Anasayfa > Güncel Yazılar > Şili’de Post-neoliberal Dönüşümün Koşulları

Şili’de Post-neoliberal Dönüşümün Koşulları

Esra Akgemci

09 Kasım 2019

Güzel günlerin sokakları bunlar

Güzel günlerin insanları bunlar

Yoksa ne durulur ne yürünür

Oktay Rifat

2011’de tüm dünyayı kasıp kavuran işgal eylemlerinin ardından, bugün bir kez daha küresel ölçeğe yayılan protesto dalgası, rüzgârın yeniden soldan estiğine dair yorumları beraberinde getirdi. Toplumsal adaletsizlik ve eşitsizliğin hızla derinleştiği dönemlerde gerilemesi beklenen sağ, son on yıldır en otoriter ve gerici biçimleriyle hâkim ideoloji olarak yerleşmişken, sol mücadelenin yeniden yükseldiğini görmek, elbette umut verici. Özellikle Latin Amerika açısından, “yeni sağın yükselişi” ve “pembe dalganın sonu”[1] gibi kavramların tartışıldığı bir dönemde, bölge geneline yayılan kitlesel protestolar, sağa doğru yönelişin kalıcılaşmayacağına dair önemli bir işaret olarak görülebilir. Ancak yine de, sağın Latin Amerika’da en az sol kadar güçlü kökenleri olduğunu, aşırı sağcı liderlerin son dönemde popülist stratejilerden beslenerek sağ tabanı çok hızlı bir şekilde mobilize ettiğini ve bu şekilde güçlü bir hegemonya kurduklarını göz ardı edemeyiz. Brezilyalı yönetmen Petra Costa’nın Demokrasinin Sınırı (The Edge of Democracy) adlı enfes Netflix belgeselinde Dilma Rousseff’le yapılan röportaj bu açıdan dikkat çekicidir. Lula da Silva’nın halefi olarak 2011’de seçilen ve 2016’da azledilene kadar ülkeyi yöneten İşçi Partisi (PT) lideri Rousseff, yönetmenin “Sağcı parti PMDB ile ittifak yaptığınız için pişman mısınız?” sorusuna şöyle cevap verir:  “Kongre’de üçte iki çoğunluğu yakalamak için buna mecburduk. Bizim hatamız, aşırı sağın yükselişini göremememizdi. 2014’te yeniden seçildiğimde ve PMDB ile ittifak yaptığımızda sağcı kesim bu kadar güçlü değildi.”

Rousseff’in haklı olduğu bir nokta var. Gerçekten de, Brezilya’da Jair Bolsonaro gibi bir faşistin devlet başkanı seçileceğini, o dönem kimse öngöremezdi. Yeri gelmişken, Troçki’nin faşizme karşı mücadele konusunda verdiği sarkaç örneğini hatırlamak yararlı olabilir. Buna göre, işçi sınıfı hareketi başarısızlığa uğrayıp geri çekildiğinde, sağın vakti gelir. Sol uçtan sağ uca hızla savrulan sarkacın “diyalektik ritmi” farklı biçimlerde de olsa her yerde kendini gösterir. Brezilya’da Bolsonaro’nun yükselişini, 1980’de devrimci bir parti olarak kurulan, 2002’de sosyalist programından ödün vererek iktidara gelen ve on üç yıllık iktidarını oligarşiyle kurduğu ittifaka borçlu olan PT’nin hatalarından bağımsız olarak düşünemeyiz. Benzer şekilde, Şili’de Piñera’nın iktidara gelmesinin ardında yatan temel dinamik, Pinochet diktatörlüğünün ardından demokrasiye geçiş sürecinde ülkeyi yöneten sol koalisyon (Concertación) hükümetlerinin neoliberalizmi revize etmekten başka bir şey yapmamış olmalarıdır.

Neoliberal hikâye, başladığı yerde bitebilir mi?

