Anasayfa > Güncel Yazılar > “Aslı Gibidir” Üzerine Notlar

“Aslı Gibidir” Üzerine Notlar

Hüseyin Akcan

13 Ağustos 2019

“Çömlekçinin parmak izleri nasıl çömleğe yapışıp kalırsa, anlatıcı da hikâyesinde öyle iz bırakır,”[i] der Walter Benjamin. Benjamin’in işaret ettiği bu “iz” metnin diskurunu genişleten, ışıkta bırakan, keskin bir bıçak gibi anlatıcı ile anlatılanı ayıran bir halkayı işaret eder aslında. İzler, hatıralar, unutuşlar ve zaman üzerine tezgâha çekilir bellek. Bellekten süzülen ışık da, karanlık da, hatıra da, unutuş da metne, reel olarak dilsel özün serencam ettiği yapıya, anlatıcının hatıralarından örülen patikanın tozlu ve zorlu yollarına, kimi zaman bir çocukluluğa, kimi zaman Cansever’deki gibi limonluktaki bir yangına, unutuşa, hafızanın dolambaçlı iplerine dokunur, varır.

Anlatıcı ve anlatılan şey arasında oluşan bağı, plasentasından ayrılmayı, ciğerlerine dolan yakıcı oksijenin acısıyla dünyaya bir ses olarak gelmeyi de içeren ve reddetmek ile varlık arasında tecessüm eden bir alan olarak da görmek mümkün. Dilin döl yatağında, sağanak bir yağmura tutulması, kelimelerin ve sözcüklerin birbirlerini türeterek arayış içerisinde olunandan biraz daha uzaklaşması, bu uzakta olmak halinin metnin kendi başkalığından sıyrılarak öz bir noktaya, Benjamin’in işaret ettiği gibi dilsel öze, insanın şeyleri adlandırmasına varan muktedir çepere dayanması noktasından kavramaya çalışmak gerekir belki de, dil ile bozulmalara uğrayan hatıralar ve unutuşu.

Aslı Gibidir: Diyarbakır Hikâyeleri[ii] biraz da bu çerçeveden okumaya açık, yönünü şaşıran, dilin aksadığı, anlatıcının belki de yönsüz olmayı denediği, dilin eyleme gücünden dem alarak kendini ışığa tuttuğu ve fakat Derviş Aydın Akkoç’un da altını çizdiği gibi “kendi kaynağını her durumda gizleyen, bir şeyi açığa çıkarırken aynı zamanda onu kapatıp örten ve bu nedenle karanlıktan çok daha ürkütücü olan ışığa”[iii] bir itiraz denemesidir. Fakat bu girişim travma ve nevrozlarla hastalıklı bir susma halinin içinden, konuşmak ve söylemek muktedirliğine bir nazire olmaktan uzaktır. Zira dil eksiktir, yamalıdır ama sevilir de, özü kendine teşmil edilen bir sevgilidir, Türkçe. Özyaşar’ın dili bu bakımdan sanırım Benjamin’in işaret ettiği “iz”den mürekkep, kendi deyimiyle “aksayan bir dildir. Fakat yine kendi deyimiyle tüm kudretini de bu aksaklıktan alan, muhteşem imkânsız bir dil!” (s. 27).

Nedir imkânsız olan? Dilin eyleme gücünün sınırları mı yahut dil ile tümleşik bir geçmişin, hatıranın dirimde yarattığı acının kanıksanması mı? Özyaşar’ın Dünya Ana’dan bahisle uzandığı bu kimsiz dil; kimlik inşasının, belki de dilin şantiyesinin harcını dökmeye gelmiş, Cioran’ın, Yaşar Kemal’in ve daha birçok kendi anadili dışında bir dilde yazmış, o dile bağlanmış, o dilin kuvözünde nefes alıp vermiş, beslendiği dilden kopamamış, ilksel olandan da -Anadilden- sıyrılamamış ve kendini bu minvalde bir teraziye oturtmaya kalkmış, en azından bunu denemiş muğlak bir dildir.

