Anasayfa > Haftalık Yazılar > Tarık Buğra'da Alternatif Milli Mücadele Anlatısı

Tarık Buğra'da Alternatif Milli Mücadele Anlatısı

Barış Özkul

25 Kasım 2018

2018, Tarık Buğra’nın yüzüncü doğum yılı ve ölümünden yirmi beş yıl sonra Buğra’nın eserleri AKP’nin “yerli ve millî” kültürel atılımı çerçevesinde muhafazakâr kesim tarafından yeniden hatırlandı. 1950’ler ve 60’ların tarih ve toplum odaklı tartışmalarında Buğra’nın kitapları daha çok solcu yazarların ilgisini çekmişti (Peyami Safa gibi istisnalar dışında). Bildiğim kadarıyla ilkin Fethi Naci, ciddi bir eleştiriyle, Buğra’nın romanlarına aksayan taraflarıyla birlikte eğilmiştir. Küçük Ağa gibi romanlarda karakterler meyhaneye gidip rakı içtikleri için muhafazakâr kesim o yıllarda Tarık Buğra’ya mesafeli yaklaşırken Fethi Naci önce Yüz Yılın On Romanı, sonra Yüz Yılın Yüz Romanı’nda Tarık Buğra’ya yer vermiştir. Gene epey erken tarihlerde Tarık Buğra’yla meşgul olan bir başka eleştirmen Tahir Alangu’dur. (Cumhuriyetten Sonra Hikâye ve Roman – 3. Cilt) 

***

Tarık Buğra, Küçük Ağa gibi tezli romanlarında Kemalizm’in Kurtuluş Savaşı anlatısına alternatif bir milli mücadele anlatısı ortaya atmıştır. Uzun yıllar yürürlükte kalan resmî anlatıya göre Kurtuluş Savaşı sadece “düvel-i muazzama”ya karşı değil aynı zamanda Anadolu’daki hilafet ve saltanat yanlısı din adamı ve eşraf takımına karşı da verilmişti. Ama en azından 1922’ye kadar durum tam olarak böyle değildi. Mustafa Kemal, o yıllarda (1919-1921) Ankara’daki hareketin hilafeti korumak üzere savaştığını bildiren politik konuşmalar yapmaktaydı. 1922’de saltanat kaldırıldıktan sonra bile “Bundan sonra hilafet makamının dahi Türkiye devleti için ve bütün İslâm âlemi için ne kadar verimli olacağını gelecek bütün açıklığıyla gösterecektir” demekteydi. Bu temkinlilik, savaşın maddi koşulları içinde kurulan pragmatik ittifakların bir gereğiydi. Kuvayi Milliye ve Ankara bir seferberlik sürdürebilmek için yerel eşraf ve din adamlarıyla ittifak yapmak zorundaydı. Yeni rejimin harcında askeri-sivil bürokrasi ile yerel eşraf arasındaki işbirliği vardı.

Tarık Buğra, Küçük Ağa’da cephe gerisinin resmî anlatıdaki “hainler ve kahramanlar” panteonundan farklı karakterleri ve nüansları içerdiğini anlatmak üzere mutedil bir din adamı olan İstanbullu Hoca’nın gözü kara savaşçı Küçük Ağa’ya dönüşüm sürecine odaklanır. İstanbullu Hoca, başlarda İstanbul’a ve hilafete bağlı iken bir iç hesaplaşma sonucunda Milli Mücadele’ye katılma kararı alır. Hoca’nın Kuvayi Milliyecilerin ölüm tehdidine aldırış etmeyip kendi bireysel kararı, zihni ve ruhsal evrimi sonucunda Milli Mücadele’ye intibak etmesi, Müslüman Anadolu halkının Kurtuluş Savaşı’na silah zoruyla değil gönüllü olarak katıldığını göstermek üzere romana yerleştirilmiş bir bildung anlatısıdır. Ne var ki İstiklal Mahkemeleri’nde asker kaçağı olduğu için idam edilenlerin sayısının cephede ölenlere neredeyse denk olduğu düşünülürse, Küçük Ağa’nın hikâyesi gerçeğe uygunluk açısından bir sapmadır.

Hilafet yanlısı İstanbullu Hoca’nın önce Kuvvacı sonra Ankara taraftarı Küçük Ağa’ya dönüşmesi, “Kurtuluş Savaşı halkın itibarını kazanmış din adamı ve eşrafın desteği olmaksızın kazanılamazdı” tezini temsil ederken Çerkez Ethem ve kardeşlerinin romandaki varlığı resmî anlatıya ters düşen bir “empati çağrısı”dır. İstanbullu Hoca, Anadolu’daki “milli mücadele” taraftarı çeteler sayesinde Küçük Ağa olur. Kuva-yi Milliyecilerin suikast girişiminden kurtulup Çerkes Ethem’in kardeşi Tevfik’e sığınır ve bu “sığınma epizodu”nda Ethem-Tevfik-Reşit kardeşlerin insani zaaflarına rağmen o kadar kötü adamlar olmadıklarını; İsmet Paşa’yla geçinemeyip nizami orduya ayak uyduramadıkları için geçmişteki başarılarını büsbütün unutturmanın onlara haksızlık olacağını anlarız. Küçük Ağa, nizami orduya geçişi son kertede onaylamakla birlikte Ethem ve Tevfik’in kahramanlıklarından, yiğit ve sergüzeştçi taraflarından etkilenir. Bir ara Tevfik’le rakı sofrasına oturacak kadar yakınlaşırlar. Oysa Mustafa Kemal ve İsmet; Küçük Ağa, Çerkes Ethem ve Tevfik’in dünyasından bakıldığında, Ankara’da “Anadolu halkından kopuk”, bürokratik hayatlar süren “Paşa’lar”dır. 

