Anasayfa > Güncel Yazılar > Kalabalığın Samimiyeti

Kalabalığın Samimiyeti

Taçlı Yazıcıoğlu

27 Mayıs 2019

 

Ne zaman bir miting ya da cenaze, herhangi bir amaç için toplanmış bir kalabalık görsem çoğu kişi gibi ben de aklımdan şu soruları geçiririm: Bu kalabalığın ne kadarı samimi bir şekilde oradadır, ne kadarı değildir? Geçerken mi katılmıştır o kalabalığa, âdet yerini bulsun diye mi, yoksa gerçekten inanarak mı? Bizimki gibi, kalabalıkların bir partiyi desteklemek amaçlı açık bir alanda toplanma geleneğinin bulunduğu kültürlerde, bu tip sorgulamalara alışığızdır. Kalabalığın samimiyeti üzerine tartışılan, yazılan, çizilen hiç bitmez.

Ülkemizde yıllardır iktidar partisinin miting kalabalıklarındaki samimiyete hiç inanmayan, oradakilerin peyderpey alınan yardımlar veya rant için orada bulunduğunu iddia eden muhalif görüşleri dinler dururuz. Hatta çoğumuz onlardan biriyizdir de. Desteklediğimiz bir liderin mitinginde toplananlar nedense hep hoşumuza gider; diğerinde küçümseyip yüzümüzü ekşittiğimiz kalabalığı unutur, bunu başarının bir göstergesi olarak addeder, umutlanırız. Samimi olmayan kalabalığın farklı ismi bile vardır, hep bir tamlamayla gezer kültürümüzde: Kuru kalabalık. Geçtiğimiz aylarda önemli bir tiyatro sanatçımız, cenazelerin gösteriş ve sosyalleşme amacıyla toplanan samimiyetsiz kalabalıklarla dolu olduğunu düşündüğü için sessiz sedasız toprağa verilmek istemişti.[1] Uğurlanırken birikecek kalabalığın gücünden, son performansın popülaritesinden vazgeçmek bir sanatçı için çok önemli bir feragat olsa gerek.

Kalabalıklar gerçekten de güçlü görünürler. Özellikle siyaset, kalabalığı hem ister hem de ürker; ancak toplu niyet doğru anlaşılırlarsa kontrol edebileceğine inanır. Bu yüzden siyasetçiler kalabalıkların samimiyetinin gözyaşlarına mı, alkışlara mı, bin türlü piyasa araştırmasına mı, yoksa bekleyip görülecek oylara bakarak mı anlaşılacağına karar vermeye çalışır dururlar. İşleri zordur doğrusu.

Bu tartışmalara biraz olsun farklı bir boyut getirebilmek için, kalabalığın samimiyetiyle ilgili iki küçük hikâyeyi anlatmanın şimdi tam sırası:

İlk hikâye birebir gözlemlediğim en büyük matemin anısı: Bu matem altmış yedi yıl iktidarda kalmış Tayland Kralı Bhumibol’un cenazesinin sonrasındaydı. Bangkok havaalanına adım atar atmaz kralın önlerine bir yığın rengârenk çiçek konmuş büyük altın varak çerçeveli resimlerinin bulunduğu gösterişli anı köşeleriyle karşılaşmıştım. Gelen turistlere, mateme katılmaları için siyah kurdele bile dağıtılıyordu. Hiçbir gönül bağım olmayan bu durumla çoğu turist gibi ben de ilgilenmemiş, o kurdeleyi takmamıştım. İlk birkaç gün içinde fark etmiştim ki, anı köşeleri sadece havaalanına ait bir durum değildi. Bazen fotoğrafların ya da çiçeklerin değiştiği ancak mizansenin aynı kaldığı birbirinin benzeri çerçeveler şehrin her yanında, caddelerde, bina içlerinde ve yüzlerceydi. Bunların önünde, sıra bekleyip fotoğraf çektiren birçok kişiyle karşılaşsam da, seçimle başa geçmemiş bir muktedir için, hele ki yoksulluğun kol gezdiği bir ülkede, böylesi bir matem en baştan itibaren bana pek de o kadar samimi gelmemiş, yapılanların saray ve hükümet destekli bir tür propaganda olduğunu düşünmüştüm.

Şehre gidişimden birkaç gün sonra saraya yakın bir bölgede siyah giysileriyle, dört bir yandaki sokaklardan akın akın ilerleyen bir kalabalığa rastlayana kadar bu fikrimi değiştirmedim. Çoğu rengi atmış matem kıyafetleri, ağzı burnu dağılmış ayakkabılarıyla yoksul, sessiz ve bu sessizliğiyle nedense güven veren bir kalabalıktı. Bunun verdiği cesaretle, bir de meraktan, o kalabalıkla ilerlemeye karar verdim. Kral öleli bir ayı geçmişti, böylesi bir kalabalık acaba nereye gidiyordu?