Bugün Şili’deki isyan, neoliberalizmin ilk kez denendiği ülkede son bulacağı yönünde büyük bir umut doğurmuşa benziyor. Bu, boş bir umut değil. Neoliberalizmden çıkış yolları, Latin Amerika’da son yirmi yıldır tartışılıyor, deneniyor. Ancak farklı deneyimlerin gösterdiği bir şey var ki, bu hiç de kolay olmayacak. Neoliberalizmin, sadece ekonomi politikalarından ibaret olmadığını, aynı zamanda toplumsal ve siyasal yapıyı radikal bir biçimde dönüştüren hegemonik bir proje olarak yerleştiğini dikkate alırsak, neoliberal modeli yıkarak yenisini inşa etmenin de benzer bir radikal dönüşüm süreci gerektirdiğini daha iyi anlayabiliriz. Dünyada gelir dağılımı eşitsizliğinin en yüksek olduğu bölgelerden biri olan Latin Amerika, neoliberal politikaların yıkıcı etkilerini gözlemlemek için öncelikli bir çalışma alanı. Diğer yandan, Thatcher’ın “alternatifi yok” (There is no alternatif!/TINA) şeklindeki meydan okumasına bir karşılık arıyorsak, bakmamız gereken yerlerin başında yine Latin Amerika geliyor. 1989’da Venezuela’nın başkenti Caracas’ta toplu taşıma ücretlerine yapılan zammı protesto etmek için sokağa dökülen kitleler, kendiliğinden büyük bir halk ayaklanmasına dönüşen bu isyanın nelere yol açabileceğini muhtemelen tahmin bile edemezlerdi. El Caracazo adı verilen ayaklanma, Venezuela’da Chávez’i iktidara taşıyan süreci tetiklemekle kalmadı, bölge genelinde neoliberalizme alternatif üretme yönünde güçlü bir iradenin ortaya çıktığı yepyeni bir mücadele döneminin kapılarını açtı.

Bu yeni dönemde iktidara gelen sol hükümetlerin birbirinden farklı hedef ve pratikleri olsa da, önemli bir ortak noktaları vardı. Her biri, neoliberalizme yönelik tepki sayesinde yükselmişti. Bu yüzden de, ister Venezuela’daki gibi alternatif modellerle neoliberalizmin dışına çıkmaya çalışarak ister Brezilya’daki gibi neoliberal süreklilik içinde bir çıkış arayarak olsun, hepsinin politikalarının odak noktası, neoliberalizmin dışladığı kesimlere ulaşmaktı. Bunu da doğal kaynak sömürüsüne dayalı “extractivist” politikalarla, emtia (maden ya da tarımsal ürün) fiyatlarındaki yükselişten elde ettikleri geliri en yoksul kesimlerin lehine olacak şekilde yeniden dağıtarak yapmaya çalıştılar. Her ne kadar bu şekilde gelir adaletsizliğini bir nebze iyileştirmeyi başardılarsa da, yeni-kalkınmacı olarak tanımlanan bu model aynı zamanda ihracatçı sektörlerin de ekmeğine yağ sürüyordu. Görünen o ki, neoliberalizm, kapitalist sınıf fraksiyonlarının hepsini birden, bir bütün olarak aynı derecede olumlu etkilemiyordu. Yabancı sermayeye tanınan yüksek faiz gibi ayrıcalıklar karşısında rekabet gücü sınırlanan ihracatçı sektörler de kendilerini “neoliberalizmin mağdurları” olarak tanımlıyor, büyümek ve küresel piyasada rekabet edebilmek için belirli bir devlet desteğine ihtiyaç duyuyordu. Sol hükümetlerin, bir yandan burjuvaziye taviz vererek bir yandan geliri yeniden dağıtmaya çalışmaları, elbette sürdürülebilir değildi. Emtia fiyatlarındaki hızlı düşüşle birlikte sınırına dayanan bu model gösterdi ki, neoliberalizmin açtığı derin yarayı iyileştirmek belirli bir ölçüde mümkün olsa da, yaranın kapanması için yeterli değildi. Brezilya’da Rousseff’in “göremedik” dediği, yaraları sarmak için kullandıkları bandajın sağcıların elinde bir idam ipine dönüşmesiydi. Neoliberal birikim modeli üzerindeki sağ uzlaşı, tam da o derin yaradan beslenerek güçlenmiş, sosyal politikalardan faydalanan alt sınıflara yönelik bir nefret duygusu orta ve üst-orta sınıflarda giderek yayılmaya başlamıştı.   

