Anasayfa > Haftalık Yazılar > Zaman Mahlûku

Zaman Mahlûku

Aksu Bora

20 Aralık 2018

Yıllar önce, sekreterlik yaptığım şirketin yenilikçi ortaklarından biri, çalışanların eğitimden geçmesi gerektiğine karar verdi. Eğitime gelen, komik bir adamdı. Ekose gömlek, ip kravat falan… Bu adam, şöyle bir hikâye anlatmıştı: Çocukken kar yağdığında, büyükanneleri onlara karsambaç diye bir tatlı yaparmış. Temiz karla pekmezi karıştırarak. Doğru zamanlamanın ne kadar önemli olduğunu göstermeyi amaçlıyordu sanırım. Ben bundan hızlı hareket etmemizin beklendiği sonucunu çıkarmıştım. Zaman kullanımı. Kar eriyince tatlı matlı kalmaz ortada, cıvık bir bulamaç.

O günlerde aynı anda birden fazla şeyle uğraşmak, “multi-skilled” olmak, değer verilen bir şeydi. Çocuk da yaparsın, kariyer de. Hepsini yapabilmek için hızlı olmak lazım. Çok çok hızlı. Böylece zaman, sanki üst üste biner ve böylece çoğalır. Çocuğun zamanıyla kariyerin zamanı mesela, bulaşığınkiyle televizyon dizisininki…

Şimdi, hızın o kadar da özenilecek bir şey olmadığı, yavaşlamanın ve odaklanmanın (farkındalık) gerektiği fikri daha yaygın kabul görüyor. Şimdi ve buradasın, yaşadığın anın farkına var ve tadını çıkar. Karsambaç değil de ekşi mayalı ekmek. İkisinin de kendi zamanı var, biri hızlı, biri yavaş. Nesnelerin zamanına uyum sağlamaya çalışmakla mı ilgili bu yoksa kendi zamanına uygun bir nesne seçmekle mi? 

Bullet-journal diye bir şeyler var, rastlamışsınızdır. Ajanda-günlük gibi bir şey. Aylık hedefler, haftalık işler, düşünceler, duygular yazılıyor. Hızı değil, farkındalığı öne çıkaran bir şey. İnsanın kendini kayda geçirmesi. 

Bullet-journal’ın olayı, “kişiselleştirme”. Herkesin kullandığı bir ajanda değil, kendinize ait bir defter. Renkli kalemler, post-itler, fotoğraflar… kullanarak bir “tasarım” yapıyorsunuz. Hayatınızı tasarlıyorsunuz. Bir arkadaşınızla randevunuz mu var, onu yazıyorsunuz ilgili güne, sonra o arkadaşınızı simgeleyen bir desen çiziyorsunuz mesela. Sinemaya gidiyorsunuz, bileti iliştirip filmle ilgili küçük bir şey yazıyorsunuz - belki o filmin size çağrıştırdığı bir şeyi, bir repliği… Limon çekirdeklerini filizlendirip saksıya diktiniz, limon fideleri elde etmeye uğraşıyorsunuz. Bunu gün gün izleyen vinyetler çiziyorsunuz. Güzel değil mi? Yaratıcı. Bence de. Bütün bunlar bir araya geldiğinde, sizin hikâyeniz oluyor. İşte, kendi hikâyesinin kahramanı olmanın yolu da bu! 

Walter Benjamin bir zanaat olarak hikâye anlatıcılığının yavaşça silinip gittiğini söylemekte aceleci mi davranmıştı? Deneyimin değer kaybettiğinden dert yanıp insanların enformasyona boğulduklarını ileri sürmekte? İşte orada, deneyimler kayda geçirilip dururken? Felaket haberleri felaketzedelerin her birinin biricik hikâyeleriyle birlikte aktarılırken? 

