Anasayfa > Güncel Yazılar > Kürt Entelektüelin Dramı

Kürt Entelektüelin Dramı

Aytekin Türkoğlu

26 Kasım 2019

 

Baskıcı ve otoriter rejimlerde bazen olağan bazen olağanüstü koşullarda eleştirel tutum sergileyen aydınların yaşadığı zorluklar ve maruz kaldıkları baskı çokça karşılaştığımız iç acıtan bir tablo. Türkiye’nin yakın tarihinde bunun binlerce örneğini görmek mümkündür. Asıl dram hem içinde yaşanılan rejimi hem de o rejimi reddeden sosyal bilimleri dahi yargılayarak aydın olmaya çalışmak ve aydın kalabilme çabasında yaşanır. Geç uluslaşma yaşamış toplumlarda uluslaşma yolunda ilerlerken karşılaşılan siyasal engelleri aşmak entelektüel için önemli bir görev olarak görülür. Bu görevi ifa ederken aydının acı çekmesi kaçınılmazdır. Bu aydın profilinin içinde belki de en dikkat çekici profil Kürt aydını tarafından çizilmiştir.

Kürt entelektüellerinin başına gelen pişmiş tavuğun başına gelmemiştir. Kendi ulusunun istikbal mücadelesini yürütmek üzere yola çıkan Kürt entelektüelleri kervan yolda dizilir misali yürüdükleri yolda ayak bastıkları patikanın, yani modern sosyal bilimlerin reddiyeci karakteri ile karşılaşırlar. Modern sosyal bilimlerin en radikal eleştirel spektrumunda yer alan, yani mevcut siyasal rejimlere ve hakikat örüntülerine karşı çıkan cephe dahi kendisine yönelik bir reddiye gören Kürt entelektüeli ilk kırılmayı yaşar. Peşinden sürüklenmek üzere kollarını sıvadığı eleştirel sosyal bilimler cephesi dahi onun hakikatini kısmi kavrar ve çarpıtmaktan kaçınmaz. Bu çarpıtmanın içinde hor görme ve bilimsel kriterlere sahip olamama alaycılığı vardır. Bu tutum zaman zaman yerini daha kapsayıcı bir bakış açısına bıraksa da Kürt entelektüelin yaratıcı ve kendi hakikatini özgüvenle dile getirdiği nokta da bir ders verme tavrı olarak yeniden belirir. Bu açmaz Kürt entelektüellerinde bir özgüvensizlik ve âdeta yapısal bir yara oluşturur.

Kürt gençlerinin kendilerini ispatlamak ve yeniden yaratmak için iki seçeneği önünde tuttuğu bir düzlem mevcuttur. Bir seçenek belki de kapitalist uzmanlaşma kriterlerine uymayan “teknik bilgiden” yoksun, hatta bugünün dünyasından bakıldığında belki de ilkel olarak kodlanacak üretim sürecinde yer almaktır. İnşaat sektörünün kaba işgücünü oluşturmak olarak anlaşılabilir bu durum. Ancak bu durum sınıfsal bir hakikati barındırdığı ölçüde Kürt gençlerinin yaşamında kişiliksizleşme ve mutsuzluk yaratır. İkinci seçenek ise kendi ulusal hakikatlerini siyasal bir programa dahil eden organizasyonlarla temas etmek ve orada kendini yaratmaktır. Bu yaratım sürecinin içinde yer alabilmenin koşulları var elbette. Bu koşullar ideolojik saiklarla belirlenmiş yoğun bir felsefi kavrama alanına dahil olabilmenin farklı yüzleri olarak izah edilebilir. Bir Kürt genci için medeni olabilmenin yolu seküler, ilerici, cinsiyetçi olmayan, dünyaya Marksist perspektifte bakabilen, ekolojist karaktere sahip olan ulusal hareketinin ölçülerine uymaktan geçer. Bu nitelikleri haiz olmak üst-insan modeline doğru yol almak demektir. Bu niteliklere sahip olmayan bir birey sınıfsal pozisyonu önemsenmeksizin makul olmayandır. Ulusal tahayyülün içinde yer almanın sınıf atlamak anlamına geldiğini bütün pratik süreçlerde yaşayan Kürt gençleri yegâne kurtuluş alanının entelektüel bir düzlem olduğunun bilincine varırlar. Burada hem bireysel bir istikbal arayışı hem de kendi ulusal kurtuluş arayışında yer alabilme isteği söz konusudur. Kendi geleceklerini ulusunun geleceğiyle ortaklaştırdıkları en kolay temas alanı entelektüel faaliyettir çünkü burada bölünme ve çatışma gibi açmazlarla karşı karşıya kalmayacağını düşünür.  Bunun sebebi ise ulusal hareketlerinin sınıf siyasetiyle kurduğu temasın ileri boyutlara taşınarak yoğun felsefi hesaplaşmalara dönüşmesidir. Yaşanılan süreç çoğu zaman o kadar aşırı entelektüel yoğunlaşma motivasyonu yaratır ki yeni genç entelektüel kendini önceleyen Kürt entelektüelini ve kendi hakikat alanı ile temas kurmasa dahi gerçek manada bilimsel üretim yapan tüm entelektüelleri aşağılamaya varır. 

