Anasayfa > Haftalık Yazılar > Pınar Öğünç’ün Öyküleri (II): Azalan Doğa, Protez Duygular

Pınar Öğünç’ün Öyküleri (II): Azalan Doğa, Protez Duygular

Orhan Koçak

22 Temmuz 2019

Önceki iletide değindiğimiz öyküler belki 80’li yıllarda, hatta daha öncesinde de yazılmış olabilirdi: daha geniş bir zaman diliminin, henüz eskinin tam kaybolmadığı ve yeninin de tam adlandırılamadığı bir uzun ara-zamanın ürünü gibilerdi. Burada biraz daha yakından okuyacağımız üç parçadaysa bu tarihsel belirsizlik ortadan kalkmıştır: eskinin kaybedilişinin artık bir sorun olarak açıkça tartışıldığı, adlandırıldığı ve yeniyi anlamak ve tanımlamak için de bazı terimlerin (“antroposen”, “dijital kapitalizm”) önerildiği bir ahir zamanın görünümlerine bakıyoruz. 

“Ağ Tercihleri” şu cümlelerle başlar: “Yol kenarında dolmuş beklerken bir gözüm akan trafikte, maillerimi kontrol ediyordum ki, internete kendi telefonumdan değil wi-fi’den bağlandığımı fark ettim. Demek daha önce bu çevrede bir yerin wi-fi adresini kullanmışım… Bir dolmuş kaçtı.” Felsefeci Jonathan Crary’nin deyimiyle insanların iletişim/seyir/tüketim ağlarıyla “7/24” bağlantılı olduğu bir çağdayız: görünüşte mecburi olmayan, “özgür”, ama bu yüzden daha da zorlayıcı, “kompülsif” ve sürekli tatminsizlik üreten bir bağlanmadır bu.[1] Öykünün anlatıcısı çevredeki binalara bakınır daha önce gelmişliği var mı diye, sonra bir kafe ilişir gözüne: “Ürpererek de olsa dışarda oturabileceğimiz bir erken kış günü onunla gelmiştik buraya.” Dört ay sürmüş bir ilişkidir: “Tatlı bir heyecanla başlamıştı ama sanırım… ikimizin de içine sinmeyen bir şey vardı… Çok sonra bir arkadaşıma bunun hayatımdaki en ağrısız ayrılık olduğunu anlatmıştım.” Gelgelelim:

Akşam evde izlediğim film bittikten sonra telefonumu elime aldığımda o aklıma geldi. Özellikle kaçındığımdan değil, hatırıma gelmediği için aylardır yapmadığım bir şeye karar vererek WhatsApp’ta onunla son konuşmamızı açtım. Galibe biraz da zihnimde sislenmeye başlayan cismini canlandırmak için resmine bakmak istedim. Değiştirmemişti… En son yedi ay önce, “İşin bitince ararsın o zaman yazmışım. Aradı mı hatırlamıyordum. Ne garip. O aramadıysa ben onu aradım mı acaba? Sağ başparmağımı hızlı hızlı aşağı kaydırdıkça aylara yazılan yazışmalarımız akıyordu… Bazı cümlelerde onları yazan kendimi de hatırladığım, kimsenin bir daha açma gereği duymayacağı, unutulmuş bir zaman kapsülü gibiydi.

İlişki sonlanmış, “çehre” nerdeyse unutulmuş, geride bir sancı veya işlemeye devam eden bir arzu kalmamıştır. Ama işte bu noktada 7/24 bağlantı teknolojisi devreye girer, hayır, her zaman çoktan devrededir: “o”, anlatıcının kendisine, kendi hesabına baktığını fark edebilecektir: “Tepede ‘çevrimiçi’ yazdığını görmemle telefonu tamamen kapatıp cebime atmam bir oldu. Oradaydı yani, ya birine mesaj yazıyor ya da geleni okuyordu. Sanki bir delikten gizlice onu izliyormuşum, bunu her an fark edebilirmiş, bir metrobüs dolusu insan da bütün bunlardan haberdar olabilirmiş gibi bir utanç teri bastı.” Birkaç gün WhatsApp’ı açmaz. Ama “virüs” bir kez girmiştir, kaygılı düşünce üremeye başlar:

Tekrar kontrol ettiğimde en son bir önceki gece 02.16’de girdiğini gördüm, sekiz saat uykunun aşağısıyla yetinmez, daha kalkmasına vakit var gibi bir düşünce geçti aklımdan. Arada arada baktım, on saat sonra girdi. O kadar uyudu mu, yoksa kalkar kalkmaz bakmadı mı diye düşündüm. Kalktı ve neler yaptı? Ben bunu neden merak ediyordum? Bu kadarla kalmadım, kalamadım, elim sürekli telefona kayıyordu. Birden hayatımda hiç olmayan bir alışkanlık peydahlanmıştı: Aylardır görmediğim birinin, yeniden sevgilim olması aklıma gelmeyecek, açıkçası buna dair arzumun da bulunmadığı eski sevgilimin günlük hayatını tasavvur edebilmek için, olur olmaz sıklıkta WhatsApp’a bakar hale gelmiştim. Elimde değildi. (a.b.ç.)

Sonunda kendini tutamaz, açıkça mesaj atar karşı tarafa. Tekrar görüşmeye başlarlar internet üzerinden. Sonunda yüz yüze de gelirler. Çoktan bitmiş ve belki aslında hiç başlamamış bir ilişki, elektronik devreler tarafından yeniden canlandırılmış, hayır, yeniden üretilmiştir. Burada bir garabet varsa eğer, belki Yahya Kemal’in konuyla ilgili iki dizesinin sunduğu arka plan önünde belirginleşebilir.

Tahmin edilebileceği gibi, bunlardan biri “Erenköyünde Bahar” şiirinin ünlü satırlarıdır: “İstanbul’un öyledir bahârı / Bir aşk oluverdi aşinalık.” Yıllardır birbirini oradan buradan zaten tanıyan iki insan, baharla birlikte çeşitli organlarına yürüyen “özsuyu” filan gibi şeylerin itişiyle, bir anda bambaşka bir “mod”a geçmişlerdir. Ama bizim örneğimizde kışkırtıcı faktör doğa (bahar) değil, onun tersi ya da hiçlenmesi olan şey: dijital teknoloji. Öbür dize de Beyatlı’nın biraz daha sancılı bir şiirinden, “Ses”ten: “Günlerce ne gördüm ne de bir kimseye sordum / Yarab! Hele kalb ağrılarım dindi diyordum” (bu “dindi” bazı aktarımlarda “durdu” olarak geçer – bu arada ağrı elbette dinmemiş, çünkü adam onu tekrar görmüştür). Bizim örneğimizdeyse ağrıyan bir şey yoktur ve “virüsle” giren merak engellenmez bir rahatsızlık haline geliyordur. “Protez arzu” diye bir kavram üzerinde düşünmek zorunda bırakıyor bizi Öğünç. Arzunun doğal ya da kendiliğinden olmadığını, öğrenildiğini, ödünç alındığını veya taklit edildiğini Proust, Lacan veya René Girard gibi yazarlar da belirtmişti. Ama “extimité” (dış-içsellik) kavramıyla bu noktaya en çok yaklaşan Lacan bile “7/24”ü ve bağlantılı teknolojiyi tam bilmiyordu; arzunun veya onun öbür yüzü olan kaygının sadece insan ilişkilerinden türeyeceğini düşünüyordu. Oysa bu öyküdeki protez sevgi kadar, belki daha çok, protez kaygı diyebileceğimiz bir rahatsızlığın da pençesindeyiz nicedir. Elektrik kesilmesi, su kesilmesi – bunlar bizi öfkelendirse de hep birlikte yaşadığımızı düşünerek bir parça rahatlıyorduk, yağmur gibi, kötü hava ya da deprem gibi; ama modem sadece benim modemim, cep sadece benim cebim: aksaklık başladığında bir suçluluk bulutu da çöküyor ve ben denilen fail, öngörülmez ve kabul edilmez “tepkiler vermeye” başlıyor. (Sonunda dayak yiyerek doğaya iade edilsek de.)

