Anasayfa > Haftalık Yazılar > Kozmopolitizm ve Enternasyonalizm (IV): Gökalp’in İzinde

Kozmopolitizm ve Enternasyonalizm (IV): Gökalp’in İzinde

Orhan Koçak

30 Temmuz 2018

Peki kozmopolitizm “bu topraklarda” ilk kez ne zaman polemik konusu oldu? Lisan ve söz dağarı engelini de atlayarak derin araştırmaya giren, 19. yüzyılın ikinci yarısında Namık Kemal’de, Cevdet Paşa’da, biraz sonra Sait Halim’de bununla ilgili bir tartışma, hiç değilse bir huzursuzlanma bulabilir. Ama polemiğin ciddi olarak başlayabilmesi için Fikret’in “Haluk’un Amentüsü”ndeki dizesinin yazılması gerekiyordu: “Milletim nev-i beşerdir, vatanım ruy-i zemin”… Bu geç şiir, Balkan savaşından itibaren geç Osmanlı entelicensiyası için bir skandal haline geldi. Cumhuriyet tarihi boyunca latif tezahürlerini göreceğimiz bir “Kızıl Elma” koalisyonunun mayası da o dönemde oluşmaya başladı. İlginçtir, geçen asrın 40’lı yıllarında Milli Eğitim için bir Fikret seçkisi yapan Tanpınar’ın oturaklı önsözünde o dizeye herhangi bir gönderme yoktur. Bu eski Action Française hayranı, Fikret’i de sadece Rübab-ı Şikeste ve “Sis”le ele almayı yeğlemişti. O yılların, özellikle de 30’ların kültürel düşüncesinde Serveti Fünun’a bakış burada düğümlenir: derece derece, ya düpedüz vatansızdırlar, veya milli hislenişleri zayıf. Ya da Tanpınar gibi bu karşıtlığın bir “tık” üstüne çıkmak isteyen değerlendirmeciler için, Halit Ziya’daki, Cenap’taki, Fikret’in kendisindeki bütün pırıldamalara rağmen artık kurtarılamayacak kadar geçmişte kalmıştır Edebiyatı Cedide’nin bu ikinci kuşağı: gereğince milli olamamıştır, hiçbiri bir Sahnenin Dışındakiler kitabı yazamayacaktır. Fikret’in “hürriyet şairliği” de o yıllarda biraz gölgeye itilir, Yakup Kadri’nin, Falih Rıfkı’nın “özgürlük” kavramını sorgulayan ve gereksiz, yersiz ya da düpedüz “yanlış” bulan denemeleri eşliğinde. 

Ama tahmin edilebileceği gibi o yıllarda bazı şeyleri açıkça, sakınmasızca söylemekle kalmayıp herkesin anlayabileceği derli toplu bir teorik önerme haline getiren tek bir kalem vardır. Ziya Gökalp, adını anmasa da dosdoğru Fikret’i hedef alır 1. Dünya Savaşı ertesinde yazdığı bir metinde, dosdoğru “dünyacılığı”. Gökalp beynelmilel (Garp) medeniyete katılmaktan yana olduğu için, kozmopolitizmle enternasyonalizmi ayırıyordu, bu noktada kafası uluslararası sosyalist hareketin yazarlarından çok daha berraktı. Enternasyonalizm, ulusların yan yana yaşaması ve kendi benliklerini yitirmeden birbirinden faydalanmasıydı; bu açıdan, herkesin kendi mensup olduğu ulusun “harsını” unutmadan, başka ulusların kültürünü takdir etmesi çok kızılacak bir şey değildi. Gelgelelim, uluslararası

medeniyet zümresini, hususi bir medeniyete mensup milletlerin [toplamı] gibi telakki etmeyen adamlar da vardır. Bunlara göre ayrı ayrı medeniyetler yoktur, bütün insanların mecmuu, tek bir medeniyet zümresinden ibarettir ve bu tek medeniyet zümresi milletlerden değil fertlerden mürekkeptir. Bu fikirde bulunan insanlara kozmopolit adı verilir. Kozmopolitler, “milletim nev-i beşerdir, vatanım ruy-i zemin” diyen dünyacılardır.

