynı paranın akıllıca harcanması (mesela yeni konut inşa etmeleri için) kendilerine verilmesi halinde çok daha kamu yararına bir iş yapılacağını, çünkü böylelikle konut açığının azaltılacağını söylüyor.[21]

Girişim ise önerilen kamulaştırma bedelinin kamu bütçesine hiçbir ilave yük getirmeksizin kiracıların zaten ödediği kiralar üzerinden ve şu anki düşük faiz politikası sayesinde ucuz kredilerle finanse edilebileceğini savunuyor. Bu son hesap yıllardır bilinçli ihmal edilmiş bakım onarım masraflarını küçümsemekle epey iyimser bir noktada duruyor olsa da, görece makul bir kamu katkısı ile “bu iş yapılabilir” duygusu yarattığı teslim edilmeli.

Talepler listesindeki yeniden özelleştirme yasağı ve bundan böyle site yönetimlerinin bizzat bu binalarda oturanlar tarafından oluşturulması talepleri ise girişimin ruhuna uygun. Klasik sosyal konut rejimi 20. yüzyılda kamunun sağladığı bir tür hizmet düzeni olarak oluşturulmuştu: Ancak yüz binlerce hanenin oturduğu toplu konut komplekslerinin devlet memurları tarafından yönetilmesinin pek akıllıca bir fikir olmadığı yaşanarak görüldü. Bürokrat eliyle site yönetmenin verimsizliğinin herkese aşikâr olduğu ve bu sıkıcı durumdan kurtulmak için “sat kurtul”'un sol dahil herkese birden çekici geldiği bir süreç yaşandı, ama gelen de gideni çok fena arattı: Alternatifin dar gelirlilerin konutlarını borsalara meze etmek olmadığı çok daha hızlı şekilde görüldü.

Berlin kiracılar girişimi, kendi kentlerinin ötesinde geleceğin büyük şehirlerinde kitlesel konut sorununun çözümüne dair bir perspektif sunuyor: kamuya mülkiyet, kiracılara özyönetim!

Kentin %80 kiracı çoğunluğu ve iri parçalara dayanan mülkiyet yapısı bu önerinin görece rahat kristalize olabilmesini ve taban bulabilmesini sağladı.[22] Girişimin önünü açtığı topyekûn kapitalizm tartışması, bu öneri bir biçimde somutlaşsa da kuşkusuz bu noktada sonuçlanmayacak, ancak yaptığı hatırlatma çok güçlü. Bu denli kökten bir tartışmanın kamuoyu gündemine birdenbire bu denli yoğun şekilde girmesi sivil toplumun gündem oluşturmaktaki gücüne işaret ediyor. Yerleşik siyasetten gelmeyen sivil aktörlerin,[23] ortalığı kırıp dökmeden, medyatik işlere girişmeden, sakin bir tonla sistemin tam kalbine yönelik sağlam tek bir atışla gündemin ortasına oturması tarihe sağlam bir dipnot olarak geçecek.



[1] Tapulu yoksulluk ya da “Armutseigentum” (Alm)  ve “property of poverty” (En) kavramını yaygınca “occupier/owner” (kendi evinde oturanlar) olarak adlandırılan grubun bir alt kümesi olarak öneriyorum. Bu alt kümede yer alanlar kira ödememekle birlikte emek piyasalarında geçerli kalifiye bir emeğe de sahip değildir. Mülk sahipliği toplumsal hiyerarşinin en altlarında yer almalarını engellemez.

[2] Özellikle başka dillere aynan tercüme edildiğinde (“Urban Transformation” ve muadilleri) kafa karıştırıcı bir adlandırma: Şehirler zaten sürekli dönüşür. Bizim bu kavramla işaret ettiğimiz şey ise, büyük çaplı ve iradi, bir proje kapsamında yürütülen fiziksel müdahaleler.

