Anasayfa > Güncel Yazılar > Hüseyin'in İdamının Ardından İran Üzerine: İslam Cumhuriyeti, Demokrasi Dinamikleri ve Kürtler

Hüseyin'in İdamının Ardından İran Üzerine: İslam Cumhuriyeti, Demokrasi Dinamikleri ve Kürtler

Sevda Zenjanlı

14 Şubat 2011

Geçtiğimiz günlerde Doğu Kürdistanlı (İran Kürdü) 28 yaşındaki Hüseyin Xızri'nin idam edildiği haberiyle İran konusu bir kez daha Kürt kamuoyunun gündemine girdi. Hüseyin, tıpkı geçtiğimiz yıl 9 Mayıs'ta idam edilen Ferzad Kemanger, Şirin Alemhuli, Ferhad Vekili ve Ali Heyderian gibi PJAK (Partiye Jiyane Azade Kurdistan) örgütü üyesi olmak ve dolayısıyla "muharebe" (şeriat yasısına göre "Allah'a karşı savaşmak") ile suçlanıyordu.

Bugün 17 Kürt siyasi tutuklu daha aynı suçlamayla idam edilmeyi bekliyor. Böyle bir dönemde Türkiye ve diğer parçalardaki Kürtler ve konuya duyarlı siyasi çevreler açısından İran'ı daha yakından tanımak önemli olduğu için bu yazıda İran rejimiyle ilgili tarihsel bilgi vermeye, bugünkü durumda Kürtlerin ve diğer ezilen ulusların, kadınların, gençlerin ve diğer rejim muhaliflerinin mücadelelerine değinmeye ve son olarak ülkedeki demokrasi dinamiklerinin nasıl şekillenebileceğini görmeye çalışacağız.

Şah Pehlevi Döneminden İslam Devrimi Sonrasına:

