Anasayfa > Güncel Yazılar > Danıştay Saldırısı ve Milli Direniş

Danıştay Saldırısı ve Milli Direniş

Y. Doğan Çetinkaya

12 Haziran 2006

Danıştay saldırısı gibi olaylar komplo tarzı düşüncelere alerjisi olan insanları biraz çaresizlik içinde bırakır. Zira neyin niçin ne zaman kim tarafından yapıldığına dair gayet muğlak, eksik ve parçalı bilgilerin dolaşımda olması doğru düzgün bir analiz yapmayı ve sonuca ulaşmayı güçleştirir. Böyle olaylar Aydınlık tarzı düşüncenin at koşturabileceği alanları yaratır. Bundan dolayı farklı politik kesimler bu tür olaylarla kendi gündemleri çerçevesinde ilgilenir ve hatta kullanırlar. Zira olaya ilişkin hükümet açıklamaları, CHP’nin ve cenaze günü sokaklarda toplananların ifadeleri bu olayın ne kadar farklı biçimlerde kullanıldığını göstermiştir. Büyük ihtimalle bu olayın neden yapıldığı hakkında daha gerçekçi yorumlarda bulunmak için üzerinden biraz zaman geçmesi gerekecektir.

Danıştay saldırısından sonra yapılan açıklamalar da zaten genellikle herkesin gündemi ile ilgisi düzleminde yapıldı. Milliyetçi cenah da saldırı sonrası yapılan tartışmaları ve oluşturulan gündemi doğrudan kendisi ile alakalı olarak algıladı. Her şeyden önce saldırıyı yapan Alparslan Aslan’ın ülkücü geçmişine yönelik olarak ortaya çıkan söylentiler, haliyle bu çevrede rahatsızlık yarattı. Özellikle MHP ve Ortadoğu gazetesi Aslan’ın kimliği üzerine yapılan spekülasyonlar üzerinde durdu. Özellikle AB’ci çevrelerin yükselmekte olan MHP’den korktukları için bu saldırı ile ilişkili olarak milliyetçileri hedefledikleri üzerinde duruldu. Ancak MHP’nin mevcut yönetimine muhalif kanat ise konuya daha “bütünlüklü” ve “teorik” açıdan yaklaştı. Onlar Aslan’ın kimliği üzerine yapılan değerlendirmelerin üzerinde çok fazla durmadılar.

Bu saldırıyı kim, ne için, gerçekleştirmiş olursa olsun sonrasındaki tartışmalar ABD’nin ve AB’nin Türkiye’ye ilişkin yürüttükleri genel politikalar doğrultusundan yönlendirilmeye çalışılmıştır. İddialara göre bu çok değişik yollardan yapılmıştır. Bu cenaha göre Türkiye AKP iktidarı altında tarihinde görülmedik bir tehlike ile karşı karşıya. Gerek AB’ye uyum yasaları çerçevesinde yapılan mevzuat değişiklikleri, gerek Kürt ve Kıbrıs konularında yapılmaya çalışılan politika değişiklikleri ve gerekse de stratejik alanlarda yapılan özelleştirmeler Türkiye’nin altına dinamit yerleştirmektedir.

Ancak bu gelişmeleri olanaklı kılmak için Türkiye üzerinde aynı zamanda bir psikolojik harekat da yürütülmektedir. Bunun amacı da bu gidişat içerisinde uyanabilecek tepkileri engellemek için insanların bireysel çıkarları peşinde koşmaları ve umutsuzluk içine bırakılmalarıdır. Bu girişimler karşısında ise tüm Türkiye milli uyanışlara sahne olmaktadır. Yurdun dört bir yanında insanlar milli direniş için mütareke dönemindekini andırır bir uyanış içerisinde bulunmaktadır. Bu noktada yapılması gereken sağı ile solu ile Türkiye’nin kuruluş felsefesine geri dönmek gerekmektedir. Bu noktada kuruluş döneminde olduğu gibi en önemli kurum Türk Silahlı Kuvvetleri’dir.