[3] Türkçede yanlış kullanımı ile, merkezî devletin bir alt birimi anlamına gelen “eyalet” değil, federal bir cumhuriyetin aşağıdan yukarıya kurucusu anlamında “devlet”. Federal Almanya'nın her bir kurucu devletinin kendine ait bir anayasası, meclisi ve hükümeti bulunur. Federasyonu oluşturan devletlerin on üçü “arazi devleti” (Flächenstaaten), diğer üçü Bremen, Hamburg ve Berlin ise şehir devletleridir (Stadtstaaten)

[6] Evsizliğin tanımları çok değişken. Berlin yönetimi bu konuda istatistik tutmuyor. Kabaca dört ila on bin kişinin sokakta yaşadığı düşünülüyor. Kendine ait bir konutu kaybedip ya da buna gücü yetmeyeceği için yakınlarının yanına sığınanlar hesaba katılınca sayı çok yukarılara tırmanıyor. https://www.berliner-zeitung.de/berlin/zaehlung-obdachlose-in-berlin-die-nacht-der-1000-helfer-31856812

[7] “Deutsche Wohnen” = “Deutsche Konut”. Bu isimlendirme aynen “Emlak Konut” gibi düşünülebilir.

[9] Weimar Cumhuriyeti döneminde GEHAG için inşa edilen ve isimleri Taut, Wagner, Scharoun, Gropius gibi önde gelen mimarlarla anılan Hufeisensiedlung Britz, Ringsiedlung Siemensstadt ve Wohnstadt Carl Legien gibi toplu yerleşimler bugün DWnin portföyünde.

[12] Berlin şehir devletinin seçilmiş Şehir Meclisi tarafından parlamenter sistem çerçevesinde oluşturulan yürütme ve organı Senato adını alır. Bakanlara senatör, yürütme heyetinin başında bulunan ve devleti temsil görevini de üstlenen makam ise, ise hem başbakanlık hem belediye başkanlığını görevlerine birden tekabül ettiği için “Hükümet eden Belediye Başkanı” olarak çevrilebilecek (“Regierender Bürgermeister”) bir sıfatla anılır.

[13] Berlin Şehir Devleti Anayasası temsilî demokratik kurum ve süreçlerin yetersiz kaldığı noktalarda tamamlayıcı ve düzeltici yurttaş girişimleri için farklı aşama ve düzeyde müdahaleleri mümkün kılan beş farklı enstrüman öngörmüştür. Bunlar örgütlü yerleşik siyasetin tepki verme durumuna bağlı olarak aşama aşama devreye girer. Genellikle ilk aşamaların hissedilir başarısı, yerleşik siyasetin olumlu tepki vermesi ve uzlaşma kanunlarının geçmesi ile sonuçlanıyor ve iş yurttaşların doğrudan kanun yapma yetkisine gerek kalmadan uzlaşma kanunlarıyla neticeleniyor.

[14] Akelius, Vonovia gibi başlıca diğer kötü şöhretli mal sahipleri. Bunlara yerel jargonda “Miethaie”/“kira köpekbalıkları” deniyor. Bizim kötü şöhretli TOKİ prenslerinin Berlin rant krallarının yanlarına çırak girmeleri bile muhtemel değil. En kötü şöhretli mal sahiplerinin ağırlıkla dış kökenli sermaye olması işi biraz daha karıştırıyor.

[15] “Rotes Rathaus”. Berlin Belediye binası resmen bu adla anılır. Tuğladan yapılmış olması da kuşkusuz isimlendirmede etkili.

[16] Gündelik Almancada Weltklimarat/Dünya İklim Konseyi olarak anılan bu kuruluş BM’nin Kyoto ve Paris anlaşmalarının arkasındaki itici güç olup, 2007 yılında Nobel barış ödülüne de layık görülmüştür.

[20] GdW Bundesverband deutscher Wohnungs- und Immobilienunternehmen e.V. / Alman Konut ve Gayrimenkul             Girişimcileri Federal Birliği'nin siyasetçilere dağıttığı “Herkes için ödenebilir konut / Kamulaştırma çılgınlığına hayır!” başlıklı 20 Mart 2019 tarihli raporu.

[21] GdW raporu.        

[22] Berlin'de konut meselesi ile spekülatif kapitalizmin ilişkisini koparmaya yönelik bu yazının kapsamını aşan başka alternatifler de gelişiyor. Bir yazının kapsamı dahilinde ancak en çok ses getiren “DW kamulaştırılsın!” kampanyasına değinilebildi. Diğer girişim ve gelişmeler başka yazılara kaldı.

[23] An itibarıyla sol parti girişime desteğini açıklamış durumda. Sosyal demokrat ve Yeşil Parti’nin tabanları hareketin içinde ve çok güçlü destek sağlıyor, ancak parti yönetimleri görüş oluşturma için tartışma açtılar. İlk demeçler kamulaştırmanın tek başına çözüm olmadığı, başka önlemleri de içeren farklı paketler üzerinde çalışıldığı yönünde.


barınma kapitalizm toplu konut