“Plazada Huzur” başlıklı öyküde, doğa yitimine karşı bir tür artçı savaş sahnelenir, müzakere edilir. Plaza: diplomalıların çalışma alanı. Pencere açılamıyor. Ama insanlar var ve bunlardan biri de (anlatıcı) bir başka plaza çalışanının çekimserce cinsiyetli kışkırtmalarına çok doğal olarak ilgisiz kalamıyor. Çalıştığı ortamı değiştirmeksizin (hatta eleştirmeksizin, reddetmeksizin) yadırgı kılmanın ve böylece tazelemenin yollarını bulabilen bir adamdır bu; anlatıcıyı da bu olaysız, zararsız ve dıştan görülmeyen serüvenin içine çeker. İlk yakınlaşmalarında öğle yemeği için plazanın dışına çıkarlar ama adam karşıda dizilmiş lokantalar yerine, dışardan fark edilmeyen boş bir evin bahçesine sürükler kadını, tel örgünün arasından geçirerek: “Bir yıldır gündüzleri canı çektiğinde bu bahçeye geliyor, havanın izin verdiği günlerde yanında getirdikleriyle öğle yemeklerini de orada yiyordu… Burası onu iyileştiriyormuş, başka bir yerde gibi hissediyormuş… Şehrin ortasında, binlerce insanın çalıştığı heyula gibi plazaların dibinde, dışarıdan görünmeyen, on beş dakika önce çıktığı yerden sanki bir ışık yılı uzakta gizli bir mağaraya benziyordu bu bahçe. Orası onun bahçesiydi. Her mağara gibi hayranlık uyandırıyor ve de ürkütüyordu.” Mutlaklaşmış şehrin ortasında, gizli bir girinti olarak “bakir doğa”; 7/24 kamusallığının kendisini rahatsız etmeksizin gizli bir koridordan geçerek ulaşılan bir “kişisellik” vahası. Anlatıcı, sonradan tartışacağı sonucu çıkarmakta gecikmez: “O plazaların içine, kendisine iyi gelecek oyunlar, güzellikler icat ederek katlanabiliyordu sanki.”

Başka bir gün de plazanın arka tarafında “çok güzel bir açı” yakalanabildiğini söyler: “Arkadaki deponun sekiz parçalı dökme demir kapısından altıncısının önündeki basamağa… oturunca, ilerdeki jeneratörün önüne dikilmiş sazlığa benzeyen uzun bitkiler şehrin damlardan, uzak kulelerden, vinçlerden oluşan her tür lekesini kapatıyor, sadece bulutları görebileceğiniz bir delik açılıyordu… Bir metre yanda bu açı kayboluyordu. Bunu hesaplamış, dünyada sadece kendisinin deney yaptığı şahsi bilim dalı için kayda geçirmişti.” Bir öğlen de kapanmış bir bankanın önüne giderler: “Üç katlı binanın bir zamanlar peyzaj harikası olan girişi, bahçıvan eli aniden kesilince başka bir yere dönmüştü. Bazı dev bitkiler kuruyup ürkütücü heykeller gibi kalmış, bazı çok pahalı tropik çiçekler yabani otlarla birlikte azgınlaşmıştı. Gerçekte yeryüzünde hiçbir kara parçasının doğalı olmayan bir cangıldı karşımızdaki. Dikkatli bakmayınca, bütün tuhaflığına rağmen yanından yürür geçerdiniz.”