İran'ın bugünkü duruma nasıl geldiğini görmek açısından 1979 İslam Devrimini incelemek ve devrimden önceki Şah Pehlevi rejiminden bahsetmek şart. 1921’de İran’da İngiliz desteğiyle yapılan darbede ordu komutanı olan Rıza Pehlevi, 1925’te resmi olarak krallığına ilan ederek “Şah” ünvanını aldı ve “Pehlevi İmparatorluğu”nu kurdu. Daha önce Kaçar (Qajar) hanedanlığı döneminde federasyon sistemine benzer bir şekilde yönetilen İran’a, Pehlevi imparatorluğunun kurulmasıyla “tek dil- tek millet” politikası hakim oldu ve Fars dili- kültürü dışındaki diğer tüm dil ve kültürler edebiyat, basın-yayın, eğitim alanında yasaklarla yüzyüze geldiler. Fars milliyetçiliği, komünizm karşıtlığı ve laiklik üzerinde şekillenen Pehlevi ideolojisi, Türkiye’de aynı dönemde gerçekleşen “şapka devrimi”nden esinlenerek kara çarşafı yasakladı ve 1935’te, o güne kadar “Persia” (Pers imparatorluğu) olan ülkenin adını, “Aryenlerin (Ari ırkının) toprağı” anlamına gelen “İran” olarak değiştirdi (ki bu isim değişikliğinin de Avrupa’da Ari ırkçılığı etrafında şekillenen nazizmle aynı döneme gelmesi tesadüf değildir zira günümüzde bile İran’daki Fars milliyetçi ideolojisi “Ari” ırkçılığı üzerinde temellenmektedir). 1941 yılında Rıza Şah’ın yerine oğlu Muhammed Rıza geçti. Bu dönemde 2. Dünya savaşı çerçevesinde İran’ın Sovyet işgalinin ardından ülkenin kuzeyinde 10 Aralık 1945 tarihinde Azerbaycan Halk Cumhuriyeti, 22 Ocak 1946’da ise Mahabad Kürt Cumhuriyeti kuruldu. Azeri ve Kürt halklarının askeri, siyasi ve kültürel dayanışması sonucu kurulan, anadilde eğitimin sağlandığı, kadınlara oy hakkının verildiği, (sosyalist Azerbaycan hükumetinde) ağaların topraklarının mülksüz köylülere dağıtıldığı ve bu gibi dönüşümlerin sağlandığı iki hükumet de bir yıl sonra Sovyetlerin İran’dan çekilmesinin ardından yıkıldı. Azerbaycan tarafında binlerce insan katledilir ve hükumeti kuran Azerbaycan Demokrat Partisi’nin önderlerinin de aralarında olduğu binlerce kişi idam edilirken hükumet başkanı Cafer Pişeveri Sovyet Azerbaycanı’na (bugünkü bağımsız Azerbaycan) kaçtı, Kürdistan tarafında da hükümetin ve Kürdistan Demokrat Partisi’nin kurucusu Gazi Muhammed’in de idam edildiği katliamlar yaşandı. 2. Dünya Savaşından sonra Pehlevi’nin ülkenin petrol yataklarını İngilizlere ait şirketlere açması, başbakan Musaddık önderliğinde milliyetçi bir muhalefetin doğmasına yol açtı. Ancak bu muhalefet 1953’te ABD desteğiyle yürütülen “Ajax Operasyonu” ile bastırıldı ve Musaddık ev hapsine mahkum edilirken, ülkeden kaçmak zorunda kalan Şah ve ailesi İran’a geri döndüler. 1956’da CIA desteğiyle kurulan gizli polis örgütü SAVAK’ın adı, sol örgüt sempatizanlarına, üyelerine ve muhaliflere yapılan işkenceler ve “faili meçhul” cinayetlerle anıldı. 60’lı yılların ortasından itibaren, ülkede artan gelir eşitsizliğinin, halklara yönelik baskının ve muhalefetin SAVAK tarafından kanlı şekilde bastırılışının etkisiyle canlanan radikal-sol muhalefet, 1971 yılının Şubat ayında ülkenin kuzeyindeki “Siahkal” kasabasındaki jandarma baskınıyla, silahlı bir gerilla hareketine dönüştü. Bu baskınla adını duyuran “Halkın Fedayileri” örgütü Maoist etkilenimler içeriyordu ve Meşhed, başkent Tehran ve Azerbaycan bölgesinin başkenti Tebriz olmak üzere üç koldan çıkan önderler tarafından kurulmuştu. Tebriz’deki kolun öncü kadrolarını, aileleri Azerbaycan Demokrat Cumhuriyeti’nin kuruluşunda rol almış olan şair Alirza Nabdel, Eşref Dehgani, Behruz Dehgani gibi Azeri gençleri oluşturuyordu (Türkiye’deki sol çevreler tarafından kitaplarıyla tanınan devrimci yazar Samed Behrengi de bu kadronun arasındaydı). Aynı dönemde kurulan bir diğer muhalif gerilla örgüt ise sosyolog Ali Şeriati’nin ideologu olduğu Halkın Mücahitleri’ydi. Halkın Mücahitleri örgütünün ideolojisi, Şii İslam’ın sosyalizmle çelişmediği üzerine kurulmuştu ki bu bakış, örgütün İslam devriminin ideolojisindeki payının Fedayilerden ve diğer Marksistlerden çok daha fazla olmasını sağlamıştır. 1975 yılında Pehlevi ülkeyi tek partili rejim dönemine sokarak Rastakhiz (yeniden canlanma) Partisi'ni tek legal parti ilan etti. Bir yandan sol örgütlerin ve Mücahidlerin üniversitelerdeki etkisi ve halk tabanı artıyor, bir yandan da rejim muhalifi bir molla olan Humeyni medrese öğrencisi gençleri etkisi altına alıyordu. 1978’de İran’ın büyük şehirlerinde başlayan ayaklanmalar Şah’ın Ocak 1979’da ülkeden kaçmasına yol açtı, böylece Pehlevi dönemi sona erdi. Devrimden sonra sürgünde kaldığı Fransa’dan dönen Humeyni, devrimin hedefini “İslam Cumhuriyeti” kurmak olarak gösterdi ve Şah’ın devrilmesinde en önemli roller oynamış olan sosyalistler, Azeriler ve Kürtler idamlarla, toplu infazlarla ve katliamlarla bastırıldılar. Bu baskı ve katliamlara birkaç örnek: Azerbaycan bölgesinin başkenti Tebriz’de Humeyni’ye muhalif bir din adamı olan Ayetullah Şeriatmedari’nin, Azerilerin ve diğer halkların anadilde eğitim vb. taleplerinin karşılanacağı ve dinin devletten ayrı tutulacağı bir rejim yönündeki çabalarının ve bu yöndeki dev halk ayaklanmasının bastırılışı ve kendisinin ev hapsine mahkum edilişi, Kürtlerin özerklik talebi ve bundaki ısrarları üzerine Humeyni’nin Kürt örgütlere karşı cihad ilan etmesi ve aralarında sivillerin de bulunduğu onlarca Kürdün infaz edilmesi ve 1988’de Tahran’ın Evin Hapishanesi’nde onbinlerce (kimi kaynaklara gore 30 binden çok) sol-muhalif siyasi tutuklunun, hukuksuzca, çoğu idam cezası almadığı ve kimilerinin mahkemeleri bile sonlanmadığı halde birkaç gece içerisinde idam edilip cenazeleri ailelerine teslim edilmeden boş bir toprak alandan ibaret olan "Khavaran" toplu mezarlığına gömülmesidir.1981’de İran devleti ve Saddam Hüseyin liderliğindeki Irak devleti arasında başlayan ve 8 yıl süren savaş, bir yandan onbinlerce insanın ölümüne neden olurken diğer yandan İran halklarında oluşturduğu “dış tehdit ve zorunlu vatan savunması” algısıyla rejim muhalifi ayaklanmalar ve örgütlenmelerin hızını kesti ve şeriat rejiminin yerini sağlamlaştırdı.