Neredeyse bir stadyum büyüklüğünde, birazının üstü tentelerle çevrilmiş, farklı yerlerine devasa üç perde konmuş askerî bir alana yaklaştığımızı karanlık çoktan bastırdığı için, ancak girme sırası bana gelince anladım. Ülkede kralın kuklası olduğu söylenen son yetmiş yılın cuntalarından biri yine baştaydı; ben de orada burada rastladığım askerlerine çoktan alışmıştım. Okul bahçelerinde ya da tapınaklarda sıkça denk geldiğim törenlerde askerlerin yanında, içimi acı-hüzün karışık duygulara boğup üniformalar içinde marşlar söyletilen çocuklar hiç mi hiç yabancı değildi.

O akşam birkaç saat binlerce kişiyle birlikte o tentelerin altında ya da açık havada kral hakkında yapılmış belgeselleri, aslında daha çok onları izleyenleri izledim. Tüm o kalabalığın akşam yemeğinin dahil olduğu izzet ikram için orada bulunmasından başka ne tür bir neden olabilirdi ki? Akıl ne zaman durur ya da basiret hangi durumlarda paradigmalarla bağlanır? Turist aklıyla bunların ayrımında değilken, alanda herhangi bir denetim ya da kayıt görünmemesine karşın, başa sarıp gösterilen belgeselleri izleyen kalabalığın sessizliği sona ermişti. Kadın-erkek ağlayanlar, birbirini teselli edenler, bir köşede tek başına hıçkıranlar geceye karıştığında benim de kafam karışmaya başlamıştı. Seksen cuntasının yaptıkları yanına kalmış, adı lazım olmayan diktatörü öldüğünde bir gram üzülmüş müydük?

Ertesi gün farklı bir gözle dolaştığım sokaklarda çoğu camsız pencerelerden içi görünen yoksul evlerinin baş köşesinde, sokak satıcılarının tablalarının ya da motosikletli araçların illaki bir köşesinde bulunan kralın fotoğraflarıyla, matem giysisi ya da hatıralık eşya satan işportacılardaki bitmeyen alışverişlerle, yakaladığım ilk kurdeleciden alıp ben de yakama takmıştım siyah matem işaretini. Bu kimsenin bana karşı davranışını değiştirmemişti. Sadece, hâlâ onaylamadığım bir mateme katılıyor görünmek ikiyüzlüce olsa da, başkalarının acısına saygı gösterdiğimi düşünmek kendimi daha iyi hissettirmişti. Yabancı kültürlere ait etnik işaretleri üstünde taşıyan turistlerle dalga geçen alaycı benliğime veda bile etmiş, üstüne üstlük kendimce bilimsel ders bile çıkarmıştım. Meğer alacağım esas ders sadece birkaç yıl ertelenmiş.

Esas dersimi, ikinci hikâyeden, yukarıdaki anımı anlattığımda bir arkadaşımın içeriğinin ne olduğunu söylemeden, okumamı önerdiği bir makaleden[2] aldım: Meğer harcıâlem matem sorgulamasında ben yalnız değilmişim. Bundan sekiz yıl önce, Kuzey Kore diktatörü Kim Jong-il’in cenazesinden sonra yaşanan matemin samimiyeti de Batılılar tarafından kıyamet kadar yazı, blog, tweetle epeyce bir süre sorgulanmamış mı?

Matemde yaşananları sorgulayanlarsa ne orada bilfiil bulunanlar ne de o kültürü tanıyanlar! YouTube’dan, haber kanallarından izledikleri kadarıyla hariçten gazeli İngilizce okuyan bu kızgın güruh, yazıdan kısaltırsam, şunları konuşuyormuş: “Kuzey Kore’nin kurucu liderinin oğlu ve babasının ölümünden sonra on yıl, kişisel hak ve özgürlüklerin askıda olduğu Stalinizm’in son kalesi ülkeyi benzer acımasızlıkla yöneten Kim Jong-il gibi bir diktatörün ölümü üzerine katılana kadar ağlamayı boş verelim, birkaç damla gözyaşı dökülmesi bile ikiyüzlüce ve anlamsızdır. Ağlayan Kuzey Koreliler, dünyanın ömürleri boyunca beyinleri en çok yıkanmış, en zavallı köleleridir.” Hakaretler ve aşağılamalar bu kadarla bitmese de makalenin esas içeriğine dönmekte fayda var.

