Anasayfa > Haftalık Yazılar > Erdoğan’ın Ara Rejimi ve İlkeli Siyaset

Erdoğan’ın Ara Rejimi ve İlkeli Siyaset

Barış Özkul

02 Ağustos 2015

Tayyip Erdoğan’ın ilelebet iktidarda kalma ve bin odalı sarayını kendine bağlı bir bürokrasiyle (külliye ve kalemiye) donatma hayalini perçinleyen olay, 17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet dosyalarının “başarıyla” karartılmasıydı. Bundan sonra, hukuk-adalet, nesnellik-gerçeklik gibi ilkelerin kıymet-i harbiyesi kalmadı. Aslında Cumhuriyet tarihinde bunların tam anlamıyla yürürlükte olduğu bir dönem yoktur. Polis fezlekesiyle mahkûm edilen yığınla siyasi hükümlünün onlarca yıl hapis yattığı bir ülkedir Türkiye.

Ama içinde bulunduğumuz dönemi diğerlerinden ayıran bir özellik var: Herhangi bir politik saflaşmada tarafların baştan varsayacakları gerçeklik ve mantık ölçütleri geçtiğimiz üç beş yılda büsbütün erozyona uğradı. O kadar ki bir zamanlar iktidarın arkasını toplamayı vazife kabul edenler bile bahisleri yükselttiler; artık Erdoğan ne buyurursa tevil yoluna sapmadan sahipleniyorlar. Yeni Türkiye, Erdoğan’ın temsil ettiği ortalamada buluşarak samimiyet devrimini yaptı.

Şimdi, 7 Haziran’da Kürdistan’dan beklediği teveccühü göremediği için Erdoğan’ın çileden çıktığını görüyoruz. Belli ki öfkesini yatıştıracak tek şey, Selahattin Demirtaş’ı ve HDP’yi meclis dışında bırakacak bir erken seçim. Bu yüzden HDP’yi bir kez daha sistem dışına itecek bir karalama ve itibarsızlaştırma kampanyası başlatıldı.

Suruç Katliamı’nda HDP’nin de dahli olabileceğini kanıtlama gayretkeşliğiyle ortalığa atılan “büyük abi” Bülent Arınç’ın sorusunu hatırlayalım: “Amara Kültür Merkezi’nde bomba patlarken orada neden hiçbir HDP’li yoktu?” Aynı mantıkla, Mavi Marmara’da neden hiçbir AKP’li milletvekili yoktu diye sorabilirsiniz. Abesliğin sonu yok.

İki ay önce seçim meydanlarında “analar ağlamasın diye çözüm sürecini başlattık” diyenler şimdi toplumun aklı ve iradesiyle alay ederek anaların vatan uğruna feda edecekleri nice evlatlar yetiştirdiğini hatırlatıyorlar. Bu arada “seni başkan yaptırtmayacağız” lafına Erdoğan’ın çok gücendiğini; Öcalan’ın fırsat bulsa “HDP’lileri sopayla kovalayacağını” öğreniyoruz. 5 Nisan’dan beri Öcalan'ı tecritte tutan aynı devlet değilmiş gibi.

7 Haziran’dan sonra olanlar kendi iktidarını korumak için toplumu tehlikeli bir çatışmaya sürüklemekten çekinmeyecek bir karaktere işaret ediyor; HDP’ye ve HDP’nin temsil ettiği değerleri sahiplenen herkese bedel ödetmeye hazır bir karakter.

Durum, Türkiye sağı açısından da vahim. AP-DYP-ANAP çizgisinin geleceğe dair bazı tasarımları, elle tutulur iktisat politikaları vardı; ülkeyi kapitalistleştirmek/kalkındırmak, ithal ikameciliği yerleştirmek gibi. AKP’nin şu anda Erdoğan’ın iktidarını daimi kılmak dışında bir gelecek tasarımı yok. Siyasal İslâm, Cumhuriyet tarihinde ilk kez ele geçirdiği siyasetle barışma fırsatını heba etti.

***

Diğer tarafta, ateşkesi bitirerek yangına körükle gitmeyi seçen, böylece HDP’yi zora sokacak bir yola giren PKK var.

PKK, siyaseti askerî terimlerle kavrayan bir örgüt. Bu durum, barışı bir strateji olarak değil varoluş ilkesi olarak görenler açısından kabul edilebilir olmayabilir ama çok da şaşırmamak gerekir. Silahlı bir örgüt bomba yerse, barış çizgisini zor sürdürür. Öte yandan, bir haftadır şiddetin karşılıklı olarak tırmandırılmasına HDP’nin, yani sivil siyasetin içinden yüksek sesle karşı çıkan tek kişinin Selahattin Demirtaş olması üzücü.

Erdoğan’ın ve AKP’nin toplumu sürükledikleri çatışma ortamından kurtulup barışı hâkim kılabilmek için savaş stratejilerini, askerî misilleme taktiklerini bir kenara bırakıp insanlığın evrensel değerleri ve ilkelerine sadık kalan bir politikayı savunmak gerekir. Bu da ATM’den para çeken askerleri veya trafik polislerini tarayarak, tır yakarak olacak iş değildir.

Türkiye’de böyle eylemler için ihtiyaç duyulan motivasyonu sağlamaya hazır kalabalıklar her zaman bulunur. Türk orta sınıflarının çiğlik kapasitesi bu konularda yüksektir; kendisinin asla göze alamayacağı şeyleri (silahlı mücadele gibi) başkaları yaptığında heyecanlanmak ve savaş naraları atmak gibi özellikleri vardır. Bu tür manipülatif duygu politikalarının sağda ve solda epey alıcısı olduğu gibi Türk devleti ve medyası da bugünlerde kin ve nefret nutuklarının memleket sathında yaygınlaşması için elinden geleni yapıyor. Bir haftadır bomba yağdıran savaş uçaklarını teknoloji harikası aksamlarıyla gözümüze sokan anaakım medya; ölü ve yaralı sayısı bildirmekten manavdan alışveriş yapar gibi haz duyan “yetkili merciler”, toplumun militarist hassasiyetlerini köpürtmekle meşguller. Bir yandan da ölümler arasında ayrım yapanlar, acıları yarıştıranlar var.

Şimdilik bu karamsar gidişatı değiştirebilecek tek güç olan HDP seçmeninin ve demokrasi mücadelesine inanan herkesin savaş çığırtkanlığı karşısında barışta ve kardeşlikte ısrar etmekten başka bir seçeneği yok. Türk devleti militarizmi, şiddet ve intikam sevgisini bir kez daha rozet gibi yakasında taşımaya başlamışken ilkeli siyaset bunu gerektirir.