Anasayfa > Haftalık Yazılar > Sosyalizm ve Estetik (II): György Lukács

Sosyalizm ve Estetik (II): György Lukács

Barış Özkul

23 Ekim 2016

Lukács, Marx’ın kendisi ve Troçki’den sonra Marksizm hakkında en fazla yazmış düşünürdü. 1912’den 1970’e neredeyse altmış yıl edebiyattan felsefeye birçok alanda yazdı. Ama bu üretkenlik onun 20. yüzyıl Avrupa komünizmindeki konumunu berraklaştırmaktan çok muğlaklaştırdı. Bunun bir nedeni, kurumsal politikayla fazla içli dışlı olmasıydı. Macaristan Komünist Partisi’ne katıldığı Aralık 1918’den Mayıs 1968’e kadar kültür komiserliğinden parti merkez komite üyeliğine bir tür siyasetin daima içinde oldu. Politik konumuyla edebiyat ve sanata bakışı arasında hep bir uzlaşı aradı. Sovyet sosyalizmine angaje olduğunda böyle bir uzlaşıyı sürdürmenin imkânsızlığı karşısında Ortodoks Marksizm’i sofistike bir retorikle parlatmayı denedi.

Başlarda konumunda bir tuhaflık yoktu. Aralık 1918’ten Şubat 1919’a, inanmış bir genç komünist olarak Macar Komünist Partisi için çalıştı. Şubat 1919’da koalisyon hükümeti Bela Kun’u ve diğer komünist liderleri tutukladığında Komünist Parti’nin yeraltı örgütlenmesine katıldı ve Bolgar, Bettelheim, Revai gibi genç komünistlerle birlikte ikinci bir Merkez Komite’nin kurulmasına önayak oldu. O tarihlerde Macaristan’da komünist olmak zor bir karardı; Lukács kararının arkasında hiç tereddütsüz durdu. 

Mart 1919’da koalisyon hükümeti dağıldığında, Sosyal Demokrat-Komünist ittifakıyla Macaristan Sovyet Cumhuriyeti ilan edildi. 133 gün süren Macar Komünü sırasında henüz 34 yaşında olan Lukács’ı Eğitim ve Kültür Komiseri olarak görürüz. Macar tiyatrolarında Lessing, Gogol, Moliere, Ibsen ve Shaw’un oyunları sahnelenir.

Bu yıllarda Lukács’ın sosyalizme bakışı da değişir. 1910’larda Ernst Bloch ve Heidelberg çevresi (Georg Simmel ve Max Weber) ile polemik halinde geliştirdiği sosyalizm anlayışında anti-militarizm, sol etik, metalaşma-şeyleşme süreçlerinin “yeni birey” üzerindeki etkileri önplandadır. Edebiyata da öncelikle buradan bakar: Roman Kuramı’nda (1916) romanı bireyle toplum arasındaki yarılmanın (Zerissenheit) tarihsel-toplumsal ifadesi olarak tanımlarken Antik Yunan’a atfettiği bir altın çağ imgesini idealleştirir. Estetik alanındaki görüşlerini sosyalist gerçekçiliğin gereklerine göre eğip bükmez; edebiyatı kendi tarihî gelişimi içinde, estetiğin terimleriyle değerlendirir. [1]

Bu pre-Sovyetik döneminde Lukács, Hegel okumuş ve birtakım zihin açıcı sentezlere varmıştır. 1920’lerin başındaki Lukács ise 1910’lardaki Lukács’a kıyasla “reel-politik” bir figürdür. Komintern’le yakın ilişkiler içinde bulunduğu bu yıllarda Lukács’ın daha az ahlâkçı, daha fazla “politik” olma kaygısı vardır. 1923’te yayımlanan Tarih ve Sınıf Bilinci, Lukács’ın erken döneminin kapanış metni olduğu gibi uzun hayatında verip verebildiği yegâne başyapıt olacaktır.