Dünyacılar başka ulusların kültürleriyle kendi uluslarının/devletlerinin üzerinden atlayarak ilişki kuruyorlar, o kültürleri “başka ulusların” kültürü olarak görmüyor, takdir etmekle kalmayıp hemen benimsiyorlardı. 

Gökalp’in hünerli bir edip olmaması, nüktesizliği, belli bir karmaşıklıkla uğraşmasını sağlayacak herhangi bir sözel/düşünsel dolambaçtan kaçınması, demek retorikten, şiirsellikten ve palavradan uzak durması (ne yazık ki şiirden değil), onu sonraki kuşaklar nezdinde önemi azalan bir figür haline getirmiştir. Ama o yıllarda ve uzun bir süre sonrasında Türk aydınının ancak hafifleşmek pahasına ötesine geçebileceği sınırı (ya da düğümlenmeyi) onun kadar berrakça tarif edebilen başka yazar çıkmadı. Ne çare ki, önerdiği programın (milli hars+beynelmilel medeniyet) işini ciddiye alan ve kendine saygısı olan yazar/sanatçı/düşünür tarafından bir ketlenme, bir tıkanma, sürekli bir sancı ve sonuçta biraz zelil bir iflas olarak yaşanacağını hiç kavrayamıyordu. O programın, yazarı, sanatçıyı, düşünürü ya hileye, yalana, namus açıklarına, ya da (veya aynı anda) yüzeyselliğe, hafifliğe sürükleyeceğini sezemiyordu. Macarlarda, Romanya’da, Balkanlarda bu sancının nasıl işlendiğini, nasıl işe koşulduğunu elbette bilemezdi. Ama İttihatçılar düştükten sonra da etkili olacağını galiba seziyordu.[1]   

Kötü örnek, ama zengin, besleyici kötü örnek, tahmin edilebileceği gibi Tanpınar’dır, ama Nurdan Gürbilek’in de hemen fark ettiği gibi, romanların, şiirlerin, hatta denemelerin yazarından çok, mektupların, günlüklerin, mecburi yalansızlıkların görece çıplak adamı. Kendi yapabildiğinden daha fazlasını, daha iyisini yapma işini yine kendi parodisine (Oğuz Atay) devretmiştir. İyi örnekse oraya hiç bakmayan, o düğümlenmeden beslenmemiş, o sancıya metelik vermemiş olan: Nâzım Hikmet, herkesin mecburen az çok bildiği gibi. “Dışarda” okunmak için TC’nin onayına, aracılığına, “sponsorluğuna” ihtiyaç duymamıştır.

***

Gökalp’in sonraki Türk milliyetçi düşüncesini nasıl etkilediğini biliyoruz (okumamış olsalar bile, özellikle de okumadan). Ama Kızıl Elma’nın “bu mahallenin” üzerine de düşen uzun ve kalıcı bir gölgesi var: “En çok evrensel olmak için en çok yerli-ve-milli olmak gerekir” fikri, sol kültürün içinden defalarca dillendirilmiştir. 