Bugünkü İran’da Rejim, Milliyetçilik ve Kürtler:

Bugünkü İran’da Kürtlerin durumunu anlamak için İran -Fars- milliyetçiliğinin oluşum temellerini görmek önemli. Burada “kurumsallaşmış Fars milliyetçiliği” ve “kurumsallaşmamış Fars milliyetçi ırkçılığı” arasında bir ayrım yapmak şart. Zira bugün her ne kadar devlet, inkarcı politikası nedeniyle “milliyetçi” sıfatını hak ediyorsa da kendini rejime muhaliflik üzerinden tanımlayan bir Fars milliyetçi hareketi de var, ancak bu iki grup arasında ideolojik kesişme noktalarının olduğu da açık. Pehlevi rejiminin Fars dilini ve Fars kültürünü İran halklarının tümüne empoze eden, toplamda ülkenin 80 milyonluk nüfusunun yarısından fazlasını oluşturan Azerilerin, Kürtlerin, Türkmenlerin, güneydeki Arapların, Pakistan sınırındaki Belucilerin ve diğer ezilen halkların dil ve kültürlerini yasaklayan politikalarını aynen devam ettiren İran rejimi, resmileşmiş ve görünür ayrımcılığı etnik kimlik üzerinden değil din ve mezhep üzerinden yapıyor. Örneğin anayasada cumhurbaşkanı seçilmek için gerekli şartlar arasında etnik kökene dair bir madde bulunmazken adayın mutlaka Caferi-Şii mezhebinden olması gerektiği belirtiliyor. İran devlet bürokrasisi, asimile olmuş ve ulusal kimliğini yitirmiş Fars-olmayan bireyleri (örneğin Azerileri ve etnik açıdan Kürtlere yakın olan “Lor” halkının mensuplarını) devlet bürokrasisine dahil edebiliyorken (bu açıdan asimile olmuş, ulusal kimlikten ziyade dini kimlikleriyle önplanda olan Kürtlere kucak açan AKP hükumetiyle benzerlikler taşıyor) mezhepsel ayrımlar açısından oldukça katı davranıyor. Ki bu ayrım, çok büyük kısmı Sünni mezhebinden olan İran Kürtlerinin ve güneydeki Belucilerin gördükleri ayrımcılık ve baskının belkemiğini oluşturuyor. Öte yandan, Türkiyedeki “Türk-İslam”cı bakışın aksine İran’da (kurumsallaşmamış olan) Fars milliyetçiliği kendisini İslam karşıtlığı, bundan beslenen bir Arap aleyhtarlığı ve İran tarihindeki “Moğol işgalleri”ne atıfla devam eden Türk (ki bu Türk’ün asıl muhatabı Türkiyeli Türklerden ziyade İran’daki Türki halklar) karşıtlığı, ve Ari (Aryen) ırk olma iddiası (ve dolayısıyla Pan-İranizm) üzerinde temellendiriyor ve bu temeli Pers mitolojisi ve tarihinden besliyor. Bu milliyetçi bakış, Kürtleri, Afganları, Belucileri ve diğer Hint-Aryan dil grubuna mensup halkları “asil İranlılar” ve “Fars etnik kimliğinin uzantıları, Pers kültürünün parçaları” olarak görürken, ülkedeki en büyük etnik azınlık olan Azerilerin kimliğini, onların Türki değil "İran'ın Moğollar tarafından işgal edildiği dönemde dilleri zorla Türkçeleştirilen öz be öz İranlılar" oldukları (Türkiye’deki meşhur “Kürtler Dağ Türkleridir, Kürtçe Farsçanın bir lehçesidir” teorilerini anımsatan) teorisiyle inkar ediyor ve İran’da yaşayan Türkmenlerı ve Arapları ırkçı bakışın getirisi olarak dışlıyor.