Yeniçağ gazetesi Danıştay saldırısı sonrası özellikle AB’ci “mütareke” basını tarafından gündeme getirilen konuların TSK’nın siyasetteki ve kamuoyundaki prestijini sarsmaya yöneliktir. Zira hem Türkiye’nin AB içinde eritilerek kimliksizleştirilmesi ve yok edilmesine, stratejik sektörlerdeki özelleştirmelere, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde Türkiye’yi Iraklaştırmasına karşı durabilecek ve duran yegane güç TSK’dır. Bundan dolayı bu cenah için Danıştay saldırısı sonrası TSK içindeki unsurlarla ile saldırıyı gerçekleştirenler arasında birtakım bağlantılar kurulma çabası bu son kaleyi de fethetmek için yapılan ataklardır. Özellikle Cemil Çiçek’in ve Mehmet Ali Şahin’in saldırıya ilişkin olarak Kızılelma koalisyonuna dikkat çekmeleri bu yolda yapılmış açıklamalar olarak değerlendirilmiştir.

Bu noktada saldırı amacıyla Danıştay’ın seçilmiş olması tesadüf değildir bu çevreye göre. Zira Danıştay uluslararası birtakım şirketlerin Türkiye’ye özelleştirmeler yoluyla sızmalarına birçok defa engel olmuştur. Ayrıca Türkiye’deki milli uyanışı kırmak için gerekli olan bir iç çatışma ve gerginlik ortamı yaratılmaktadır. Bunun için türban konusunda aldığı kararlarla bir rejim problemi haline gelebilecek laik-anti-laik çatışması çıkarmak için Danıştay çok iyi bir hedeftir. Bu açıdan da saldırı ve hedefi tekrar bir tesadüf değildir. İsrafil K. Kumbasar da bu saldırıyı ne bir ülkücünün ne de bir AKP’linin yapamayacağını bunu olsa olsa Türkiye üzerinde “kontrollü gerilim stratejisi” uygalayan küresel güçlerce yapılmış olabileceğini söylemiştir. Zira zaten bölücü terörle boğuşan ülke, Büyük Ortadoğu Projesine olan direncinin kırılması için bir de dinci bir terör ile karşı karşıya bırakılmak isteniyor. AB süreci ile kurumları zayıflatılan Türkiye bir de bu laiklik çatışması ile güçten düşürülmeye ve kamplara bölünmeye çalışılıyor.

Buraya gelindiğinde artık Perinçek’in açıklamaları ile yakınlaşmak mümkün olabiliyor. Zira İşçi Partisi saldırıyı gerçekleştiren Aslan’ın Bulgaristan’da MOSSAD tarafından eğitilmiş olduğunu Arslan Bulut’un Yeniçağ’da şu satırları yazdığı sırada açıklamıştır:

“Türkiye’yi karıştırmaya ve ABD ve AB dayatmalarına karşı gelişen milli direnci yok etmeye dönük olduğu her geçen gün netleşen bu saldırının bugüne kadar milli tavırları ile ortaya çıkan kişi ve gruplara, yüzbinlere, milyonlarca insana, Türkiye’nin kuruluş felsefesi olan fikre mal edilmek istenmesi tam bir istihbarat operasyonu değil midir?”

ABD ve AB girişimlerine karşı Atilla İlhan’ın bayraktarlığını yaptığı “dip dalgası”nı manipüle etmek isteyen istihbarat ajanları Türkiye’yi cansiparane savunanı yıkmak için uyanan bu ulusalcılığı yıkmak istemektedirler. İddialara göre zaten bu yönde açıklamalar da yapılmaktan geri durulmamaktadır.

