Anasayfa > Güncel Yazılar > Çağdaş Öznellik Biçimlerimiz: Normal İnsanlar

Çağdaş Öznellik Biçimlerimiz: Normal İnsanlar

Koray Kırmızısakal

22 Kasım 2019

Neden her şeye izin olduğu halde hiçbir şey yapamıyoruz? Neden başkasının bakışı, onayı, yorumlaması bizi her daim kuruyor? Tabii ki Tanrı öldü, bunu herkes biliyor, fakat babalarımızın biz onları öldüremeden intihar etmişçesine yoklukları bir özgürlük krizini doğuruyor. Başka çağdaş bir romanın giriş cümlesi ne kadar da uygun buna: “Bir zamanlar bir babamız var fakat biz farkına varmadan ölüyor.”[1]

Baba intihar etti, bunun yanında kadınlar damgalanıyor, güçsüz kalmaları için her şey yapılıyor, nihayetinde doğal olarak deliriyorlar. Bu da suçlama ve damgalama için gerekli zemini iyice sağlamlaştırmış oluyor. Sistemin en sinsi darbesi içimizde suçluluk ve değersizlik hissi üretimini daimi kılması. Kırılgan, güvencesiz, yüzergezer, arayışta, çoğunlukla depresyonda ve hiçbir zaman bir önceki kuşaklar gibi başarılı olamayacağının, ne bir eve ne de bir arabaya sahibi olamayacağının bilincinde fraktal özneler yığınıyız biz. Margaret Thatcher’a atfedilen ve çok farklı versiyonları olan “eğer 30 yaşında bir erkekseniz ve bir arabanız yoksa, başarısızsınız” sözleri sistemin mantığını gayet iyi anlatıyor aslında. Oysa bugün başarılı olmanın da hiçbir şeyi garantilemediğini biliyoruz.

*

Sally Rooney’in ikinci romanı Normal İnsanlar (Can Yayınları, 2019) nasıl bir zamanda yaşadığımızı iki karakterin ilişkisi üzerinden anlatıyor. Birbirlerinden başta sınıfsal uçurumları olmak üzere, karakter yapıları olarak da epey farklı olan Connell ile Marianne’in liseden üniversiteye uzanan ilişkilerinin romanı bu. Connell, işçi sınıfından gelen, lisede herkesin sevdiği, son derece akıllı biri iken, Marianne zengin bir ailenin tuhaf bulunan kızı, okulda kimseyle konuşmayan, çok okuyan, kendisini açık etmediği için de hakkında pek çok dedikodu olan biri. Connell’ın annesi temizlikçi olarak Marianne’in ailesinin konağını temizlemeye gidiyor –ki tanışmaları böyle oluyor: Connell, kendi kazandığı parayla aldığı arabasıyla annesini almaya gittiği bir seferinde Marianne’le sohbete başlıyor ve bu sohbet uzayıp gidiyor. İkisinin de babası yok. Romanın henüz ilk sayfalarında aralarındaki ilişki biçimleri, karakterler ve neyin, nerede, nasıl ilişkide olduğu çok sarih şekilde veriliyor. Fakat bu ilişkiler kesintisiz, mutlak değil, dönüşümlü ve kopuşları da içeriyor. Bu roman, belki yalnızca aşkın yapabildiğini, yani başkalaşıma/dönüşüme açıklığı, ötekinin ayağımızın altındaki zemini kaydırıp var olan paradigmalarımızı parçalayışıyla bize yeni görme biçimlerinin olanaklılığını sağlıyor.

Romanın vurucu özelliği, arka planında tarihsel olayları sunarken (Suriye Savaşı, Avrupa Borç Krizi, Alt-Right ya da neo-Nazi öğrencilerin üniversitedeki yükselişleri vb.) bir taraftan çağdaş öznellik biçimlerimizin belirişlerini içeriden kavrayan bir bakışı olması: sınıfın belirleyiciliğini, iletişim sistemlerinin yarattığı duygusal ve duyusal değişimleri, depresyonu, kendini suçlamayı, hatta öz şiddeti, cinselliğin kırılganlığını, gelecek yokluğunu anlatıyor. Anlatılanlar kimin hikâyesi değil ki?