Bu iki koldan şekillenen Fars-İran milliyetçiliğinin Doğu Kürdistanlıların günlük hayatındaki izdüşümü Türkiye’ninkinden bir anlamda farklı. Çünkü İran’da “Kürdistan” ya da “Kürt” kavramları her ne kadar içleri boşaltılsa da tamamiyle yok sayılmıyor, örneğin bugün İran’da Kürdistan adlı bir eyalet, Şehr-i Kürt adlı bir şehir ve başkent Tahran’da “Kürdistan caddesi” adlı bir cadde var, buralarda geçen Kürdistan ve Kürt kelimeleri ayrıştırıcı bir anlamdan ziyade “İran’ın bir parçası olan Kürdistan” imgesini içeriyor, ki aynı imge sadece Kürtler için değil, “Azerbaycan” kavramı ve ülkedeki Doğu ve Batı Azerbaycan eyaletleri için de geçerli. Yine Kürt ulusal kıyafetleri ve müzikleriyle ilgili de rejimin Türkiyedekinden çok farklı olarak bir tahammülünden bahsedebiliriz, örneğin 2009 cumhurbaşkanlığı seçimlerinden önce yoğun Kürt nüfuslu eyaletlerinde asılan propaganda afişlerinde Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’ın Kürt ulusal kıyafeti (peşmerge kıyafeti) giymiş fotografları yeralmıştı. Bu faktörler, Türkiye’den bakıldığında Ankara’da bir “Kürdistan caddesi” olmasını ya da Erdoğan’ın Diyarbakır ya da Wan’daki 2011 seçim propaganda afişlerinde peşmerge kıyafeti giymesini düşünmek bize çok absürt geldiği için, İran’daki Kürtlerin durumunu farklı algılamaya yol açıyor ancak dilin eğitim, basın-yayın vs. alanlarda kullanımı üzerindeki yasaklar ve ulusal kimliğe siyasi anlamda sahip çıkma çabasında olan silahlı ya da silahsız tüm Kürtlere yönelik idama varan boyuttaki baskılar durumun aslında çok da farklı olmadığını gösteriyor. Ayrıca önceki paragraflarda bahsettiğimiz üzere Kürtlerin resmi mezhep olan Şiiliğe değil Sünni mezhebine mensup olmaları, ve ayrıca Kürt halkının 1946’dan beri, ülkedeki diğer halkların aksine neredeyse kesintisiz devam eden gerilla hareketi geleneği bu halkın üstündeki baskıların katlanmasına yol açıyor.

Muhalefet ve Direniş Hareketleri:

Doğu Kürdistan’daki gerilla hareketlerinden ve İran’daki diğer demokrasi dinamiklerinden bahsetmeden önce 2009 yılındaki seçim sonrası protestolara ve batı basınında “İran muhalefeti” olarak sunulan Mir Hüseyin Musevi önderliğindeki “yeşil harekete” değinmeye fayda var. “Yeşil Hareket” 12 Haziran 2009’daki Cumhurbaşkanlığı seçimleri ardından, “reformcu” Mir Hüseyin Musevi’nin seçilmesi beklenirken “muhafazakar” kanattan Mahmud Ahmedinejad'ın tekrar cumhurbaşkanı seçildiğinin duyurulması ve sonuçlarda hile olduğu izlenimini uyandıran durumlar (12 Haziran sabahından beri İran'da cep telefonlarının SMS şebekelerinin kilitlenmesi, bazı sandıklarda oyların kaybolduğu ve çeşitli yerlerde seçmenlere oy pusulalarının tükendiği söylenerek oy kullanımının engellendiği iddiaları, diğer reformcu aday Kerrubi'nin aldığı oyların, seçim kampanyasında çalışan şahısların sayısından bile daha düşük olması, devlet kanalında muhafazakar aday Rızayi'nin aldığı oyların saat 9:47'de 633 bin küsur, aynı gün saat 13:53'te ise 587 bin küsur olarak gösterilmesi ve daha sonra internette yayılan çeşitli görüntüler vs.) nedeniyle başkent Tahran’da, Şiraz’da ve İsfahan’da halk sokağa dökülmüş ve polisle çatışmıştı. Sokağa dökülenlerin birçoğu Musevi’yi ve seçim sonuçlarını, rejimden duyduğu rahatsızlığı duyurmak için bahane olarak değerlendiren sıradan insanlar olsalar da hareketin ve kitlelerin coşkusunun Musevi’yi özellikle yurtdışında bir “reformcu lider” konumuna soktuğu açık. Oysa ülke siyasetine baktığımızda, Humeyni’nin hayatta olduğu ve dini lider olduğu dönemde (ki önceki bölümde bahsettiğimiz siyasi tutuklular katliamı bu dönemde, hükumetin bilgileri dahilinde gerçekleşmiştir)8 yıl başbakanlık yapan Musevi’nin İran İslam rejimini “devirmek” bir yana, bu rejimin en sadık parçalarından biri olduğunu ve hatta kendisinin seçim kampanyası ve sonrasındaki söylemlerinde de bu sisteme aidiyetini gizlemediğini görmek mümkün: "İmam Humeyni'nin mirasından" övgüyle bahseden Musavi, protestoların ilk haftalarında atılan "merg ber basiji" (Kahrolsun Besiç -gönüllü devrim muhafızları-) sloganına karşı yayınladığı bildiride de "Halkın Besiçleri kardeşleri olarak görmeleri gerektiğini" söylemişti. (bkz: İran Komünist Partisi-Sarbedaran'ın 6 Numaralı Açıklaması) . Bu yüzden her ne kadar sokağa dökülen kitleler rejime tümden karşı olsalar da, Musevi’nin liderliğindeki Yeşil hareketin ideolojisini “rejim muhalifi” olarak değerlendirmek mantıklı olmayacaktır. Burada kısaca öğrenci-gençlik hareketini, kadın hareketini, işçi -sendika- hareketini ve ulusal hak hareketlerini anlatmaya çalışacağız.