Böyle bir tabloda entelektüel çaba Kürt gençleri için âdeta bir sınıf atlama aracı olarak görülüyorken ve bu motivasyonla bu alana dahil olmuşken ilk tokatla karşılaşır. İkinci açmaz burada başlar zira henüz ilk açmazı ortadan kaldırmak üzere mevcut sosyal bilimleri reddedip tarihsel bir işçilikle sosyal bilimleri yeniden keşfe çıkarken ikinci bir engelle karşılaşır. Bu keşif içinde mutlak bir öfke barındırmaz, aynı zamanda yeni bir kurumsallaşma ve hakikat arayışı barındırır. Bu aşamadaki açmaz dehşet verici bir çaresizlik yaratır çünkü yeni bir patika yaratmak üzere yola çıktığında uzun soluklu dramatik bir imkânsızlıkla karşı karşıyadır. İmkânsız olan salt entelektüel kimliği ile yaşamını devam ettirememesidir. Kendi kimliğinin içinde bulunduğu politik alana sık sık dahil olması ve bu her dahil oluşun onda yarattığı bilimsel dejenerasyon suçlaması çok ciddi bir enerji kaybı ve kafa karışıklığı yaratır. Ne tam bir bilim insanı ne de politik bir aktör olamama hakikatiyle karşı karşıya bulur. Bu imkânsızlığı aşmak için bir tür aydın fedailiği yapması gerektiği düşüncesiyle tanışır. Aydın fedailiğinden kasıt kendi ulusunun politik mücadelesinin içinde aydın kalabilme kararına varması olarak anlaşılmalıdır. Bu durum bir entelektüel için âdeta fedai bir duruştur çünkü çok ciddi riskler barındırır. İçinde bulunduğu politik hattın gerçekten ne kadar kendi hakikati ile hareket edeceği, sabitleneceği öngörülemez bir risktir. Artık o salt bir bilim insanı değil, kendi ulusunun politik organizasyonu içinden konuşan bir siyasal aktördür; aynı zamanda söylediklerinin politik bir motivasyon çıktısı olduğu düşünülüp mahkûm edilen bir aktördür. Tam da bu noktada hem içinde bulunduğu bilimsel dünyanın kendi ulusal hareketinin politik tahayyülünü ve ulusal kimliğini reddetmesi hem de içinde yaşadığı rejimin tehdidi ile çaresiz bir direniş kabullenişi başlar. Zaman zaman militan zaman zaman ince meraklar edinen ve dünyaya dair entelektüel çıkarımlar yapan bu kişilik iki cephede de mahkûmiyet yaşamıştır. Bir cendereye dönüşen bu psikolojik ve zihinsel darbeler sürecine bu aşamada girilir zira otantiklik, mistisizm, özcülük, kültüralist lokallik suçlamalarına göğüs germek ile boğuşurken Kürt entelektüeli kendi ulusunun sistematik dil engeli ile karşılaşır. Çünkü Kürt entelektüelin içinden konuştuğu dilin modern bilimsel dil hafızası yoktur. Bu olmama hali olumlanmalıdır lakin mücadele eksenini hırpalayan bir imkânsızlık olarak karşısına dikilir.