***

Edebiyat ve sanat konusunda Lukács’ın yaşamında dönüm noktası Stalinizm’dir. Lukács, Batı edebiyatına dair (özellikle roman) engin bir bilgiye sahipti ve tam da bu yüzden Stalinist Rusya’nın “toplumcu gerçekçilik” dayatmasıyla uzlaşması kolay değildi. Ama o, ısrarla bir uzlaşı zemini aradı ve bu “zorlama” uzlaşının kuralları Lukács’ın gerek modernist edebiyatla gerekse toplumcu gerçekçilikle ilişkisindeki ikircikli tutumunu belirledi. 

1960’larda yazdığı yazılarda Lukács, Stalin’in hamhalat ve öngörüsüz biri olduğunu ilk bakışta anladığını öne sürer. Demek ki sorun, bir idrak sorunu değildi. Lukács, Stalinizm’i “proletarya diktatörlüğü”nün kuruluşunda zorunlu bir evre olarak görüyordu. Stalin, 1926’da Leninizm’in Sorunları’nı yazıp tek ülkede sosyalizm tezini ortaya attığında bu tezi ilk sahiplenenlerden biri Lukács oldu. Proletarya diktatörlüğünün çıkarları sözkonusu olduğunda “reel-politika”nın kıymetini bilmek gerekiyordu. Sorun böyle konduğunda, proletaryanın çıkarları gereği savunulmayacak şey yoktur. Nitekim Lukács da çoktandır bir alay konusu olan Lissenko biyolojisini savunacak kadar ileri gitti. [2] 

Uzlaşı, ilkelerden ödün vermek anlamına geldiğinde taraflardan birinin kişiliksizleştiği bir tahakküm ilişkisinin doğması kaçınılmazdır. Stalin, 1928’de sosyal demokrasiyi “sosyal faşizm” ilan ettiğinde, birleşik anti-faşist mücadeleyi “faşizmin ikizi” olarak tanımladığında Lukács bu görüşe hiç katılmadığı halde Komintern çizgisinden milim sapmadı. Victor Serge, Lukács’ın bu yıllarda Stalin’i eleştirenlere “doğru zamanı bekleme” telkininde bulunduğunu anlatır.[3] O doğru zaman Stalin’in ölümüne kadar gelmediği gibi 1941’de Hitler-Stalin paktının varlığını ima eden yazılar yazdığı için Lukács’ın kendisi de hapse atıldı. Buna rağmen Lukács, Stalinizm’i doğrudan karşısına almadı; Ortodoks Marksizm’den farklılaşan politik görüşlerine edebiyat ve sanatta bir temel aradı. Ama orada da toplumcu gerçekçilikle burjuva gerçekçiliği adını verdiği nitelikli edebiyat arasında imkânsız bir uzlaşı arayışına girdiği için sonuçta eklektik ve ikircikli bir tutum üretti. 

Çağdaş Gerçekçiliğin Anlamı, Lukács’ın estetik anlayışının derli toplu bir anlatımıdır.[4] Sözgelimi Thomas Mann, Lukács’a göre, burjuva geleneğinin saygınlığı ve rasyonalizmini temsil eden, büyük bir romancıdır. “Toplumun akla dayanan süreçlere oturtulabileceğine ve gerek tek tek, gerekse yığın halindeki insan çabasının tarihsel olayları etkileyebileceğine yürekten inanan” romancılar burjuva olmaları fark etmeksizin kıymetlidir. 

Hakkını teslim edelim: Lunaçarski, Jdanov gibi edebiyat komiserlerinin denetimi altında var olan; devlet çiftliğinde çalışan bir karakterin kamu mülkiyetini özel mülkiyetten üstün saydığını göstermek için kendisine ödül olarak verilen kuzuyu almamasını anlatan proleter kahramanlık hikâyelerinin yazıldığı Sovyet döneminde örnek bir romancı olarak Thomas Mann’a işaret etmek önemli bir çıkıştır. Lukács, toplumcu gerçekçiliğin yakında kurulacak olan komünist dünyanın habercisi niteliğindeki tiplemelerinden ve can sıkıcı şematizminden iyi bir edebiyat çıkmayacağını biliyordu. Bu yüzden bir karşı ağırlık olarak geleneğe, “burjuva” romanına, 19. yüzyıl gerçekçiliğine dikkat çekti.