Makale ne Kuzey Koreliler ne de onların matem kalabalığının samimiyetiyle ilgileniyor. Bilakis ağlayanların samimiyetinin nasıl anlaşılacağı hakkında bir şeyler okumayı bekleyen benim gibi okuyuculara şu soruları soruyor: Bu ağlamaktan helak olan Kuzey Korelilerin samimiyeti neden başkalarını ve özellikle de Batılıları bu kadar ilgilendiriyor? Batı kuşkuculuğuyla armağan edilen özgür düşünce sosyokültürel olguları anlamlandırabilmemize gerçekten de yardım eder mi? Tüm o ateş püskürenler, Elvis Presley’nin anıtmezarını her yıl ziyaret edip gözyaşı döken binlerce insana ya da Lady Diana’nın ölümünden sonra İngiltere’nin dört bir yanını haftalarca matem alanlarına çevirenlere ne derler? Aslında bütün yaptıkları, “özgür düşüncenin imgelemindeki kötüleşen yarayı, zevk veren/vermeyen bir şekilde kaşımaktan başka nedir ki?”[3] Siz, eleştiride sınır tanımayan Batılı, özgür düşünceli güruh, Kuzey Kore’deki matemden size ne?

Bunları okuyunca, Tayland kralının ölümü üzerine tutulan matemle ilgili neler yazılmış, bir araştırdım. Ne bir eleştiri ne de bir kınama! İkisinin Wikipedia özgeçmişleriyse, tonlamasından içeriğine baştan sona tipik birer ikiyüzlü oryantalist eser! Kralın saksafon çalışıyla desteklediği musikişinaslığı, Kuzey Koreli diktatörün Elvis Presley hayranlığı söz konusu olunca vurgu değişiyor, karikatürize ediliyor. Desteklenen lider için yüceltici olan, diğeri için bir yergi. İdeolojinin kanununu yazsak yeniden!

Elias Canetti’ye göre bir kalabalığa ait herkes içinde yemek, içmek, sevişmek ve yalnız bırakılmak isteyen küçük bir işbirlikçiyi de taşır.[4] Sahte gözyaşlarının gücünü ve ne zaman işe yarayacağını ta bebekken öğreniriz, tribünlere oynamayı da. Peki, bunlar öğrendiğimiz ilk danışıklı dövüşlerken, her zaman kazanmak istediğimiz gönüller, hele siyaset söz konusu olduğunda, her zaman artırmak istediğimiz oy sayımız varken, popülizmin haysiyetlisine hangi yoldan gidildiğini kim bilir?[5]

Esas şu soruyu sormak için yazıyı bu kadar uzattım: Dilediğimizde samimi, dilediğimizde işbirlikçi bulduğumuz kalabalıklar söz konusuyken, ülkemiz karşıt görüşlü liderlerin gönüllü neferleri ve askerleri ile doluyken, Batı ile Doğu arasında sıkışmış özgür düşüncemizle gönüllerimizin sultanını arayan, bu satırları okuyan bizler kimin yanındayız? Muhalif kalabalıktakilere göstermeye çalıştığımız empati ne kadar samimidir? İnsanın kendi kültüründe bile yapabildiği turistlikler nereye kadar devam eder? Ne yazık ki bizlerin çözmesi gereken çelişkiler ve akabindeki dertler, böyle soruları sormakla bitmez.

O zaman, madem önümüzde seçim var, madem sıra sıra mitingler başlayacak, iyisi mi en azından bu yazı, bir soru ve olası yanıtıyla bitsin:

Gündemden hiç düşürmediğimiz bin bir çeşit sorularla ya da yorumlarla anlamaya çalıştığımız kalabalıkların samimiyetinden bizlere ne? Biz sadece kendi samimiyetimize bakalım.  



Fotoğraf: Korean Central News Agency


[1] Gülriz Sururi’yi bu sayede ve bu kararından dolayı saygıyla anıyorum.

[2] William Mazzarella (2015), “Totalitarian Tears: Does the Crowd Really Mean It?”, Cultural Anthropology, 30(1), s. 91-112.

[3] A.g.m, s. 92.

[4] Elias Canetti (1960, 1984), Crowds and Power. New York: Farrar, Straus & Giroux, s. 23.

[5] Tanıl Bora (2015), “Herkesi Kucaklamak”, Birikim Haftalık, https://www.birikimdergisi.com/haftalik/7354/herkesi-kucaklamak#.XN5sm1MzaRs


kitle miting yas