Aynı örüntünün devamı olarak savaştan sonra Küçük Ağa, Ankara’da Birinci Meclis’teki ikinci grupla vakit geçirir. Küçük Ağa’daki “Anadolu halkı-askeri/sivil bürokrasi” karşıtlığı günümüzde popülist sağın yaslandığı “elitlere karşı halkın değerleri” demagojisine benzer bir zemin teşkil eder.

***

Tarık Buğra’nın milli mücadele anlatısını Kemalist kuruluş anlatısıyla ortaklaştıran tutkal Bolşevizm karşıtlığıdır. Küçük Ağa’da Çerkes Ethem’in Karakeçili aşiretinden yedi yüz kişilik bir Bolşevik taburu kurma planlarına ima yollu değinilir. Ethem’in Bolşevik olma ihtimali onun sinsiliğinin bir göstergesidir. Bolşevizm lafını işittiğinde Küçük Ağa’nın tüyleri diken diken olur. Daha İstanbullu Hoca olarak bilindiği yıllarda Akşehir’de camide verdiği Cuma hutbelerinde Anadolu’daki hareketin Bolşevik olduğunu iddia ederek halkı İstanbul’a bağlı kalmaya çağırır. Sonradan Anadolu’daki hareketin Bolşevik olmadığının anlaşılması Küçük Ağa’nın yüreğine su serpecektir. Tarık Buğra Bolşevizm konusunda rejime alternatif bir anlatı sunmadığı gibi en az Ankara hükümeti kadar anti-komünisttir.

Küçük Ağa’nın Kurtuluş Savaşı romanlarında pek rastlanmayan bir özelliği Türklerle Rumların iki savaşan güç olarak değil birbirini yakından tanıyan, aynı topraklarda benzer hayatlar sürmüş olan iki halk olarak sunulmasıdır: Niko ve Salih, aynı mahallede büyümüş, uzun yıllar sırdaşlık etmiş iki eski arkadaştır. Birinci dünya savaşından kolunu kaybederek dönen Salih’e ilk kol kanat geren Niko olur. Kurtuluş Savaşı’nın arefesinde Niko’nun Karadeniz’e Pontus devletini ihya etmek üzere gitmesiyle bu dostluk yerini büyük bir nefrete bırakacak ve Tarık Buğra, milliyetçi-mukaddesatçı dilin saldırgan klişelerini Niko’ya karşı seferber edecektir. Ama bunu yaparken bile Niko’yu “emperyalistlerin güdümünde Türklere saldıran bir dış düşman”dan ziyade Osmanlı’nın parçalanma sürecinde birbirine girmiş halkların yol açtığı trajik kavganın bir tarafı olarak sunacaktır (kavganın öbür tarafında küllerinden doğan Phoenix olarak Salih yer alacaktır).

Tarık Buğra, benim ideolojik bakımdan yakınlık duyabileceğim bir yazar değil ama bir romancı olarak yalın gerçeklerden, tek yanlılıktan uzaklaşıp karakterlerle ilgili yargılarını olayların tarihsel sonuçlarına göre değil “yaşanan zamanın ve deneyim”in meydana getirdiği son derece karmaşık koşulları göz önünde bulundurarak verebilmesi ancak kalburüstü edebiyatçılarda bulunan kıymetli bir özellik. Bu özelliği sayesinde, Türk-İslâm sentezinin bütün ablukasına karşın romanlarında sabit konumlardan ve peşin hükümlerden uzak karakterler çizebiliyor. Bir zamanlar “Ben Zat-ı Şahane’nin, Halife efendimiz hazretlerinin izinden giderim. Zerre inhiraf bana ölümden giran gelir” diyen İstanbullu Hoca’nın içsel bir evrim sonucunda Ankara’yla işbirliğini kabul eden Küçük Ağa’ya dönüşmesi ve Buğra’nın bu dönüşümü bir inandırıcılık sorununa yol açmadan okura kabul ettirebilmesi önemli bir romancılık başarısı. Tarık Buğra hakkında konuşurken belki de romanlarındaki alternatif tarih anlatılarının “gerçekliği” veya günlük politika açısından kullanım değerinden ziyade onun bu yönü üstünde durmak gerekir.