Anasayfa > Güncel Yazılar > Bu Kasları Emek Emek Şişirdim!

Bu Kasları Emek Emek Şişirdim!

Merin Sever

01 Aralık 2019


Güzellik endüstrisinin kadınları nasıl hedef aldığını uzun süredir konuşuyoruz. Güzellik endüstrisinin çeperlerini iyice genişlettiğini, artık estetik operasyon yaptırmanın bile neredeyse kuaföre gitmek kadar basit bir işlem haline geldiğini de… İşin erkekler tarafını da hiç konuşmadık değil, özellikle bir dönem gazetelerin hafta sonu eklerini “Metroseksüel ne demektir? Kim bu metroseksüeller?” tarzı başlıkların süslediğini hatırlamak hiç de zor değil. Ancak bu tabii biraz daha basit bir çıtaya tekabül ediyordu, kaşlarınızın ortasını alıyorsanız bu “metroseksüel erkek” olarak tanımlanmanıza yeter artardı. Bir de, metroseksüellik tanımında şehirlilik, modernlik, çağdaşlık konseptleriyle yakın bir temas vardı. Kendine bakan erkek, modern erkekti. Metroseksüellik temiz olmak, sık duş almak, üstüne başına özen göstermek gibi en temel kişisel hijyen ve bakımlardan modayı takip etmek, saçlarını belli modellerde kestirmek, ağda ve lazer epilasyona gitmek, manikür-pedikür yaptırmak gibi o güne kadar tamamen “feminen” etiketlenmiş eylemleri de kapsıyor, bu anlamda klasik maskülenlik anlayışını kırarak yeni bir alan açıyordu. Gerçi “klasik” derken şerh düşmek lazım, oldukça renkli ve işlemelerle, dantellerle zenginleştirilmiş, bugünkü erkeklere sorsak çoğunun fazlasıyla feminen bulacağı bir erkek giyim anlayışı yüzlerce yıl boyunca erkek modasına dahildi; 1900’lerin başında erkeklerin de pudra ve göz kalemiyle sıkça haşır neşir olduğu, saçlarına ondüle yaptırdıkları, manikürlerine dikkat ettikleri biliniyordu, hatta Carol Dyhouse’un da belirttiği üzere dönemin erkeklerinin kendilerine yönelik giyim ve bakım harcaması, aynı dönemdeki kadınların harcamalarının kat kat fazlasıydı[1], yani görünümüne, süse püse düşkün olmak her zaman erkeklik algısıyla çelişmiyordu. Ancak sonrasında sınırları oldukça keskin biçimde çizilen maskülen görüntü algısı ile birlikte bunlar unutuldu ve unutturuldu. O yüzden metroseksüellik, 2000’lerin başından itibaren yükselen milenyum vurgusuyla birlikte düşünüldüğünde, yeni binyılın modern bakımlı erkeğini inşa eden “yeni” bir akımdı.

Son yıllarda ise bu önceki metroseksüellik kavramından daha farklı, bir anlamda kadınların üstündekine benzer bir ideal vücut baskısının artık erkeklerin üstünde de etkili olduğunu görüyoruz. Bakımlı “yeni erkek”ler öncekilerden farklı bir dünyanın içinde yaşayan, farklı erkekler. Instagram başta olmak üzere sosyal medya uygulamalarının kişilerin görünümleri üzerine çok daha fazla düşünmelerine sebep olduğuna dair akademik araştırmalar da dahil olmak üzere birçok çalışma yürütüldüğü için, görsellik dünyasının erkekleri de etkilediği bilgisi elbette ne yeni ne de şaşırtıcı bir bilgi olur. Ancak bence bunda ilginç olan taraf, kadınların geleneksel olarak güzellik kazanmak için zaman ve para harcadıklarını sürekli gizlemesi, sanki hiç çabalamadan, bu güzellik “doğal” biçimde içinden dışına yansıyormuş gibi davranmaları beklenirken; erkeklerin kendi bakım ve güzellikleri için harcadıkları zaman, para ve “emeği” rahatça, hatta gururlanarak sergileyebilmeleri ve bu şekilde davranıldıkça bunun bir davranış kalıbı olarak doğallaştığını görmek…

Hanne Blank de Düzcinsel’de kadın güzelliğinin doğallaştırıldığına ve ona manevi bir değer atfedildiğine dikkat çekiyor:

“Kadınlar, ne çıkıp da soğuk kremin ‘doğal olarak’ ışıldayan ciltlerinin sırrı olduğunu söylerler ne de saçlarındaki kendiliğinden oluşmuş o sevgili bukleleri elde etmek için eski püskü giysiler içinde saçları toplu halde saatler harcadıklarını itiraf ederler. (‘Güzellik sırrı’ kinayesi bugün de sürüyor. Kadınların, güzelliğin sıklıkla oldukça çok iş ve harcama gerektirdiği gerçeğini ele vermemeleri gerekiyor.) Bir kadının güzelliğinin hem ‘doğal’ hem de iç erdemlerinin dışsal bir yansıması olduğuna dair mitolojiden dolayı, kadının görüntüsü için harcadığı tüm saatler, gayret ve para, genel bir anlaşmayla görünmez olmak zorundadır.”[2]

Şimdi bunu, son yıllarda artan “bir erkeğin yakışıklı sayılabilmek için çalışılmış bir vücuda sahip olması, kaslı olması gerektiği” yargısıyla birlikte düşünelim. Bu anlayış, öncelikle metroseksüellik kavramından farklı olarak, maskülenliği hedefliyor ve maskülen bulunan görüntüyle ilgili en eski mitlerden birine atıf yapıyor: güç ve güç göstergesi olarak kas. Sırf bu sebepten dolayı bile bu konsepti metroseksüellikle bir tutamayacağımızı düşünüyorum. İkinci olarak, daha önceden bakımlı erkek meselesi erkekler içinde bir azınlığı temsil ediyor gibiydi ve sesi daha cılızdı. Her zaman da feminenlik “itham”ıyla karşılaşmaya hazır olmak zorundaydı. Nitekim benzer şekilde feminen algılanmaktan korkan Mustafa Sarıgül, manikür, pedikür yaptırdığını, moda danışmanı olduğunu belirtmesine rağmen “Metroseksüel misiniz?” sorusuna “Metroseksüel mi? Ben Erzincanlıyım!” cevabını veriyordu.[3]

Şimdi ise durum tersine dönmüş durumda: geleneksel erkeksi görünüm mitlerinden güç alan yeni bakımlı erkekler, kendi halinde bir görüntüsü olan ve belki başka sporları gayet aktif biçimde icra ediyorsa bile bu durum görüntüsüne kas kütleleri halinde yansımayan erkekleri, icat ettikleri yeni kelime olan “vitaminsiz” etiketi ile yaftalıyorlar. “Vitaminsiz” erkeklerin savunma mekanizmaları ise muhtelif… Kimisi, kaslı genç erkeklerin çoğunun bekâr olmasına vurgu yaparak aile babalığı, gündelik hayatın koşuşturması, ailesinin dertleri içinde kendisine böyle bir zaman ayıramayacağı gerekçeleriyle kendini “savunuyor” (ama yine savunuyor, çünkü “erkek dediğinin kaslı olması gerektiği” fikriyle temelde çatışan bir görüşü yok); kimisi ise 1950’li yılların Amerikan lise öğrencilerini anlatan Grease’in başkarakteri Danny gibi, kaslı erkeklerin “beyni yerine bisepslerini geliştirmeye vakit ayırdığını” söylüyor. (Belki bu saldırgan tarz kadınlara tanıdık gelmiştir. Ne de olsa makyajlı, saçına başına özen gösteren, giyimine dikkat eden kadınların sadece güzellik ve modayla ilgilenen yüzeysel varlıklar olduğu algısı hâlâ geçerli!)

Peki sosyal medyada vücut çalışırkenki görüntülerini, kaldırdıkları ağırlıkları, alnından ter akan kareleri paylaşan erkekler acaba bu saldırıları savuşturmak için mi böyle davranıyor, bu görüntüleri yayınlıyorlar? Şüphesiz sadece bunun için değil. Beğenilmek, belki kendi beğendiği kişiye kendisini göstermek, hatta kimilerini kıskandırmak, yaptıklarıyla “düşman çatlatmak” da vardır çorbada. Ama belirgin biçimde kadınlardan farklı oldukları nokta, kişisel görünümleri için harcadıkları “emek”ten gurur duyuyor ve bunu göstermekten çekinmiyor olmaları. “Emek” kelimesini özellikle kullandım, çünkü ağırlık çalışmanın “emek” olarak vurgulandığı görülüyor. Bir insanın, fiziksel olarak kas yapmaya daha yatkın bir biyolojik kodlanmayla da doğsa, üzerine uğraşmadan şişkin kaslara sahip olmayacağı açık olduğundan olsa gerek, burun estetiği saklanmak istense de, “vücut çalışmak” açıkça sergileniyor: “Burada emek var emek!” Öyle ya, ilk günlerinde belki otuz kiloyu zor kaldıran o cılız ama gururlu genç şimdi 100 kilo “bench basıyor”!