Örgütsüz kapitalizmin popüler kelimesi “esneklik” tabii, ama hemen onunla birlikte, ona yapışmış halde gelen birkaç tane daha var: “deneyim”, “tasarım/yaratıcılık”, “ilham” ve “hikâye”. Yaratıcı endüstrilerin esnek birikimin “rol modeli” olduğu bir zamanda, elbette ki esnekliğe yapışmış bu kelimeler sadece sinema, programlama yahut reklamcılık gibi yaratıcı endüstrilere akmıyor. Aslında sadece endüstrilere (ya da üretime diyelim) de akmıyor. Üretimin ve tüketimin, dağıtımın ve finansın birbirleri üzerine yığıldığı bir zamanda (örgütsüz kapitalizmin örgütsüzlüğünün önemli bir göstergesi bu zaten, değil mi?), bunlar gündelik hayatın her alanına yayılan, kültürü ve insanları biçimlendiren ideallere dönüşüyorlar. Ne iş yaparsanız yapın, kişi olarak değerinizi artıran nitelikler. 

Böylece, “kendi hikâyenin kahramanı ol” öğüdü ile “ürünü değil, hikâyeyi satıyorsun” öğüdü pek güzel anlaşabilir hale geliyor - kendin, hikâyen, ürün, kahraman… “Çünkü insanlar hikâyelerden etkilenir”. Doğru. Mesela bir fast-food markasının şu harika hikâyesindeki gibi (link: https://youtu.be/Dl-6C1elTl8 ) Adına hikâye dendiği için, gerçeklikle ilişkisi de daha gevşek olabiliyor, sorun yok (bahse konu markanın bu minnoş filmin kötü adamıyla yaptığı ve epey süren işbirliği sonucu nasıl büyüdüğü ile ilgili başka bir hikâyeyi de internetten bulabilirsiniz.)

Benjamin’in hikâye anlatısıyla ilgili o müthiş metnine yeniden dönelim: “bir zanaat olarak hikâye anlatıcılığı….” Onun kadar melankolik olmayan bir (tabii ki!) Amerikalı, Sennett de bize zanaatkârlığın nasıl bir insanlık durumunu temsil ettiğini anlatmıştı: Angaje olunmuş özgül bir insanlık durumu olarak zanaatkârlık. Pek de “kişiselleştirilmiş” bir şey değil. Her zaman toplulukla ilgili. Eski Yunanlılar için olduğu kadar, mesela Linux programcıları için de. “Yeter sayıda göz yuvarlağı olduğunda, bütün program hataları, basit gelir”. Gayrı şahsi bir işin ucu bucağı görünmeyen bir topluluk tarafından yapılması. Düzeltilmesi, geliştirilmesi, yeniden yapılması. Çok farklı donanımlara, farklı bilgilere ve becerilere sahip insanların aynı şey üzerinde çalışmaları. Bu da heyecanlı bir hikâye işte. Bir kahramanı yok üstelik.

Kendi hikâyesinin kahramanı olmakla ve kişiselleştirmeyle ilgili anlatının gücünü ve çekiciliğini inkâr etmek mümkün değil. Dünya yıkılsa kendi köşende memnun mesut yaşamanı sağlayabilecek kadar malzeme de veriyor üstelik. Dünyayı değiştirmek gibi olmayacak hayallerin peşinde bir sürü saçma sapan insanla uğraşmak zorunda kalmadan, kendi hikâyeni yazabilirsin nihayetinde.

Neyse ki, bu güçlü ve çekici anlatının rüzgârına pek de kapılmadan, bir insanın “kendi hikâyesi”nin ancak başka insanlarla birlikte yaratılabileceğini unutmadan çabalayıp duranlar var. Farkındasınızdır. Son on-on beş yılda, gıda topluluklarından eğitim kooperatiflerine, okuma gruplarından takas ağlarına… ne kadar çok topluluk kuruldu. Birlikte bir şey yapmak üzere. Zanaatkârın yaptığı gibi bir şey. Buralarda güçlerinin yettiğince çabalarken, bir araya gelmelerine sebep olan işin girdisini çıktısını keşfederken, geliştirip yaparken, anlatılmaya değer hikâyeler, tecrübeler yaratıyorlar. İlham veriyorlar. Yaşadığımız dünyanın kötülüklerini olduğu kadar, imkânlarını da fark etmemizi sağlıyorlar. Farklı işlerin üst üste binerek zamanı çoğaltması değil de farklı hayatların birbirine açılarak genişlemesi gibi. Onlara bakınca zamanın nesnelerle olduğu kadar ilişkilerle de ilgili bir şey olduğunu hatırlıyor insan. İster ekşi mayalı ekmek olsun ister karsambaç. Zaman değil ki o, hayat!