İran’daki en önemli muhalefet dinamiklerinden biri olan kadın hareketi, 1979 devrimiyle, İran vatandaşı kadınların sahip oldukları birçok hakkın ellerinden alınması ve hukuksal anlamda bulundukları konumun çok büyük ölçüde gerilemesine bir tepkidir. Son yıllarda bu hareketin en belirgin örgütlenmesi “Eşitlik İçin 1 Milyon İmza” kampanyası adı altında, ülkenin çeşitli şehirlerindeki kadınların İslami rejim yasasında kadına zorunlu tesettürü dayatan, kadının mahkemedeki şehadetini ve miras hakkını erkekten daha düşük değerde kılan, “zina”yı recm ve idamla cezalandıran bir suç olarak Kabul eden, kadınların eşleri ya da babalarının imzalı izni olmadan yurtdışına seyahatini engelleyen, kadının boşanmasını zorlaştıran ve boşansa bile çocuğunun velayetini almasını neredeyse imkansız kılan vb. ayrımcılıklar içeren kanunların değiştirilmesi-kaldırılması yönünde oldu. Bu kampanyanın onlarca aktivisti gözaltına alındı ve üniversite öğrencisi Bahare Hidayet ve Şiva Nazar Eheri başta olmak üzere birçoğu hala tutuklu. Kampanyanın Kürdistan kolunda tutuklananlar arasında 27 yaşındaki Zeynep Bayezidi ve 23 yaşında Ronak Safazade adlı aktivistler var, ancak her iki aktivist de kadın hakları alanında çalışmalarına rağmen PJAK üyeliği suçlamasıyla yargılandılar.

İran’daki işçi hareketi ise sendikalar çevresinde örgütlenmiş durumda. İşçilerin ekonomik durumuna bakıldığında bazı fabrikalardaki çalışanların aylarca maaş alamadığını görmek mümkün, buna karşın grevler ve protestolar da devam ediyor. Bu grevlerin örgütlenmesinde en belirgin isimler Hefttepe Şeker Fabrikası İşçileri Sendikası ve Tahran Vahed Otobüs İşçileri Sendikası. Vahed Sendikasının direnişinde en çok adını duyuran işçiler Mansur Osanlu ve Rıza Şahabi oldu. Her iki işçi de bugün Evin Hapishanesinde tutuklu. Hafttepe şeker fabrikasında ise başta sendika lideri Ali Nejati ve yönetim kurulu başkanı Rıza Raxşan olmak üzere bir çok sendika üyesi tutuklanarak hapis cezaları aldılar. Her ne kadar sendikalar dışında sürgünde - batı ülkelerinde İran Komünist İşçi Partisi vb. sosyalist partiler varolsa ve proletaryaya öncülük etmek iddiasında olsalar da, bu partilerin ülkenin içerisindeki işçi direnişlerine direkt bir etkisinin olduğunu söylemek çok zor.

İran nüfusunun en büyük kısmını oluşturan genç kuşağın sınırlı da olsa (biraraya gelmek manasında) örgütlenebildiği yerler ise üniversiteler ve buradaki öğrenci toplulukları oluyor. Bu topluluklar, üniversitelerdeki çok yoğun baskılar, her türlü sosyal-kültürel aktiviteyle ilgili yazılı izinler almanın gerekmesi ve rejime biraz olsun muhalif bir ses olarak politik bir aktivitede bulunmanın ise imkansız olduğu ortam nedeniyle çok kısıtlı alanlarda, genelde kültürel içerikli öğrenci dergileri çıkarmak, öğrenci toplantıları yapmak vb. tarzında faaliyet ediyor. İran’daki en büyük muhalif öğrenci birliğe, üniversite mezunlarından oluşan Advar Tahkim Vahdet’dir, ki bu birliğe üye olan öğrencilerden onlarcası, rejimi eleştirdikleri yazı, konuşma ve diğer çalışmalarından dolayı tutuklandılar.