Burada daha önceki bazı iletilerde de öne sürmüştüm: Orhan Pamuk’un Nobel ânında “bu topraklarda” en huzursuzca hop oturup hop kalkanlar yine sol kamptan insanlardı. Pamuk’un ödülü geri vermesi için başlatılan kampanya, merhum solcu yazar ve mimar Demirtaş Ceyhun’un önderliğinde, o dönemde yine solcuların bolca devam ettiği “Çiçek Bar”da örgütlenmişti. Kampanyacıların asıl canını sıkan, Pamuk’un yabancı basına verdiği demeçlerin içeriği de değildi bence: bir milyon Ermeni, otuz bin Kürt (orada bu konularda hak verecek birçok insan vardı, başta Leyla Erbil olmak üzere). Asıl rahatsız edici olan, adamın bunları bizim üstümüzden atlayarak bir ecnebi gazeteciye söylüyor olmasıydı. Üslubunun o gün için yeni, yadırgatıcı olması da bir problem olabilirdi belki, soğuk bir üslup, ateşli anları bile parodiye, şakaya benziyor… Burada çok anlaşılır bir yazar kıskançlığı da devreye girmiş olabilir (“şimdi bu nedir, ben Sait Faik’i de, Bilge Karasu’yu veya Yaşar Kemal’i de biliyorum, ama bu nedir!). Ama bana kalırsa daha can alıcı olan, Pamuk’un onayını Çiçek Bar’dan veya Ahmet Necdet Sezer adlı skandaldan değil de Norveç’teki bazı kişilerden alacak olmasıydı. Gökalp’in korktuğu gibi, onay mercii, ulustan, ulus-devletten “dünyaya”, “ruy-i zemin”e kaçmaktaydı.

Türk yerli ve milli solu üzerindeki bu uzun Gökalp gölgesinden çok örnek verilebilir (zaten bu sayede yerli-ve-milli olmaya doğru adım atmıştır, bir şeyin aslı değil taklidi olma riskini de göze alarak, çaresizlikle kahramanlık arasında durakalmış). Çok örnek bulunabilir, ama ben Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın 1969’da Aydınlık dergisinde çıkmış bir yazısına baktım. Diyor ki, “Finans-Kapital ne ise odur […] Finans-Kapitalin MİLLETİ: Uluslararası BANKALAR topluluğudur. Finans-Kapitalin VATANI: Emperyalist oligarşinin egemen olduğu ‘Ruy-i zemin: YERYÜZÜ’dür.”[2]   

Doktor’un daha 20’li yıllarda yazdığı Edebiyatı Cedidenin Otopsisi’nden beri Fikret’ten, Halit Ziya’dan nefret ettiği bilinir; bir adli tabibin gözüyle okumuştur onları. Ama çok benzer yargılar Fuat Köprülü’nün o dönemle ilgili yazılarında da karşımıza çıkar: kir görüyordur orada, günah ve cerahat. Ve en çok da kozmopolitizm, iltihapla aynı anlamda. Şimdi, Kıvılcımlı’nın saptaması, özellikle bugünü düşünürsek, isabetli bile olabilir: dünya, dünyasallık, “ruy-i filan”, mali sermayenin (başka deyişle, sermayenin) küresel, gezegensel gezinme ve büyüme “zemini” haline gelmiştir – hatta şunu da söyleyebiliriz: onu ilk kez bir “gezegen” haline getiren de bu kısıtlı/kısıtsız gezinmedir. Sorun şurada: Kırk küsur yılın devrimci-komünisti, bunun bir 20-30’unu da milli devletin zindanlarında geçirmiş olarak, finans-kapitalinkinden (Yahudiler?) başka bir dünyasallık tahayyül edememektedir. 

Böyle böyle, 12 (ya da 13 müydü, tam hatırlayamıyorum) Mart 1971 sabahında Kadıköy’den şehre geçerken Doktor’un gazetesinde şu manşetin atılmış olduğunu görecektik: “Ordu kılıcını attı”. Niçin atmasın ki! Ben de olsam… Fayda sağlayabileceğimi bilseydim, vb.



[1] Kişinin kendi yazılarına referans vermesi hep biraz sakildir ama, Gökalp’in 1920’lerden belki bugüne kadar kültürel teorizasyon üzerindeki uzun gölgesi için bkz., Orhan Koçak, “1920’lerden 1970’le Kadar Kültür Politikaları”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, c. 2, Kemalizm İstanbul: İletişim, 2001.

[2] Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Türkiye’de Sınıflar ve Politika, İstanbul: Tarih ve Devrim Yayınevi, 1974.