Anasayfa > Haftalık Yazılar > “Devlet Benim”den “Ben Devletim”e!

“Devlet Benim”den “Ben Devletim”e!

Ahmet İnsel

19 Şubat 2018

Fransa Kralı 14. Louis, 14 yaşında taç giydikten bir yıl sonra, Kardinal Mazarin devlet işlerini yürütmeye devam ederken, İspanya’ya karşı savaşı finanse etmek için çıkartılan yeni vergilerin bir kısmını onaylamayan, inceleme bahanesiyle geciktiren Paris Parlamentosu’na aniden gelir. Üzerinde av kıyafeti vardır. Tartışılan kraliyet kararlarının kendisinin önünde hazırlanıp, okunmuş olduğunu belirtip, parlamentonun karışıklık yaratmasını eleştirir. Parlamento başkanının söz konusu olanın devletin çıkarları olduğu için kraliyet kararlarının incelenmesinin gerekli olduğunu belirtmesi üzerine, rivayet olunur ki, genç kral, kamçısını çalımla koltuk altına yerleştirirken, “Devlet, benim!” der. 

14. Louis’nin bu sözü gerçekten söyleyip söylemediğini bilmiyoruz. Tarihçilere göre, parlamentonun tutanaklarında kralın böyle bir cümle söylediğine ilişkin herhangi bir ibare yok. Ama 14. Louis, birkaç yıl sonra Mazarin vefat edince, yerine başvekil atamamasının nedenini, yazdığı veliahta öğütlerde şöyle açıklar: “Hiçbir iş için bir Başvekil atamamaya karar verdim. Bir yanda bu görevin, diğer yanda sadece Kral unvanının olduğunu görmekten daha yakışıksız bir şey yoktur.” 14. Louis parlamentoda “Devlet, benim” dememiş olsa bile, uzun hükümdarlığında kralla devletin bütünlüğünü, birbirlerinden ayrılmaz birliğini savunmuş ve bunu bir rejim biçimine dönüştürmüştür. Bu anlamda modern mutlak monarşinin prototipi kabul edilir. 

Burada bu mutlakıyet anlayışına bir açıklık getirelim. 14. Louis, devleti kendisiyle özdeşleştirmez, tersine şahsını devlet otoritesiyle bütünleştirir. İlahi hakka dayanan mutlakıyetçi monarşinin yerleşmesiyle birlikte Kral unvanı, yerel feodal güçlere ve kralın üstünde olduğu iddia edilen dinî otoriteye (Papalık) karşı üstünlüğünü ilan eden devlet erkinin içinde erir. Bu nedenle 14. Louis’nin ölüm döşeğinde, “ben gidiyorum ama devlet ilelebet payidar kalacaktır,” dediğini başucunda bulunan birkaç tanık iddia ederler ki, muhtemelen bu doğrudur. Mutlak krallık rejimi, demokrasi ve cumhuriyet ilkelerinin taban tabana zıddıdır ama mutlak keyfilik rejimi de değildir. Kral da devletin kural, gelenek ve yasalarına uymakla yükümlüdür.

***

16 Mart 2016’da 22. Muhtarlar Toplantısı’nda, o zaman resmen sadece cumhurbaşkanı olan Tayyip Erdoğan şöyle konuşmuştu: “Tayyip Erdoğan gitsin demek, bizim tüm siyasetimizi, tüm çalışmalarımızı, üzerine bina ettiğimiz milletimizin, bayrağımızın, vatanımızın, devletimizin tek olması anlayışı yıkılsın, demektir.” Kısacası “ben gidersem, bu devlet çöker,”demişti Erdoğan. 14. Louis’nin ölüm döşeğinde söylediğinin tam tersini söylemiş, kendi unvanını devletle özdeşleştirmemiş, devleti ve onun dayandığını iddia ettiği ilkeleri kendi varlığına bağlamıştı. Tayyip Erdoğan, “devlet, benim” değil, “ben, devletim” diyordu. Aslında modern otokratların hemen hepsinin ortak özelliği olan, iktidarın kişiselleşmesiyle birlikte, kurduğu rejim ve düzenin o kişinin iktidarda kalmasıyla sınırlı olması olgusunu ifade ediyordu. 