Ülkenin Fars-olmayan etnik gruplarının yoğun yaşadığı eyaletlerin üniversitelerindeki hareketleri, öğrenci hareketinden ziyade ulusal hareketler içinde değerlendirmek daha doğru. Ezilen ulusların kültürel-hak hareketleri arasında (Kürtlerin özerklik talepleri ve onyıllardır süren silahlı mücadeleleri ayrı olarak ele alınırsa) en belirgin olanı, ülkenin Azeri Türk nüfusuna ait. (Güney) Azerbaycan milli Hareketi olarak anılan akımdan bahsederken, bu hareketin İran’daki diğer siyasi hareketlerden daha heterojen bir yapıda olduğunu belirtmekte yarar var. Zira her ne kadar ulusal-kültürel haklar düzeyinde bir temel anafikir varsa da hareketin aktivistlerinin düşünce yapıları ve talepleri çok değişken olabiliyor: Harekete destek verdiğini söyleyenler arasında talepleri sadece anayasanın ülkenin sınır eyaletlerinde anadilin basın yayın ve eğitimde kullanımına hak tanıyan 13. ve 15. Maddelerinin uygulanmasıyla sınırlı olan da var, İran Azerbaycanı’nın ayrılıp bağımsız Azerbaycan Cumhuriyetiyle birleşmesini hedefleyenler de. Hareket son patlamasını 2006 yılının Mayıs ayında, ülkenin yarı-resmi “İran” gazetesinde Azeri Türklerine yönelik hakaretamiz bir yazı ve karikatürün yayınlanmasından sonra Tebriz, Erdebil, Urmiye gibi şehirlerdeki sokak protestolarıyla yaşadı ve bu protestolarda halkın üzerine ateş açılması sonucunda ve polisin cop darbeleriyle, aralarında 16-17 yaşında çocukların da bulunduğu onlarca sivil hayatını kaybetti. Bu protestolar ve daha sonra da devam eden tutuklamalar ve hatta bazı aktivistlerin şüpheli ölümleri, hareketin tabanının Azeriler arasında ne derece geniş olduğunu ve rejimin bundan bir tür panik duyduğunu gösteriyor. Temel talepleri insani açıdan son derece meşru olan bu hareket, ne yazık ki Türk milliyetçisi-ülkücü çevrelerin sömürüsüne açık bir alan durumunda. İran’daki Azeri Türklerin yıllardır aynı şehirlerde yaşadıkları Ermeni halkına karşı Karabağ’daki işgalden yola çıkarak hassas duyguların tahrikiyle husumet oluşturulması ve hatta Kürtlerle Azerilerin birarada yaşadığı Urmiye merkezli “Batı Azerbaycan” eyaletinde halkların birbirine karşı kışkırtılması, ulusal-kültürel hareketlerin ilkel milliyetçilik zeminine sokulması çabasının başta gelen örnekleri ve eğer bu hareketlerin ideolojik temelleri doğru yönlendirilmezse bölgede etnik çatışmaların önünü açabilir. Her ne kadar sürgündeki parti tarzı oluşumlar bu zeminde olsa da hareketin asıl dinamiklerinin bu partiler değil, (Güney) Azerbaycan’da yaşayan entellektüel çevreler ile üniversiteler olması ve İran’daki Azerbaycan halkının sahip olduğu devrimci sol direniş geleneği, bugün heterojen bir yapıda olan ulusal hareketin ilkel milliyetçiliğe kaymasının engellenmesinin mümkün olduğu umudunu veriyor. Bir diğer ulusal-kültürel hareket ise güneydeki Khuzestan eyaletinde yaşayan ve birkaç milyonluk nüfusu olan Araplara ait. Ülkede Fars milliyetçiliğinin düşman algısının ve günlük hayata sinen ırkçılığın (Türki halklarla birlikte) en açık hedeflerinden olan Arapların sürgündeki partilerinin bir kısmı silahlı direnişi savunurken bir kısmı talepleri sivil bir direnişle kazanılacak federalizm ile sınırlıyor. Arap ulusal hareketine mensup parti ve aktivistlerin neredeyse tümü, resmi olarak Xuzestan adıyla anılan eyaleti Arapça “El-Ahwaz” olarak adlandırıyorlar. Arapların ulusal hareketi özellikle 2005 yılının baharında, devletin eyaletteki Arap nüfusu bölgeden sürmeyi planladığı yönünde bir dedikodunun yayılmasıyla ortaya çıkan kitlesel protestolarla, ve İran’ın Arap toplumu arasında popüler olan El-Cezire TV kanalının bu protestolara geniş yer vermesi sebebiyle İran rejimi tarafından yasaklanmasıyla gündeme gelmişti. Son olarak Pakistan-Afganistan sınırındaki Sistan-Beluçistan eyaletinde yaşayan Beluçların muhalefet hareketinden bahsetmek mümkün. Beluçlar Azeri ve Araplardan farklı bir sosyolojik karakter oluşturuyor zira nüfus hem Sünni (yani ülkenin resmi mezhebine mensup olmayan bir azınlık) hem de bu eyalet Şah döneminden beri ülkenin en yoksul, en kalkınmamış, okuma-yazma oranlarının en düşük olduğu ve uyuşturucu ticaretinin yoğun olduğu bölgesi. Bu faktörlerin etkisiyle olsa gerek, bugün Beluçların ulusal bağımsızlık talepleri, dini radikalizmle birleşerek El-Kaide bağlantılı olduğu bilinen “Cundullah” örgütüne yön vermiş durumda. Örgüt eyaletteki Şii camiilerindeki patlamalarla da adını duyuruyor zaman zaman. Ancak Beluçların muhalefetini sadece Cundullah’a indirgemek bölgedeki laik demokrat güçlere haksızlık olur. Sürgündeki “Beluçistan Halk Partisi” ve “Beluçistan Birlik Partisi” gibi konfederal bir İran’ı savunan oluşumların yanısıra bölgenin kendi içinde de bağımsız aktivistler var ancak bunların çoğu Cundullah üyesi olmakla suçlanıp idam ediliyor.