Bu mantık silsilesi için milliyetçiliğin en büyük düşmanı olan kozmopolit çevreler bu tür vakalar meydana gelince hemen kafaları karıştırmayı amaçlıyorlar ve “sınırötesi bağlantıları” araştırmaktan imtina ediyorlar. Kumbasar bir başka yazısında Şemdinli’de meydan gelen olaylarla Danıştay meselesini aynı meselenin farklı yüzleri olarak tarif ediyor. Bu çerçevede Susurluk edebiyatı yapmak ve olmayan derin devletten bahsetmek işin içinden çıkılmasını sağlamayacak, olayı daha da karmaşık hale getirecektir. Oysa bu kadar grift bir olayı olsa olsa bir istihbarat teşkilatı yapabilir.

Her ne kadar milliyetçilere göre bu saldırıyı AKP ve çevresindeki tarikatlar düzenlememiş de olsa, asıl sorumlu büyük ölçüde AKP hükümeti ve yürütmekte olduğu politikalardır. AB ve ABD eksenli politikaların yanında Mecliste gerekli çoğunluğa sahip olmasına rağmen AKP halen türban meselesini politik malzeme olarak kullanmakta ve bu meseleyi halledememesini kendi basiretsizliği yerine cumhuriyetin kurumlarına bağlamaktadır. Bu meseleyi halletmediği halde temcit pilavı gibi devamlı gündeme getirerek ülkeyi kamplara bölünme tehlikesi ile yüzyüze bırakmaktadır. Yavuz Selim Demirağ bu tür söylemleri olan hükümetin güvenlik konularını dahi özelleştirme ile şirketlere terk etmesini bu tür yeni saldırıların habercisi olarak yorumlamaktadır. Özcan, Yeniçeri de türban sorununu halletmeyerek TSK ve YÖK’ün altını oymaya çalışan hükümetin aynı zamanda bölücülüğü çağrıştıracak şekilde farklılıklar vurgusu yapmasını, farklılıklara dikkat çekerek insanları kışkırtmasını, terörle mücadeleyi Genelkurmayın istekleri doğrultusunda düzenlemeyerek sulandırmasını, ülkenin güvenliği ile ilgili konularda geri dönülmez tavizlerde bulunmasını, teröre cesaret veren tereddütlü politikalarını, her konuda yapılan sorumsuz açıklamalarını Danıştay saldırısının müsebbibi olarak görmektedir.

Bundan dolayı Hükümet, Ordu ve cumhuriyetin kurumları ile olan gergin ilişkisini halletmeyerek, milli güvenliği tehlikeye atarak ve Türkiye’yi AB macerası ile bilinmez sulara sürükleyerek emperyalistlerin Danıştay saldırısı gibi planlarına hizmet etmektedir. Bu tür saldırılar AKP’nin ve AB-ABD eksenli politikaların yarattığı toplumsal tepkiye, milli uyanışa ve direnişlere bir set çekilmesi için tezgahlanmaktadır. Bundan dolayı tavsiye edilen bu psikolojik harekata karşı vatansever girişimleri arttırmak, örgütlemek ve VedatYenerer’in deyişiyle “derin devletin yok edildiği Türkiye’de tek kale olarak kalan TSK’ya planlı ve sistematik saldırıya” karşı uyanık olmak ve savunmaktır. Zira MİT ve Emniyet İstihbaratını tamamen ele geçiren hükümetin karşısında sadece TSK ve Özel Kuvvetler Kumandanlığı kalmıştır. Danıştay saldırısı vatandaşların biraraya gelerek oluşturmakta olduğu tepkiyi engellemek ve TSK’yı yıpraktmak için yapılmış bir eylemdir. Milliyetçi hareket kendisini yeni bir “milli kurtuluş savaşı” devresinin başında gördüğü için mücadelenin başında elindeki kirlenmemiş çekirdek iki kuruma, TSK ve halkın arasında yaşayan “milli hassasiyetlere,” sahip çıkmak istemekte ve kurgularını buna göre yapmaktadır.