Latin Amerika’da son yirmi yıldır iktidara gelen farklı çizgideki sol hükümetleri genel bir sol profil altında gruplandırarak ve solun başarısını da bu hükümetlerin seçim başarısına indirgeyerek, neoliberalizme karşı mücadelenin dinamiklerinin anlaşılması mümkün değil. 21. yüzyılda Latin Amerika siyasetini tanımlamak için kullanılan “pembe dalga” ve “sola dönüş” gibi ifadelerin ne kadar yanıltıcı ve yetersiz olduğunu bugün bir kez daha görüyoruz. Bu ifadeler iktidardaki sol ile onları iktidara taşıyan toplumsal hareketler arasındaki ilişkiyi incelememize imkân vermiyor. Solun iktidara gelmesiyle toplumsal hareketlerin taleplerinin ne kadarının karşılandığını, sol hükümetlerin neoliberalizme alternatif oluşturacak bir modelin temellerini atıp atamadıklarını bu kavramlarla açıklamaya çalışmanın imkânı yok.

Pembe dalga üzerine gelişen literatür, 2000’li yılların başında solun yükseldiğine ne kadar hızlı ve tereddütsüz bir şekilde hükmettiyse, son dört-beş yıldır da aynı coşkuyla solun yenilgisini tartışıyor. Son dönemde dünya genelinde olduğu gibi, Latin Amerika’da da sağcı iktidarların yükselişe geçmesiyle “pembe dalga sonrası döneme” (post-pink tide) geçildiği konuşuluyor. Buna göre, Venezuela’da Maduro’nun mecliste çoğunluğu kaybetmesi, Arjantin’de Macri’nin, Şili’de Piñera’nın seçilmesi, Brezilya’da Dilma Rousseff’in azledilmesi, Lula da Silva’nın cezaevine girmesi ve faşist Bolsonaro’nun seçilmesi, solun miadını doldurduğunu gösteriyor. Burada bir kez daha, sadece seçim siyasetine dayanarak solun düşüşünü gündeme getiren temel meselelerin ıskalandığını görüyoruz.[2] Seçim başarısının sol tahayyüllerin öngördüğü toplumsal dönüşüm için yeterli olmadığı ortada. Ancak bu yönde bir dönüşüm için bastıracak temel aktörler, hiçbir yere gitmiş değiller. Bugün, Ekvador’dan Haiti’ye, Porto Riko’dan Kolombiya’ya, Honduras’tan Şili’ye uzanan kitlesel protesto dalgası, tam da bunun göstergesi. “Pembe dalga” dönemi sona ermiş olabilir, ancak neoliberalizme karşı sol mücadele ivme kazanarak büyümeye devam ediyor. İşte bu yüzden Latin Amerika’da son dönemde yükselen toplumsal mücadeleleri “post-neoliberalizm” kavramı temelinde tartışmak daha anlamlı.

Şili’de “geç post-neoliberalizm”

Post-neoliberalizm kavramı, ne neoliberalizmin artık miadını doldurduğunu öne sürer ne de neoliberalizme başlı başına kapsamlı bir alternatif sunar. Grugel ve Riggirozzi’nin tanımıyla post-neoliberalizm, “yirminci yüzyılın sonunda gelişen aşırı piyasalaşma sürecine ve piyasa reformlarına eşlik eden elitist ve teknokratik demokrasilere karşı bir tepkidir”[3]. “Post” ön eki her ne kadar “neoliberalizm sonrası” bir döneme atıfta bulunsa da, burada söz konusu olan, neoliberal anlayıştan kesin bir kopuş değil, bu yönde bir arayıştır. Neoliberalizmin toplumun iliklerine kadar işlediği Şili’de bu arayış, ilk defa 2006’da “penguenlerin yürüyüşü” ile kendini gösterdi. Beyaz gömlekleri ve koyu renk pantolonlarından dolayı “penguenler” olarak anılan lise öğrencilerinin üniversiteye giriş sınavının ücretine yapılan zamları protesto etmek için başlattıkları eylem, neoliberal eğitim sistemine karşı kitlesel bir direnişe dönüştü. Üstelik iktidarda pembe dalga liderleri arasında sayılan, sosyalist lider Michelle Bachelet vardı.