Okudukları lise küçük bir kasabada iken belki aralarındaki sınıfsal fark çok belirgin değildir, Connell örnek bir öğrenci, Marianne ise bir tür günah keçisi iken Dublin’de Trinity College’da üniversite okumaya gittiklerinde roller değişir. Bu sefer Connell bir yabancıya dönüşür, kıyafetleri uygunsuzlaşır, aksanındaki köylülük diğerlerine batar. Hatta diğerlerinin onu aptal bulmalarının sebebi işçi sınıfı çocuğu olmasıyla bağlantılıdır. Marianne ise tersine oldukça popüler ve sevilen biri olur. Sınıfsal eşitsizliklerini lisede bir şekilde görmezden gelebilirlerken, üniversitede bu örtü kalkar. Acımasız piyasa mantığı her şeyi belirliyordur artık, zenginliğin, onaylanmanın son derece önemli olduğu büyük bir şehirde ve iletişim ağında genç olmanın acısını keşfeder her ikisi de. Connell “Marianne Sheriden benim gibi birini ne yapsın,” derken, Marianne da roman boyunca taciz edilir, şiddet görür, patalojikleştirilir, suçluluk duyar, kendine yönelik şiddet eğiliminde olur. Gerçi bu içe patlayan şiddeti Connell’da da görürüz: “Ne zaman içine kasvet çökse kendine aşırı zarar verdiği durumlar hayal ederdi.” Onunki aşılmaz bir sınıfsal yaradan geliyorsa şayet, Marianne’in kendine zarar vermesi, ailesinden, bir kadın olarak bedeninden, sistemin iç aygıtta yarattığı suçluluk duygusundan ileri gelir. Bu durumu cinsel oyunlarında teslimiyetçiliği oynayarak aşmaya çalışır ya da daha da kapana kısılır. Kendisine kötü davrandırır: “Jamie’nin yanında bir rolü canlandırıyor gibiyim, o şekilde hissediyormuş, onun gücünün etkisindeymiş gibi yapıyorum.” Fakat bu oyunlardan sıkılması ile üniversitedeki arkadaşlarından kopuşu yaklaşık olarak aynı döneme denk gelir. Başkalarını aşağılamaktan zevk alan bu insanların arkadaşlık diye yutturduklarına inanmış olmasına incinir. Zira, cinsellikte aşağılanma ve şiddet oyunları, sosyal hayatta gördüğü şiddetle uyumludur. Ne de olsa insanları hakir ve hor görmekten zevk almak ile bu ilişkiyi apaçık şiddete varan bir biçimde sürdüren erkek arkadaşları bir noktada birleşir. İşte Marianne nesne konumuna indirgenip boğazı sıkıldığında, istemediğini belirtmesine rağmen devam edildiği bir şiddet ânında teslim olup kendini bırakmaya son verir ve çekip gider. Dönüşümü başlar yeniden. Aynı dönemde Connell da bir dönüşüm geçirir. Eski hayatına ait sayılabilecek, lise yıllarından arkadaşı Rob’un intiharı onu gerçekten sarsar. Connell’ın lisedeki uyumluluğu, edilgenliği, eski hayatı bir şekilde Rob ile birlikte ölür. Onu çok sevmese de, siyasi konularda asla anlaşamayacağını düşünse de, bir şekilde hâlâ birlikte vakit geçirebileceği insanlardan biridir. Onun temsil ettiği hayatın artık olmadığı düşüncesi Connell’ı boşluğa sürükler. Bu aslında sınıfın, paranın, zenginliğin, onaylanmanın öneminin son derece önemli olduğu büyük şehir hayatının yakıcı keşfidir.

**

Marianne ile Connell arasındaki ilişkiyi özel yapan kurdukları dinamiktir. Hep birbirlerine geri dönen, bir semptom gibi tekrarlayan hatalar, yanlışlıklar, kopukluklar, ama sanki hatalı olan onlar değil, onları çevreleyen yapılar. Romanı okuma deneyimini içsel kılan, bir genç olmanın portresini yüreğinden yakalayan iç konuşmalar, iç mekânlar, mesajlar, mektuplar, düşünceler, kendi hayatımız üzerine düşünürken de bizi yakalıyor. Uğruna terk ettiğimiz dünyaya dönememe ve o dünyada da kendini bulamama.

Sally Rooney sanki kendi yazarlık anlayışını Connell’in bir genç adam olarak dönüşümü üzerinden bize veriyor. Edebiyat gelecek yokluğuna, belirsizliğe, apaçık şiddete karşın hâlâ bir şeyler söyleyebilir. Bunu yaparken politikayı paranteze alamaz, onu yok sayamaz.

“Connell üniversitede edebiyatla ilgilenenlerin çoğunun kitapları kültürlü gözükme amaçlı kullandığını biliyor. Stag’s Head’de o akşam hükümetin kemer sıkma politikasına karşı eylemlerin sözü açıldığında Sadie ellerini kaldırıp demişti ki: Siyaset konuşmayalım! Okuma hakkındaki ilk değerlendirmesinde haklı çıkmıştı Connell. Sınıfsal bir temsile dönüşmüştü kültür; edebiyatıysa eğitimli insanlar kendilerini sahte duygusal yolculuklara çıkardığı, sonra da okumaktan hoşlandıkları duygusal yolculukları yaşayan eğitimsiz insanlardan kendilerini üstün görmelerine izin verdiği için fetiş haline getirmişti. Yazar iyi bir insan da olsa, gerçekten zekice bir kitap yazmış da olsa, nihayetinde tüm kitaplar statü göstergesi olarak pazarlanıyordu ve yazarların tamamı da belli bir ölçüde bu pazarlamanın parçasıydılar. Bütün sanayi tahminen bu şekilde ekmek yiyordu. Edebiyat, okuma etkinliklerinde gösterildiği haliyle hiçbir şekilde mücadele biçimi olamazdı.”

Terry Eagleton’ın veya Edward Said’in sözleri geliyor akla. Said şöyle söylemişti: “Ben, kültürün çok etkili bir biçimde işleyip fikirler ve akademi dünyası ile kaba siyaset, örgütlü iktidar, devlet iktidarı ve askeri güç dünyası arasındaki fiili bağlantıları görünmez ve hatta ‘imkansız’ kıldığına inanıyorum.”

 Connell tüm bunlara rağmen eve döndüğünde yeni bir öykü yazmaya uğraşırken derin bir haz aldığını duyar. Sanıyorum Sally Rooney’in müdahalesini de bu manada okuyabiliriz: kültürün fetişleştiği, sınıfsal bir temsile dönüştüğü, belirli bir zümrenin terimleriyle konuşulduğu yerden çekip politize etmek. İlişkiyi, duyguları, iletişimi, arzuları konuşurken doğrudan “siyaset yapan” bir roman bu. İşte bugünlerde tam da ihtiyacımız olan türden.


[1] Sophie Mackintosh, Su Kürü, İstanbul: Can Yayınları, 2019.


kitap eleştirisi