Bu “doğuştan”lık meselesi de başka bir ilginç nokta tabii… Kaslı bir erkek gördüğümüzde anasının karnından böyle doğmadığını biliyoruz. Aynı şekilde, örneğin kadınların büyük bir çoğunluğunun da doğuştan kıl köklerinden yoksun biçimde doğmadığını biliyoruz. Ancak Blank’in sözlerinin de anımsattığı üzere, bir kadının doğuştan sahip olduğu kıl köklerinden uzayan kılları alması ve bunu gizlilik içinde yapması, öyle ki sanki böyle bir işlem yaptırmıyormuş gibi, “doğal” olarak tüysüzmüş gibi davranması bekleniyor. (Hele hele kendi kişisel güzellik rutininden böyle bir anı paylaşmaya kalkan bir kadının sosyal medyada alacağı tepkileri hayal etmek hiç zor değil!) Fakat bir erkeğin kendi güzellik anlayışı doğrultusunda daha kaslı gözükmeyi istemesi ve bu doğrultuda doğuştan şişkin olmayan kaslarını şişirmek için çalıştığı anları paylaşması gizlenmesi gereken bir şey değildir. Hem Antik Yunan’dan beri erkek vücudunun kamusal olarak sergilenmesi utanılacak bir şey değil, bilakis mubahtır[4], hem de yine o zamanlardan beri bir erkeğin gücünün fiziksel yansıması olan kaslarını sergilemesinin “doğal” olduğu fikri vardır; neticede güçlü bir erkeğin dosta güven düşmana korku vermek istemesinin nesi yanlış olabilir?

Görüntünün önemi gitgide artıyorken, erkeklerin “vitaminsiz” görülmekten, yeterince erkeksi ve bakımlı gözükememekten zamanla daha fazla endişe duyacağını öngörmek büyük bir bilgelik gerektirmiyor. Durumun “spor yapmak”tan ziyade, vücut geliştirmek olduğu, yani görselliğe odaklandığı da açık, her ne kadar görselliğine önem verdiğini itiraf etmekten çekinen erkekler bunu sadece ve sadece spor boyutunda sunmaya çalışsalar da… Keza erkeklerin güzellik ve bakım endüstrisine daha fazla para harcıyor hale geldiği ve bunun giderek artacağı da belli. Kaslı olmak yakışıklı olmak mıdır, bu devrin güzellik/yakışıklılık kriteri bu mudur/bu mu olmalıdır, hatta en başta güzelliğe/yakışıklılığa kriterler konabilir mi gibi “büyük” soruları bir kenara koyuyorum. Sporcu kadınları veya sadece kas yapmak için kas yapan kadınları “erkeksi” bulan ve bunu bir suçlama, bir aşağılama gibi yöneltenleri, kadın vücudunu görünce bunu “teşhircilik”le itham edip erkekler yapınca tuhaf bulmayanı, erkek yapınca “emek” olanın kadın yapınca “ne gerek var” olmasını ve daha yapabileceğimiz onlarca karşılaştırmayı da şimdilik kenara koyuyorum. Bazı umut verici yorumlar okumanın/duymanın yarattığı olumlu bir his sebebiyle, esas merak ettiğim, kişisel olarak güzellik anlayışımız ve kendimize oluşturduğumuz güzellik ve bakım rutinlerimiz çağın anlayışıyla uyuşmuyorsa “demode, bakımsız” olmakla, uyuşuyorsa da hemencecik “sistemin kölesi, beğenileri domine edilmiş fikirsiz varlıklar” olmakla yaftalandığımız şu dünyada, acaba bu artan görünüm baskısı yeni bir tür empatiyi tetikleyecek mi, örneğin bedeni görünür kılmaya karşı devreye giren ikiyüzlü ahlâk kodlarını sorgulatacak mı ya da görünümüne vakit ayıranların yüzeysel oldukları ve beyinlerini geliştirmeye vakit ayırmadıkları varsayımına karşı yeni bir ses çıkarılacak mı?



[1] Carol Dyhouse, Gösteriş, Can Yayınları.

[2] Hanne Blank, Düzcinsel, İletişim Yayınları, s. 166.

[4] Bkz. Richard Sennet, Ten ve Taş, Metis Yayınları.


biyopolitika