***    

Benjamin, “Proust’un amacının, yüksek sosyetenin bütün içyapısını bir gevezelik fizyolojisi olarak betimlemek olduğunu” iddia eder. Haksız da sayılmaz. Proust’un çenebaz burjuvaları durmadan konuşur, toplanır, bir araya gelir ve daima bir sürgit uğraş içerisinde yaşamda kendi alanlarını tahkim eder. Bu gevezelik fizyolojisinin betimlenmesinde Özyaşar’ın işaret ettiği Aslı Gibidir’deki şu cümleyi nereye koymalıyız: “Bana öyle geliyor ki hikâyesine taş atmaya gelmişti bu çocuk, elleri ısrarla cebinde” (s. 55).

Hikâyesine taş atmak, onda bir gedik açmak, hikâyesini ve aslında kendini saran kabuğu yarmak, öze, yaraya ulaşmak, ondan Akkoç’un işaret ettiği ışığa, daha az ışığa ulaşmak mı çaba? Ellerin ısrarı neye?  “Bana öyle geliyor ki Kürtler sanki hikâye anlatmak için gelmiş dünyaya,” (s. 51) diyen Özyaşar’ın bu çok konuşan, “çenebaz kalabalığı” dilin kekeme halinden sarmalanarak susmaya öykündüğü safhaya, hikâyesine taş atmaya gelmiş çocuğun anlatıcıya evrildiği alana kapı aralar. Bu sebepten değil mi ki Kar Uykusu’nda “bir varlığı yoklar gibi, tutup o yokluğu kollar gibi, ona kol kanat gerer gibi, konuşmuyor değil, susuyordu, Zindan” (s. 58). Anlatıcının Susmayı bir hamle, bir biçem noktasına yerleştirmesi bu bakımdan dikkate alınmalı. Ellerin ısrarla cepte olması susmak ise, taş atmak neden konuşmak olmasın? Dilin bozulması, travmatik bir sekansa mıhlanması, yaşamı da kuşatır. Özyaşar’ın doğup büyüdüğü Diyarbakır’ın Bağlar ilçesindeki aksak, umarsız mahalle adları gibi: “Kuruçeşme, Yanıkköşk ve Körhat.


Aslı Gibidir, bir bakıma bu susmak halinin yoğrulduğu, uğultulu bir şehrin (Kent değil elbette!) Özyaşar’da bıraktığı kekemeliği, bu kekemeliğin onu beslediği ve anlatmaya zorladığı damarı açık eden bir hamle. Bu susmak hamlesi bir bakıma Ulus Baker’in daha önce belirttiği Wittgenstein formülünü akla getiriyor. “Wovon man nicht sprechen kann, darüber muss man schreiben” (“Üzerinde konuşulamayacak olan şey hakkında, yazmak gerekir”[iv]). Baker’in işaret ettiği yazmak hamlesi, dünyaya hikâye anlatmaya gelmiş Kürdün sönük itirazı ile yazıya dökülür, dilin kapayıp örttüğünü yazı çıkaracaktır. Ellerin cepte ısrarlı duruşu taş atmaya yeğlenen muktedire bir başkaldırı denemesidir. Elbette muktedirin nasihati kulakta bir sızı olarak kalacaktır: “Türkçe konuş çok konuş.”

***  

Özyaşar’ın daha önce Evrensel gazetesinde de yayımlanan “Diyarbakır’da Yaşamak” isimli yazısında değindiği “içinde Devletin ve isyanın geçtiği uzun cümleye” (s. 21) dair tanıklıkların, yaşamanın, tezgâha çekilen, hesaplaşılan bir travmanın yazının genel gediğine oturduğu bir anlatı Aslı Gibidir.

En ön sıradan değil de arka sıralardan kalkan bir parmağın itiraz hamlesi. İktidarın yoğun politik ablukasında yol arayan bir anlatı:

“Peki, bundan sonra n’olacak Recep?” dedim

Sustu. Geleceğe bakar gibi baktı. “Karanlık” dedi.