Gelelim yazının asıl konusu olan Kürtlere. İrandaki Kürtlerin ulusal hareketinin ana hattı, kökeni Mahabad’a dayanan Kürdistan Demokrat Partisi olagelmiştir. Partinin kurucusu olan ve Mahabad Cumhuriyeti’nin yıkılmasıyla idam edilen Gazi Muhammed’in siyasi geleneğini Dr. Abdurrahman Qasımlo devam ettirmiştir. Avrupa’da eğitim görmüş olan, yedi dil bilen ve entellektüel karakteriyle tanınan Qasımlo, 1979-89 yılları arasında KDP’nin liderliğini yapmış ve Şah rejiminin devrilmesinde de partisiyle birlikte rol almıştı. Qasımlo 1989 yılında Viyana’da İran devlet yetkilileriyle diyalog için gittiği görüşmede devletin ajanları tarafından öldürülmüştür. Tarihsel olarak Doğu Kürdistan halkı arasında prestiji en yüksek liderlerden biri olsa da özellikle daha radikal sosyalist görüşteki Kürtler Qasımlo’nun İran rejimiyle masaya oturmayı kabul etmiş olmasını sert şekilde eleştirmektedirler. İran Kürdistanının yakın tarihindeki bir diğer önemli örgüt, KDP’yle de bir dönem iç savaş durumunda olan ve daha radikal sayılabilecek Marksist Komele’dir. Komele’nin kuruluşu İran’daki diğer sosyalist gerilla örgütlenmeleri gibi 60’lı yılların ortasına dayanır. 80’li yıllarda örgütte yaşanan ayrışmada “Komalah” diğer bazı İranlı sosyalistlerle birlik halinde kurulan “İran Komünist Partisi” çatısında kalırken, laik-demokratik-federal bir İran cumhuriyeti hedefindeki Komele bu çatıdan ayrılan kısmı oluşturdu. Örgütün gerillaları hala Güney Kürdistan’daki kamplarda yaşıyor olsalar da çatışmaların yoğunluğu çok düşüktür. Ve son olarak 2004 yılında PJAK (Partiye Jiyane Azade Kurdistan) kurulmuştur. KCK çatısı altında hareket eden bu parti diğer hareketlerin aksine Doğu Kürdistan’daki ulusal sorunun çözümünü ayrı bir ulus-devletin kurulmasına ya da ulusal dağılıma göre düzenlenecek bir “federasyon”da değil, yerel yönetimlerle tabandan örgütlenecek bir demokratik özerklik çizgisinde görür.