Öğrencilerin toma adı verilen okul işgalleri, iki ay boyunca tüm eğitim sistemini kapsayacak şekilde yayılınca Bachelet hükümeti eğitim sisteminde bir dizi reform yapmayı kabul etti. Ancak penguenler daha radikal bir değişikliğin peşindeydi. Üniversite eğitiminin eşit ve parasız olmasını istiyorlardı. Onlar üniversiteye geldiğinde, iktidarda Pinochet döneminde zengin olmuş milyarder işadamlarından Sebastián Piñera vardı. Şili’de demokrasiye geçiş sürecinden beri ilk kez, 2010’da seçimleri sağcı bir lider kazanmıştı. Öğrenciler, Pinochet diktatörlüğünün doğrudan bir uzantısı olarak gördükleri Piñera yönetimine karşı sokağa çıktıklarında, bu kez yalnız değillerdi. Mart 2011’de, öğrencilerin her yıl yeni eğitim-öğretim dönemi başlarken yaptıkları geleneksel yürüyüşe, toplumun farklı kesimlerinden, işçilerden, çevrecilerden, Mapuche yerlilerinden büyük bir destek geldi. Kısa sürede ülke geneline yayılan protestolar sırasında, öğrenci hareketi 2006’dakinden çok daha büyük ve kitlesel eylemler gerçekleştirdi. Aynı dönemde gerçekleşen Arap Baharı’na atfen “Şili Kışı” olarak anılan süreçte, Pinochet döneminin en büyük mirası olan neoliberalizme karşı toplumsal bir hesaplaşmanın koşulları inşa edildi.[4]

Bugün bir kez daha Şili geneline yayılan kitlesel protestolar, bu hesaplaşma sürecinin devamı niteliğinde. 2014’te iktidara geri dönen sosyalist Bachelet’nin söz verdiği eşitlikçi ve katılımcı anayasa yapım sürecini hayata geçirmemesi, 2018’de Piñera’nın ikinci kez seçilmesi için önemli bir alan açmış oldu. Ancak Piñera’yı bekleyen süreç, bir öncekinden farklı değildi. Son on beş yıldır ülkedeki muhalefeti mobilize eden temel aktörler olan öğrenciler, bir kez daha isyanın fitilini ateşlediler. Ekim 2019’da metro ücretlerini protesto etmek için öğrencilerin başlattığı turnikelerden atlama eylemi, kısa sürede toplumsal bir direnişe dönüştü. Üstelik 2011’dekinden bile büyük bir kitlesellikle. Şili’nin “pembe dalgası” kısa sürmüştü, ancak post-neoliberal dönüşüm süreci, öğrenci hareketinin inşa ettiği temeller üzerinde yükselmeye devam ediyordu.

Şili örneğinde post-neoliberalizmin koşulları açısından dikkat etmemiz gereken iki nokta var. Öncelikle, Bachelet’yi 2006’da ve 2014’te iktidara taşıyan toplumsal dinamiklerin birbirinden çok farklı olduğunu görmeliyiz. Pinochet döneminde siyasi mahkûm olan ve işkence gören sosyalist lider Bachelet, 2006’da iktidara geldiğinde, diktatörlük dönemiyle hesaplaşmak için hiçbir radikal adım atmadı. O dönemki Bachelet hükümeti, 1990’dan beri ülkeyi yöneten ve neoliberal politikaları revize ederek uygulamaya devam eden geniş bir sol koalisyonun (Concertación) parçasıydı. Bu koalisyonu bir arada tutan temel faktör, demokrasinin yeniden inşasındaki kararlılık kadar neoliberal ekonomik modeli sahiplenme üzerindeki uzlaşıydı. Yani Bachelet, on beş yıllık Concertación iktidarının sağladığı “neoliberal uzlaşı” ortamının istikrarına yaslanıyordu. Ancak aynı yıl “penguenlerin yürüyüşü” ile başlayan süreç, neoliberalizmin başarı hikâyesi olarak sunulan bu istikrarın ardındaki eşitsizliği gözler önüne serdi. 2011’de “Şili Kışı” ile birlikte, öğrenci hareketinin öncülüğünde gelişen toplumsal muhalefet kitleselleştiğinde, nihayet Şili’de de Latin Amerika’nın geri kalanında olduğu gibi neoliberalizme karşı mücadele temelinde gelişen post-neoliberal bir dönüşüm sürecinden söz etmek mümkün oldu. Böylelikle Bachelet, 2014’te bu kez toplumsal mücadelenin aktörlerini de içeren yeni bir koalisyonun lideri olarak iktidara geldi. Örneğin öğrenci hareketinin liderlerden biri olarak yükselen Şili Komünist Parti üyesi Camila Vallejo, Komünistlerin kırk yıl sonra parlamentoya geri dönmesini sağlayan bu koalisyon sayesinde meclise girebildi ve bugün halen vekilliğini sürdürüyor. Her ne kadar başarısızlıkla sonuçlansa da, Pinochet anayasasını değiştirmek gibi radikal çabalar, ancak Bachelet’nin ikinci döneminde, aşağıdan yükselen mücadeleyle gündeme gelebildi. Bugünkü protestolarda, yeni bir anayasa talebinin farklı toplumsal kesimleri bir araya getiren en önemli unsur olduğunu vurgulamak gerek.