Erdoğan, daha sonra, başarısız darbe girişimini, “Allah’ın lütfunu” bir fırsata dönüştürerek, mutlakıyetçi cumhuriyet rejimi tesis etme yönünde epey yol aldı. 14. Louis’nin başvekil atamayıp, belli alanlarda görevlendirilmiş vekillerle ülkeyi yönetmeyi tercih etmesinin gerekçesi, 2019’da yürürlüğe girecek ama şimdiden fiilen yürürlükte olan “cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi”nin ana gerekçesiyle aynıydı. Bütün güçler tek bir elde toplanmalıydı. O el, ilahi hakka dayanan bir meşruiyet yerine, milletinden doğrudan aldığını iddia ettiği vekâletle, kendi bildiği, kendi uygun gördüğü gibi devleti ve toplumu yönetebilmeliydi. Buna karşı çıkanlar, bunu eleştirenler ancak “devlet düşmanı” ve “vatan haini” olabilirlerdi. Devlet, millet ve vatanla özdeşleşmiş, bütün bunları şahsında toplayıp, cisimleştiren kişinin sözüne karşı çıkmak, iradesine taş koymak olabilecek en ağır suçtu. Suçun cezasını da hükümdar vermeliydi. 

Erdoğan’ın elinde topladığı güç, yetki ve imkân, feodal gelenekler, kilisenin gücü, doğal hukuk kuralları, dokunulmazlıklar ve ayrıcalıklarla önü kesilen, iletişim araçlarının sınırlılığıyla kısıtlanan, üç yüzyıl öncesinin mutlakıyetçi monarşisinden birçok açıdan çok daha geniş bir keyfi yönetim imkânı sağlıyor. Tarihçiler, mutlak monarşide kralın gücünü sınırlayan üç tür yasanın varlığına dikkat çekerler. Bunlar, Tanrı’nın yasası, doğal hukuk kuralları ve devletin temel yasalarıdır. Bunlardan herhangi birinin çiğnenmesi, monarşiyi despotizme dönüştürür. Montesquieu, tanımladığı üç yönetim biçimi, cumhuriyet, monarşi ve despotizm arasında, despotizmi mutlak kötülük olarak gösterir. Despotizm, tek başına bir kişinin iktidarı olduğu gibi, bu iktidar hiçbir kurala ve yürürlükteki yasalara bağlı olmadan, despotun keyfi kararlarına göre yürür. İktidarın en önemli dayanağı, keyfiliğin salgıladığı korkudur. Keyfi yönetime bütünüyle tâbi kılınmış yargı ve kolluk güçleri bu korku imparatorluğunun sacayaklarıdır. 17. yüzyıl sonu Fransa’sında, 14. Louis’nin mutlak monarşisi değil, Osmanlı sultanı mutlak keyfi yönetimin, yani tiranlığın örneği olarak gösteriliyordu!   

Bugün Türkiye’de yürürlükte olan seçimli otokrasinin, Osmanlı siyasal diliyle ifade edersek istibdat hali, özellikle yargı alanında son derece açık biçimde gözlemleniyor. Verilen cezaların suç delilleriyle hiçbir ilişkisinin kalmamış olması güdümlü ceza yargısının aktörlerinin adalet bilincini bütünüyle yitirmesiyle açıklanamıyor. Otokratın ağzından çıkana tâbi bir ceza yargısı, şimdi değil, eski zamanlarda da istibdat yönetimi olarak adlandırılırdı. Ergenekon, Balyoz davalarında olduğu gibi, bugün de Türkiye’de yargı emir alıp alelacele tahliye kararı verirken ya da elinde kalem ve sözden başka silahı olmayan kişilere ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası, yani modern zamanların idam cezası verilirken istibdat rejiminin bütün özellikleri sergileniyor. Rejimin temel yasası olan anayasayı korumakla yükümlü kurumun, Anayasa Mahkemesi’nin kararı, otokratın hoşuna gitmezse uygulanmıyor. Keyfilik yargıdan eğitime, iş dünyasından kültürel faaliyetlere, spora, bütün toplumu yukardan aşağıya doğru inerek, her şeye giderek hâkim oluyor. Bu ise güçlü bir devlet yapısının değil, tam tersine muktedirin keyfi biçimde içini doldurabildiği güçsüz, içi boş bir yapının varlığına işaret ediyor. Güçlünün güç sahibi olması için devletin güçsüz olması gerektiği gibi, güçlünün partisinin de güçsüz olması gerekiyor. 