Kürt entelektüelin üçüncü açmazı ilk iki engel için tüm enerjisini harcarken kendi ulusal düzleminin aksiyoner mücadelesini yürütenlerce bazen naif bazen sert bir tonda suçlanmasıdır. Bu suçlamanın haklı bir yerden yapıldığını vurgulamak için teori ile pratiğin birlikteliği vurgulanır. Oysa Kürt entelektüelleri bilgi üretimimin tekelleştiğini ve bu tekeli reddedip alternatif bir bilimsel metodoloji ve anlayışı yaratmanın aksiyoner bir mücadele olduğunu ispatlamaya çalışıyor. Bu açmaz biraz daha kısmidir çünkü politik bir mücadele ile aşılabilir bir süreçtir. Asıl açmaz bütün bunlar cereyan ederken bilgi üretim sürecinin öznesi olan ulusun çıplak şiddet ve yok oluşla boğuşma refleksinden dolayı bu süreci değersiz görmesidir. Bu refleks suçlamayı hak edecek bir refleks değildir fakat aydının dramatik hikâyesinin asıl başlangıcıdır. İşte entelektüel bu psikolojik darbe ile kendini kapitalist meslekî uzmanlık alanının dışında görmeye başlar çünkü kendi ulusunun meslek algısı hâlâ kapitalist daire tarafından üretiliyordur. Kendi ulusu kapitalist üretim ilişkileri içinde kendini var edememiş, içinde yaşadığı rejimin çerçevesini kurduğu meslekî kimliği edinememiş başarısız bir aktör olarak bakar ona. Kendi hakikatinin bilincinde olan Kürt aydını halkına ve kendisi gibi bu hakikate mensup olup devletin kurduğu yaşam ilişkilerini tercih etmiş şahsiyetlere bir hakikat uğruna bu tercihi yaptığını anlatamaz. Bu tercihin aslında çok değerli bir tercih olduğu ve ulusa mensup herkesin bu hakikat uğruna bir bedel ödemesi gerektiği düşüncesiyle karşılaşmayı, yaptığı tercihin onore edilmesini beklerken bu çıplak gerçekle karşılaşması psikolojik bir travma yaratır. Tam bu noktada Kürt entelektüeli bir bilinç yarılması ile karşı karşıya kalır. Kendini iki uçurumun ortasında görme süreci bir kez daha yüzüne çarpar.  Böyle bir bağlamda Kürt entelektüelleri artık mutlak bir anlaşılma ve kendini anlatma çabasına girişir. Bu anlaşılma isteğinin düzlemi artık hakikate temas olmaktan çıkmış, kendisinin niteliksiz ve mesleksiz olmadığı kaygısını izah etmeye dönüşmüştür. Bu süreç ciddi bir değersiz hissetme sürecine dönüşür. Ana-akım sosyal bilimler ve ulus devlet rejimleri onu bilim insanı sıfatına yakıştırmayıp militan ve masalsı olmakla suçlarken kendi ulusunun bileşenleri onu teorizasyonla, teknik meslekten yoksun olmakla suçlar.

Kürt aydının dramı bununla bitmez tabii çünkü bu dramın en acı verici tarafı sürgündür. Yaşadığı topraklarda rejim tarafından mekânsal sürgünle başlatılan ve kendi ulusuna uzak kaldığı süre içerisinde yaşadığı yalnızlığın kendi ulusu tarafından suçlanmaya başlaması ile ilelebet bir sürgüne dönüşen en acı travma bu olsa gerek. Aydın bu aşamada fildişi kulesinde yaşama suçlaması ile karşılaşmış, ilelebet sürgün bir meczuptur artık. Kürt entelektüeli sürgün edildiği her coğrafyaya kendi düşüncesine özne olanın yoğunluğu ile gittiği için şizofrenik bir acı yaşamaya başlar. Artık yaşama dair entegrasyon sorunu ile karşılaşır. Bu süreçte hâlâ mücadelenin belirli bir yerine tutunmaya çalışan Kürt entelektüeli hayatı boyunca paramparça edilmiş kolektif kimliği, duygusal dünyası, kişiliği ve entelektüel kapasitesi ile bütünlüklü bir kimsesizliğe evirilmiştir.

Kendisi gibi bir yaşantıya sahip bir başka ulusun entelektüelleri onları zihinsel olarak yalnız bırakmamıştır belki ama duygudaşlık söz konusu değildir. Duygusal bir konsensüs söz konusu olmadığı için Kürt entelektüeli kendi sömürge psikolojisinin kompleksini yenememiştir. Bütün toplumsal ve siyasal devrimlerin öncesini hazırlayan entelektüel bir çaba söz konusudur tarihte. Onların devrimde fiilî bir payı yoktur diye düşünülür, bu yüzden entelektüeller suçlanır ancak bütün yıkımların ve yaratımların gebelik dönemini oluşturan fikrî üretimleri görmezden gelinmemeli.

Uzun lafın kısası Kürt entelektüelleri Prometheuslaşmak zorundadırlar. Prometheus içinde bulunduğu imtiyazlara yüz çevirmiş, hakikati dile getiren bir figürdür. Bu yüzden zincire vurulmuş, hakikat için ortaya koyacağı enerji mahkûm edilmiştir ama Prometheus zincire vurulduğu noktada bütün nitelikleri haizken hakikatten vazgeçmeyip pasif bir bilge olmayı aktif bir hakikatsizliğe yeğlemiştir. Kendi hakikatini ve kaderini tersine çevirme imkânının en pasif hali dahi tüm hayatı boyunca yaşayacağı imtiyazlardan daha değerlidir.


aydın entelektüel