İkincisi, Şili örneğinde olduğu gibi, demokrasinin uzun süre tümüyle askıya alındığı yerlerde, askerî diktatörlüğün mirasıyla hesaplaşılmadığı sürece sağın kitlesel desteğini koruyacağını görmemiz gerekiyor. Bu sayede aşırı sağcı liderler, sol iktidarların başarısızlığa uğraması halinde sağ tabanı hızla mobilize edebiliyorlar. Demokrasi ve insan haklarına bağlılık, her ne kadar Concertación döneminde öne çıkan söylemler olsa da diktatörlük döneminin politik mirasıyla yüzleşme konusunda bugüne kadar Şili’de atılan adımlar, benzer süreçleri yaşayan komşu ülke Arjantin’e kıyasla yetersiz kaldı. Bunun nedeni, Şili’de neoliberalizmin sadece ekonomik değil, siyasal ve toplumsal bir model olarak da, Arjantin’dekinden çok daha sağlam ve derin temellere dayanmasıydı. Pinochet döneminde baskıyla kontrol edilen toplumsal muhalefet, demokrasiye geçiş sürecinde “uzlaşı siyasetiyle” (política de acuerdos) büyük ölçüde sisteme entegre edilmişti. Bu açıdan uzlaşıyı bozanların öğrenciler olması hiç de tesadüf değildi. Onlar, anne ve babalarının yaşadığı korku ve baskıyı hiç yaşamamışlardı.[5] Son protestolarda öne çıkan sloganlardan biri, yeni nesilde korkunun nasıl ortadan kaybolduğunu açıkça gözler önüne seriyor: “Bizden o kadar çok şey aldılar ki, korku da onlardan biriydi” (Nos quitaron tanto que nos quitaron el miedo). Eşitsizlik ve adaletsizliğin, güvencesizliğin, bütün bunları daha da derinleştiren yolsuzlukların kaynağı olan neoliberal sistemden demokratik bir çıkış yolu olabileceği yönündeki inancı kıran da bu korkunun ta kendisi. Şili’de “çocukların isyanı” (la rebelión de los cabros) olarak anılan isyan, geleceğe korkunun yerine umudun yeşerdiği bir miras bırakıyor.  



[1] Pembe dalga (pink tide), Latin Amerika’da 2000’li yılların başından itibaren Chávez, Kirchner, Lula ve Morales gibi solcu liderlerin iktidara gelmesiyle yükselen sol dalgayı tanımlamak için kullanılan bir kavramdır.

[2] Birikim’in Mart 2016 tarihli 323. sayısında, “Latin Amerika Solu Nereye?” başlıklı makalemde, solun başarısının toplumsal mücadelelerin öz-örgütlenme kapasitelerini artıracak aşağıdan süreçlerde aranması gerektiğini savunmuş ve “post-neoliberal” dönemin solcuların seçim yenilgisiyle sona ermediğini/ermeyeceğini vurgulamaya çalışmıştım.

[3] Grugel, J. ve Riggirozzi, P. (2012). “Post-neoliberalism in Latin America: Rebuilding and Reclaiming the State after Crisis”, Development and Change, 43 (1): 3.

[4] Şili’de öğrenci hareketinin gelişimi üzerine detaylı bir analiz için bkz. Akgemci, E. (2015). “Neoliberalizmin Laboratuvarında Direniş: Şili Kışı’nın Penguenleri”, Mülkiye Dergisi, 39 (2): 179-216.  

[5] Şili ve Lübnan’ın, farklı deneyimler yaşamış olmalarına rağmen bu noktada benzeştiğini vurgulamak gerekir. Özge Özkoç’la birlikte yazdığımız yazıda iki ülkenin protestoları arasındaki benzerlikleri göstermeye çalıştık: https://t24.com.tr/haber/gelecek-uzun-surer-lubnan-dan-sili-ye-kolektif-mucadele,846480


Latin Amerika Şili Toplumsal Hareketler