Adamın sosyal ilişkilerinde hiç yabani olmadığını da fark eder kadın: ofis ekibinin toplu öğle yemeklerine itirazsızca katılır, “zencefil rendelemek lazım” veya “ben politikaya karşıyım” gibi söyleşmelerin ortasında çok rahat görünür. Anlatıcı ise edimsiz bir reddin pençesinde kıvranıyor, “bütün bunların bir parçası olmaktan utanıyordu[r].” Sakince tartışırlar. “Bazı şeyleri değiştiremeyeceğini sen de biliyorsun”, der adam.

Bense değiştirmeye çalışmamız gerektiğine inanıyordum. Buna yetecek ne yapıyordum bilmiyorum, belki de hiçbir şey yapmıyordum ama benim devam edebilmemi sağlayan bu öfkeydi… Kafamı karıştırıyordu. Dünyanın bu sefil halinden güzellik çıkarmaya çalışmak, çirkinlikleri düzeltme arzumuzu erteliyordu sanki… Bir yandan dünyanın bu sefil halinden güzellik çıkarmaktan daha büyük bir meziyet var mıydı emin değildim. Birimiz mi haklıydık, hangimizdik hiç bilemeyeceğim.

Şu var ki, Oğuz Atay’ın deyimiyle “oyunlarla yaşamak” çoğu zaman hayali bir çözümse eğer, Öğünç’ün satır arasından sezdirdiği gibi öfke de “devam etmenin”, demek hayata katlanmanın, onu değiştirmeksizin yaşanır kılmanın etkili yöntemlerinden biridir – üstelik görüntüyü ve duyuları da hiç tazelemeden.

Nedir bu ikisinin ilişkisi, aşk mı, cinsiyet boyutu giderek kuruyan tanımsız bir dostluk mu? Bir yıl boyunca kendi özel hayatlarına, evli olup olmadıklarına dair tek bir konuşma geçmez aralarında. Merak varsa bile güçsüzdür. Fiziksel temas da olmaz. “Hobi” olabilecek, daha çok da hobi fosillerini andıran şeylerden söz ederler: “herkesin nefret ettiği osuruk ağaçlarının güzelliği, kabak çiçeği dolmasının tarifi, hiçbir bitkinin tutmadığı plazaları seven kaktüs çeşitleri, eski kibrit kutuları, Dickens’ın acıklı çocuk karakterleri, Osmanlı polisiyeleri, çok kişiyle konuşamadığım bir dolu şey…” İyi ama, belki Dickens hariç, toplu ofis yemeklerinde konuşulamayacak ne vardır bunlarda? Bununla birlikte yine bir “açı” değiştirmesiyle ilişkiyi tanımsız ve taze kılmayı da başarmışlardır: artık kimse kullanmadığı için plazada öylece boş duran faks makineleriyle haberleşiyorlardır: “Üzerindeki yazıların uçuşacağını, faks kâğıtlarının iki yıla kalmadan bembeyaz olacağını biliyorduk.”

Bir gün, aslında son gün, plazanın büyük toplantı odalarından birinde buluşmaya karar verirler, saat üçle beş arasında boş olacağını öğrenmişlerdir:

Fikrin hangimizden çıktığını hatırlamıyorum, bence o an da bilmiyorduk, konuşmadan eğilip on sekiz kişilik toplantı masasının altına yan yana uzandık. Aramızda on beş santim vardı. Meşenin damarlarına, ortadaki prizlere yükselen kablolara, hep yukarı bakarak sessizce durduk… O kadar susmuştuk ki, onun kalbinin atışını, benim kalbimin atışını, binanın ciğerinden gelen klima uğultusunu… hepsini duyuyordum sanki. Aramızda on beş santim vardı, ama ben bir insana hiç bundan yakın durmamıştım daha önce.