Sonra da “Kör bir adamım ben, karanlığı iyi bilirim” diye ekledi (s. 49).

Özyaşar’ın Diyarbakır’ından bahsedilecekse eğer sanırım bu Karanlığı ıskalamamak gerekir. Karanlık, şehrin içine kapandığı evreye, tepkisizliği uzamı imgeler. Şehrin yarası yine şehrin üzerine kabuk bağlayacak, içeride kalan beden, etin yüzeyine dayanmış kan, akmak ile akmamak arasında bir alan arayan duygular ve bu karaşın dil anlatıcıyı da anlatılana dönüştürecektir belki de. Anlatıcı bir yol mu aramaktadır? Yoksa yön aslında tekleştirilmiş de buna mıdır tüm itiraz?

Gitmiş olduğu Barış Mitinginde 71 yaşındayken öldürülen Meryem Ana’nın acısını, bu acının tanıklığını, dilden bedene ve varlığın özüne yayılan “kimsiz kalmak” halini, bu devamlı yas halinin karanlık ile hemhal kekemeliğe uzandığı ânı da mimler anlatı. Kör Recep’in gördüğü karanlık, aslında kıyımın ve yıkımın dilde tezahürünü yansıtır bir yerde. Kanıksanmış acının Kürdün ve ezilen diğer sınıfların karanlığına bir öz olması, itirazı ortadan kaldırmaz elbette; direnme, sebat ve varlığın haysiyeti, insanlık onuru gibi kavramlarda hayat bulan dile Özyaşar da metinlerinden süzülen bu anlatı ile şerh düşme çabasındadır nitekim.

***   

Özyaşar’ın edebî zihin sürecine, hafızasına, kendi içinde artık ana dili haline gelmiş olan “yarılmış dile”, bu dilin oluşumuna, iktidar aygıtı ile olan huzursuzluğuna da bir dipnottur Aslı Gibidir. Çünkü bu huzursuzluğun sözcüklerde anlam bulduğu, sözcüklerin dilin ruhundan izler taşıdığı ve bu izlerin yazmak gücüyle, Kant’ın işaret ettiği manada aydınlanmaya dönük cesaretle, yarılmış dilden döküldüğü bir manzarayı ortaya koyar yazı. Yazının kültürel havzasına da göndermeler barındırır metin.

Özyaşar’ın Kürtçenin kendine en has sözcüklerinden biri dediği “Birakujî” mesela. Yıllar önce Selim Temo bu konuda şöyle demişti:

Birakujî, her birimizin şiir yazmadan, sabahlamadan, bir meydana yürümeden, yüzünde taze çiyin sesini fark etmeden, kirli bir kalabalığı ikiye bölmeden de her şeyi terk edip dünyanın en uzak köşesine gideceği, tarihteki bütün kabahatleri işlemiş gibi başını ellerinin arasına alarak ölünceye kadar dışarıya bakamayacağı bir şeydir!

Tarihteki bütün kabahatleri işlemiş gibi başını ellerinin arasına alan Kürdün içine doğduğu şehri ve dili anlamaya cesaret etmek, Özyaşar’ın özenle görmemiz gereken, edebiyatının kültürel ruhunu simgeler. Eğilip bakarak, eğilmeyi sinik bir iktidar düzleminden kopararak anlamaya çalışmak gerekir belki de yazının ve yaşamın gücünü.



[i] Walter Benjamin, Son Bakışta Aşk, haz. Nurdan Gürbilek, Metis Yayınları,  8. Baskı, Ocak 2018, s. 134.

[ii] Murat Özyaşar, Aslı Gibidir: Diyarbakır Hikâyeleri, Doğan Kitap, 1. Baskı, Haziran 2019.

[iii] Derviş Aydın Akkoç, Şantiye Yazıları, Everest Yayınları, 1. Baskı, Haziran 2019, s. 124.

[iv] Ulus Baker, Dolaylı Eylem, der. Ege Berensel, Birikim Kitapları, 3. Baskı 2017, s. 353.


kitap eleştirisi