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, 10 Şubat 2018’de AKP İstanbul İl Başkanlığı İstişare ve Değerlendirme Toplantısı’nda, parti üyelerinden “sadakat ve teslimiyet” talep ediyordu. Partisinin aynı zamanda devletle büyük ölçüde artık bütünleşmiş olduğunu dikkate alınca, sadakat ve teslimiyet talebinin devlet kurumlarının hepsini kapsadığını ve dile getirilen devlet-millet bütünleşmesi çerçevesinde sadakat ve teslimiyetin milletin de yükümlülüğü olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim iktidardaki gücün “gerçek halk”, “hakiki millet” olarak nitelediği topluluk, bu sadakat ve teslimiyet gereklerini yerine getirenleri ifade ediyor.

***

Haldeki durumun bu raddeye gelmesinde muktedirin kişiliğinin, zihin dünyasının, ona hâkim olan kültürel kodların ve tahakküm tutkusunun büyük bir payı olduğuna kuşku yok. Ama buna rağmen, bu durumu bütünüyle yeni bir olgu olarak ele almak mümkün değil. Bugün iyice belirginleşen istibdat eğilimlerinin sadece bir kişinin iradesiyle gerçekleşmediğini, gökten zembille inmediğini, tarihî yapısal temelleri olduğunu unutmamak gerekiyor. Edhem Eldem, Toplumsal Tarih dergisinin Aralık 2017’de yayımlanan sayısında yer alan son derece önemli ve aydınlatıcı yazısında tam bu nokta üzerinde duruyor. Adalet ve hukukun siyasi mücadelenin hizmetine adanmış bir alana dönüşmesinin tarihsel kaynaklarını ve bunun vahim sonuçlarını ele aldığı, “Osmanlı İmparatorluğu’ndan günümüze adalet, eşitlik, hukuk ve siyaset üzerine” başlıklı makalesinden uzun bir alıntı yaparak, istibdat yönetiminin kaynakları üzerine düşünmeye devam edelim: 

“Devletin fethedildikten sonra fatihleri tarafından istendiği gibi şekillendirilebilen bir yapıdan ibaret olduğu; yargının ve anayasanın bu devletin bekasını ve dokunulmazlığını sağlamak için kullanılması meşru birer araçtan başka bir şey olmadığı; adalet kavramının kâh muarızların tahkir ve ötekileştirilmesinin, kâh iktidara mazlumiyet sermayesi kazandırmanın yolunu açan söyleme dönüştüğü; demokrasinin azınlık ve kişi haklarının korunması değil de çoğunluğun (üstelik genellikle varsayılan veya yönlendirilen) iradesinin dayatılması olarak anlaşıldığı; eşitliğin çoktandır ‘dostlar alışverişte görsün’ kabilinden bir ilke niyetine kullanıldığı; siyasi örgütlenmede istişareden çok tepeden yönetmenin hâkim olduğu; kişilik kültüne varabilecek derecede kuvvetli bir şahsi iktidar geleneğinin hâlâ geçerli olduğu bir ülkede son gelişmeleri tarihî boyutundan kopuk bir şekilde, sanki yepyeni bir olguymuş gibi algılamak ciddi yanılgılara yol açabileceği gibi, meselenin özünün ve dolayısıyla muhtemel çözüm yollarının anlaşılmasını daha da zorlaştıracaktır.”

“Ben devletim” diyen despotik iradenin karşısına “mazlumluğun kutsal haklılığı” ile değil, eşitlik, özgürlük ve dayanışmacılık ilkelerinin söz ve eylemleriyle çıkmak, onunla bu ilkeler ışığında mücadele etmek, aynı zamanda bu tarihî sürekliliğe son verme kararlığı demektir.