Sevgi, ona çok benzeyen bir saygı, belki aşk, bedenlerin karşılıklı işitilmesi – burada bir şey var ama önemli olan sadece aradaki o “on beş santimlik” mesafenin korunması mıdır, demek arzunun askıya alınması, askıda tutulması? Sadece bu asgari mesafe, bu küçücük askı mı heyecanlı, tanımsız ve bu yüzden de değerli kılıyor yaşadıkları “şeyi”? Onları, ilişkilerini, hislerini “7/24”ün amansız kolonizasyonundan koruyan sadece bu mudur? Hayır, kadın adamın evine gidip yine aralarında böyle 15-20 cm bırakarak yan yana uzanmış olsalardı bizim için (ola ki kendileri için de) son derece sıkıcı bir durum ortaya çıkacaktı, anlatılmaya değmeyecek. Hayır, durumu önemli kılan, durumun “garabetidir”: bir ofis helasında birleşmiyorlar, ofisin toplantı odasını zaten boş olduğunu bildikleri bir zaman aralığında (demek hiçbir şeyi değiştirmeksizin) imkânsız bir yakınlık adına geçici olarak ele geçiriyorlar. Cortazar anlardı. Ama kendisi de mekânla, emlâkla saplantı derecesinde ilgili bir yazar olarak sorardı: bu bir kamulaştırma mıdır şimdi, yoksa özelleştirme mi, mahremleştirme mi?

Nabız, canlılık ritimlerinin karşılıklı işitilmesi, yüklü, elektrikli durgunluk, belki “özsuyu”, kısaca doğa: galiba ancak bir imkânsızlık, bir “garabet” olarak hissedebiliyoruz onu artık. Bunu en iyi son parçada, “Ceylan ile Kâmuran”da göreceğiz.

Ceylan, çok genç bir kız, bir markette kasiyer/tezgâhtar olarak çalışmaktadır. Üniversitede “Uluslararası Taşımacılık ve Lojistik” bölümünde (?) öğrenci. İstanbul’un çeperinde birlikte yaşadığı babası “enkaz karşılığında yıkım işinde”, anası da hâlâ Orta Anadolu’da, köyde. Ceylan’ın marketten bazı son-kullanım-tarihi-geçmiş gıdaları kamulaştırdığı/özelleştirdiği market-içi kameralarca kaydedilmiştir. Orada sevilmesine rağmen işten atılır. Sonra onu aslında öykünün başladığı noktada, babasının kamyonetinde Kırşehir’e doğru yol alırken buluyoruz. Baba tedirgindir, kamyonetin arkasından birtakım tekinsiz sesler gelmektedir. Sonra ortaya çıkar ki arkada, bir kafes içinde, kıpırdanan, homurdanan, tıslayan “Kâmuran” onlarla birlikte köye doğru yol almaktadır: bir yavru yaban domuzu.

Kâmuran’ın insan içine çıkması şöyle olmuştur: “tepedeki ormandan geçecek yol için şev açan greyderlerden, başka yaban mahlukat gibi ürken beş-altı domuzluk bir sürü bayır aşağı koşmuş… bazı otomobillere toslayarak ortalığı darmaduman etmişler… Nasıl olduysa birkaç dakika sonra domuzlar kimsenin tam seçemediği yönlere doğru uzaklaşıp çarşıyı kendi tabiatıyla baş başa bırakmışlar” (a.b.ç.). Vahşi doğa çarşıyı kendi “doğasıyla” baş başa bırakıp gözden kaybolurken geride bir kımıldayan artık da bırakır, Ceylan’ın görüp bakıştığı, ürkek bir yavru domuz. Eve alır, marketten getirdiği sosislerle beslemek üzere. Baba huzursuz: “Bu çok hızlı büyüyecek, salmamız lazım Ceylan. Yürüyelim tepeye doğru, ormanlık yerde bırakalım. O da gitsin kendi doğasında yaşasın.” Ama orda da yol yapıyorlardır zaten, domuzlar o yüzden kaçmıştır. Ceylan alır, adını “Bobi” veya “Fındık” değil de “Kâmuran” koyar, babanın itirazlarına rağmen bir süre evde besler, sonunda annenin bulunduğu yere götürüp tekrar “doğaya” bırakmaya razı olur. Ama öyle bir bakir doğa, bir “cangıl” var mıdır, “Kâmuran”ın bu adlandırılmanın kafesinden kurtulup yine isimsiz kımıltıların, gerinmelerin, kalp atışlarının ve ürkülerin evrenine karışabileceği bir geçit? Köye yaklaşma ânı bile herhangi bir doğal, uyumlu, alışılmış zaman akışını reddeder – kamyonetin radyosundan ozan İsmail Daimi’nin tuhaf türküsü işitilirken:

Günden çıkma ama geceye de monte olamamış bir garip sahipsiz saatte, hava hepten kararmamak için morda inat etmişti. Isuzu’nun arkasında Kâmuran karası iri gözlerini yavaşça araladı. Saptıkları toprak yolun her tümseğinde çelik borular ve PVC çerçeveler ve bir kutuda toplanmış vidalardan eksik somunlar birbirine vuruyor, vurdukça bu huşu veren besteyle Kâmuran gözlerini yeniden kapatıyordu.

Çocuk tekrar çalılıkların içine geçebilecek midir, yoksa artık telafisizce yersizleştirilmiş, doğasızlaştırılmış, baştan çıkarılıp insanileştirilmiş midir? Ve tam da insanların iyi niyeti sayesinde?

***

Plazadaki adamın yöntemiyle Ceylan’ın çabası aslında paralel değil midir? Adam açıyı veya çerçeveyi azıcık değiştirerek kendine öngörülmemiş yenilikler, şaşırtıcı tazelikler yaratır. Ve belki Rus Formalistlerinden öğrenilmiş bu yadırgatma teknikleri sayesinde, bir plazada son derece rutin olabilecek bir “ilişki” de tanımsız, kullanımsız, sürprizli ve değerli kılınır. Bilinen bağlamın, demek başı ve sonu olan bir öykünün dışına çıkarılarak ışıldatılabiliyordur duygusal deneyim. Ancak bir bağdaşmazlık veya garabet olarak (o da bir an için) tadılabilmiştir “sahicilik”. Bir optik yanılsama. Tıpkı, Ceylan’ın telafisizce huzursuz edilmiş bir doğadan eline düşen vahşet birimini vidaların, somunların arasından geçirerek tekrar el değmemiş toprağa salabileceğini umması gibi.

Ama bu tazelik isteğinin, bu yenilik ve özgünlük çabasının başka, daha itibarsız bir adı da var: metalaşma.[2] Plazadaki adam, hiçbir şeyi değiştirmeden her şeyi yepyeni kılmaya adamıştır kendini – çok şeyi değiştirmek istediğini sanan kadın arkadaşında “ama zaten başka türlüsü olabilir mi” şeklinde bir tereddüt de uyandırarak. Şu halde Ceylan ile Kâmuran’ın serüveni de, Kırşehir’e giderken bile, her zaman çoktan “plazanın” içinde cereyan etmektedir. – Saliha Hanım’ın resimleri ve kurutulmuş çiçekleri, ofis çalışanlarının dar açı cangılları, Ceylan’ın umudu: hepsi birbirini itiraf edemeyecek kadar iyi tanıyorlar.



[1] Jonathan Crary, 7/24: Geç Kapitalizm ve Uykuların Sonu (İstanbul: Metis, 2015).

[2] Adorno, Estetik Teori: “Ama özgünlük denen şey tarihsel olarak ortaya çıkmışsa eğer, aynı zamanda tarihin adaletsizliğine de bulanmıştır: müşteri kazanmak amacıyla, hep-aynı-kalanı bir okunuşla hep-yeni olarak parıldatan burjuva metalarının tahakkümüyle iç içe geçmiştir.”