Gelgelelim, Thomas Mann’ı methederken modernist-avangard edebiyat kategorisine dâhil ettiği Joyce, Musil, Kafka, Proust, Beckett, Faulkner gibi yazarları kıyasıya eleştirmekten de geri kalmadı. Bu yazarlar, Lukács’a göre, çağın gerçeklerine bağlanmayı reddettikleri için yapıtları her türlü insani içerikten yoksun olan nihilistlerdir. Lukács, bu aşamada, tamamen keyfi ölçütlere dayanan birtakım ayrımlar yapar. Sözgelimi burjuva aydınının “kıymeti” Kafka ile Mann arasında yapılacak seçimle belirlenir:

Burjuva aydınının birinci ödevi, sosyalizm aşamasını gerçekleştirmekten çok, evrenselleşen kaderci bunalımı reddederek insanlığın kendini kurtarma çabasına katılmaktır. Burjuva yazarı böyle bir seçimle karşı karşıya olduğu için, bugün içinde bulunduğu açmaza bir çözüm bulma konusunda eskisinden daha iyi bir durumdadır. Sorun, estetik bakımdan çekici, fakat yozlaşmış yenilikçilikle eleştirel gerçekçilik arasında bir seçim yapma sorunudur. Bu seçim Franz Kafka ile Thomas Mann arasında yapılacak bir seçimdir. (s. 105)

Edebiyatçıya ödev verme isteğini 20. yüzyılda pek o kadar garipsenmemiş bir devrimci duyarlılık olarak bir kenara bırakalım. Belli ki Lukács, “evrenselleşen kaderci bunalım”ın temsilcisi olduğu ve yozlaşmış yenilikçiliğin buhranını yeniden ürettiği için Kafka’dan pek hoşlanmaz. Kafka edebiyatında “hortlaksı bir nitelik” bulur; Kafka, Lukács’ın hemen her yapıta bir deney aleti gibi uyguladığı “bütünlük” planında ayrıntıları sıraya sokmaktan aciz bir yazardır. Kafka’da ayrıntıların çağrışım gücü yüksek olsa da ayrıntılar varlıkla anlam arasındaki boşluğu dolduracak şekilde kullanılmaz. 

Lukács başka bir yerde yine Kafka vesilesiyle sözü Kierkegaard’a getirir ve her ikisine de sosyalizmi reddettikleri için kızar: “Bir çıkar yol olarak sosyalizmin reddi demek, kişinin gözlerini geleceğe kapaması demektir. Birey bu durumda bunalımı ve kaosu değişmez bir yazgı olarak kabul eder.” (s. 83). “Yenilikçi edebiyat geleceğe dönük bir perspektiften yoksun aydının gözünde aslında ona bir karabasanı hatırlatabilecek olayları, oldukça incelmiş bir ustalıkla yüceltmektedir” (s. 77). “Beckett, Joyce, Musil ve Benn’de rastladığımız özellikler değişik biçimlerde de ele alınsalar, temelde hep aynı dünya görüşünü yansıtan özelliklerdir” (51) v.s. 

Lukács’ın edebiyat anlayışı, sonuç olarak, teleolojiktir. Zihninde bir bütünlük ve gerçeklik planı vardır ve bu planın içini Hegel’den ödünç aldığı soyut ve somut potansiyalite (gizillik) ve alıkoyarak aşma (aufgehoben) kavramlarıyla doldurur. Edebiyatın görevi hayatla hayatın edebiyattaki yansımasını diyalektik bir bütüne doğru yükseltmek ve bunu yaparken klasik gerçekçiliğin gerçeklik ilkesini bir yandan hükümsüz kılıp bir yandan korumak bir yandan da daha yüksek bir düzeye taşımaktır (özetle, aufgehoben). 

Bu oldukça soyut, “diyalektik” plan, ayrıntıların özelliği ile bütünün genelliğinin başarıyla kaynaştırılmasını gerektirir. Bu da sosyalist bir dünya görüşünü ya da sosyalizme açık bir burjuva duyarlılığını ön-gerektirir.