Sonuç: Siyasal Çözümde Doğu Kürdistan’a Yer Açmak

Her ne kadar bu yazıda özet halinde sunulmaya çalışılsa da İran’daki muhalif hareketlerin tarihinden ve bugününden çok daha kapsamlı şekilde bahsedilebilir. Ancak bu kadarıyla bile varılan sonuç şudur ki İran’ın, halkların iradesi hiçe sayılarak oluşturulan bugünkü rejimini yıkacak olan Irak’taki gibi ülkeyi kan gölüne çevirecek bir ABD işgali olmak zorunda değildir çünkü ülkenin kendi içerisinde ciddi bir muhalefet ve demokrasi isteği söz konusudur. Özellikle ülkedeki kadın hareketi dinamiğini ve etnik çeşitliliği ideolojik anlamda değerlendirme imkanı vardır. Bugünkü rejimin İran’da uzun süre hükum süremeyeceği açıktır, önemli olan bu rejimin yerine geçecek güçlerin bugünkü muhalefet taleplerini ne derece karşılayacağı ve yeni sorunlara gebe olup olmayacağıdır.

Bu anlamda eğer Doğu Kürdistan halkı kaderine terkedilmek istenmiyorsa, atılması gereken birkaç adımdan bahsetmek gerek: Öncelikle İran rejimini tanımak ve Kürt hareketine yönelik bu cepheden yapılan imha saldırılarını ciddi olarak kavramaya çaba sarfetmek lazım. Bunun dışında son yıllarda Türkiye’deki Kürt hareketinde sıkça şahit olduğumuz “1921 anayasası” vurgusunun çözümün Kürtleri Türkiyelileştirmek, yani Türkiye Cumhuriyeti’nin Kürtlere özerklik vb. haklar tanıyan “kuruluş felsefesi”ne geri dönmek -dolayısıyla kaçınılmaz olarak Kürdistan’ın diğer parçalarına sırt çevirmek- olarak algılanmasına yol açmamasına dikkat edilmeli. Ayrıca demokratik özerkliğin sadece bir Türkiye projesi olarak değil, Kürdistan’ın diğer parçalarını da kapsayan bir Demokratik Ortadoğu Konfederasyonu temelinde pratikleşmesi üzerine yoğunlaşılmalı, yoksa bugün tartışmaların odak noktasını oluşturan demokratik özerklik projesi eğer dar anlamda bir “Türkiye” projesi olarak ele alınır ve sadece Türkiye Kürtleri için uygulanırsa, bunun Kürdistan’ın tarihi doğal coğrafyasını dörde bölen yapay sınırların daha da sağlamlaşması tehlikesini doğuracağı açıktır. Kısacası bugün içinden geçtiğimiz tartışmalar aşamasında dahi, siyasal çözümün Türkiye parçası dışındaki Kürtleri dışlayacak şekilde ele alınmamasına özen gösterilmeli. Son olarak, diğer Kürt siyasi tutuklularZeyneb Celaliyan, Hebibullah Letifi, Rustem Arkiya, Enwer Rustemi, Seyd Sami Huseyni, Seyd Cemal Muhammedi, Hebibullah Gulperipur, Şerko Maarfi, Mustafa Selimi Eyluyi, Muhammed Emin Aguşi, Reşîd Axkendî, Ahmed Puladxanî , Hasan Talî, Îrec Mihemedi, Muhammed Emin Abdullahi, Qadir Muhammedzade ve Eziz Muhammedzadeiçin eldeki tüm imkanlar değerlendirilmeli zira halen, bugün, siz bu yazıyı okurken bahsedilen ülkenin hapishanelerinin soğuk koğuşlarında idamı bekliyor onlar.

Kaynaklar:

*Ervand Abrahamian- Modern İran Tarihi: http://www.netkitap.com/kitap-modern-iran-tarihi-ervand-abrahamian-turkiye-is-bankasi-yayinlari.htm

*Alireza Asgharzade – Iran and the Challenge of Diversity: http://www.amazon.com/Iran-Challenge-Diversity-Fundamentalism-Democratic/dp/1403980802

*”İran Irkçılığının Anatomisi”: http://guneysesi.blogspot.com/2009/08/iran-irkclgnn-anatomisi-guney.html

* 1988 İran Siyasi Tutuklu İdamları: http://en.wikipedia.org/wiki/1988_executions_of_Iranian_political_prisoners

* “İran’da Protestolar Sistemi Hedef Almadıkça Değişim Zor”: http://bianet.org/bianet/bianet/115520-iranda-protestolar-sistemi-hedef-almadikca-degisim-zor

*”İranlı Kürt Siyasi Tutuklular İdam Edilmesin”: https://spreadsheets.google.com/viewform?formkey=dENLcDNpaUtQZUdtYVdvOVRGbFhYU1E6MQ