Lukács, bu şablonu sanat yapıtlarına uygularken kapalı, yozlaşmış, parçalı bir anlatım tekniğine yaslanarak gerçeklikten uzaklaştıkları ve akıldışılık unsurunu yücelttikleri için birçok sanatçıyı gerici ilan eder.

Öte yandan Lukács’ın gerçeklikten neyi kastettiği tam olarak belli değildir. Gerçekliği çarpıtan Joyce veya Beckett mıdır yoksa kapitalizmin 20. yüzyıl başında ulaştığı aşamada gerçekliğin kendisi ve onun taşıyıcısı olan insan ögesi mi “çarpık” ve çok-boyutlu bir hal almıştır? Lukács’ın bu tür sorulara verdiği tatmin edici bir yanıt yoktur. 

İnsan bilinci, yeni olgularla tanıştığında yeni anlatım araçları arar; gerçeklik değişirken gerçekliği betimleme tarzları da değişir. Kafka, Prag bürokrasisini bir Peter Weiss gibi anlatmasını bilmediği için değil sorunun insan zihninde yarattığı etkiyi daha yoğun biçimde iletebilmek için kapalı bir evren kurmuştur. Virginia Woolf, “yenilikten sırf yenilik olduğu için” hoşlandığından değil modern zamanlarda insan bilincinin dokusunu değiştirirken somut, yaşayan ilişkileri de karmaşıklaştıran (psikanaliz, meta fetişizmi, kentleşme v.b. etkilerle) yeni gerçekliğe uygun bir anlatım tarzı aradığı için bilinç-akışı ve iç monolog tekniklerine başvurmuştur. 

İlke düzeyinde, sanatın toplumsal gerçekliği yansıtmak gibi bir görevi yoktur; sanat, gerçekliği bir yığın dolayımdan geçirip kendine özgü bir bilgi, bir sanat deneyimi olarak iletir. Bu, sosyolojinin, tarihin ve politikanın ürettiği bilgiye benzemez. Ama Lukács, ısrarla sanat yapıtından toplumsal bir mesaj iletmesini ve bu mesajın “diyalektik bütünlük” adını verdiği varsayımsal bütünlükle uyumlu olmasını bekler. Sanatın görevi, çağdaş dünyadaki ilerici ve gerici güçler, hayat ve yozlaşma (dekadans) arasındaki çatışmanın anlaşılmasını kolaylaştırmaktır. Bu görevden kaçan sanat, “formalisttir, yozlaşmıştır, sosyalizmi reddetmektedir”. 

Edebiyatta gerçekliğin bu şekilde kavranışı yanlış bir kutuplaşmaya yol açar ve tek tek yapıtların değerlendirilmesinde toptancı bir görüşü yürürlüğe koyar. Gene de Lukács’ın estetik anlayışı Sovyetler’e hâkim olan resmi sanat görüşünden fersah fersah ileridedir. Lukács birçok yazarı bu tür gerekçelerle eleştirirken hiç değilse olumlu bulduğu bir “burjuva” edebiyat geleneğini de sahiplenmiştir. Sosyalist gerçekçiliğin Sovyetler’deki resmî sözcüleri ise alabildiğine katı bir estetik anlayışını temsil etmişlerdir. Onlarla devam edeyim.



[1] Bkz. Georg Lukacs, Roman Kuramı, çev. Cem Soydemir, İstanbul, Metis, 2002.

[2] Michel Löwy’nin kitabı Lukács ve Stalinizm konusunda oldukça aydınlatıcı. Bkz. Georg Lukács - From Romanticism to Bolshevism, çev. Patrick Camiller, Londra: NLB, 1979.

[3] Victor Serge’ten aktaran Michel Löwy, a.g.y., s. 200.

[4] Bundan sonraki bütün alıntılar için bkz. Çağdaş Gerçekçiliğin Anlamı, Payel Yayınevi, çev. Cevat Çapan, İstanbul: Payel Yayınları, Haziran 1969.