Anasayfa > Haftalık Yazılar > AKP’de Taban Kaymıyor Tavan Uzaklaşıyor

AKP’de Taban Kaymıyor Tavan Uzaklaşıyor

Kemal Can

13 Ocak 2020

Türkiye, bütün yıla yayılan yerel seçimle geçirdiği 2019’u hem olanın idrak zorlukları hem de yaşananın devamına ilişkin merakla geçirdi. Galiba geniş bir çevredeki –hem iktidar hem de muhalefette– tereddütlü hava devam ediyor. Bu yıl veya gelecek yıl seçim olup olmayacağı sorusu da, hem tedirginliği hem heyecanı taze tutuyor. Siyasetin “yurt dışı seyahati” ne kadar uzatılırsa uzatılsın, içerdeki hareketlenmenin fazla beklemeye niyeti olmadığı açık. Bir süredir iktidar açısından geri döndürülemez bir sürecin işlemeye başladığını –elbette başkaları tarafından da söyleniyor- yazıyorum. Bunun yeni başlamadığını ama epey yavaş ilerlediğini düşünüyorum. Çünkü siyasi tabloyu değiştirecek dinamiklerin, sonuç üretmeden önce süresi ve derinliği değişen bir “birikme” dönemi var. Bazen kolay kolay değişmeyecekmiş gibi görünen siyasi kilitlenmenin bizzat kendisi ve güçlü görünen aktörlerin bildik tutumları bu hızı beklenmedik biçimde artırıyor. 

İktidarın siyasi destek üretmede kullandığı ekonomik enstrümanların iyice zayıflamış ve yeniden harekete geçirilmesinin zorlaşmış olduğu görüşü ağırlık kazanıyor. Büyüme, işsizlik ve enflasyondaki toparlanma iddiası ise, kısa vadede ancak profesyonelleri rahatlatacak düzeyde. Ekonomi açısından çok daha önemli bir diğer faktör de, iktidarın bu sorunu görmezden gelmekteki ısrarının devam etmesi. Sosyo Politik Saha Araştırmaları Merkezi’nin Kasım anketinde, AKP’ye oy verenlerin yüzde 32,8’i, en öncelikli sorun ekonomi diyor. MAK Danışmanlığı’nın Aralık anketinde bütün seçmen için bulduğu yüzde 31 oranının (ekonomiyle ilişkili bazı sıkıntılar başka başlıkta olduğu için düşük) bile üzerinde. Diğer verilerin etkisini bir kenara bıraksak bile, ülkenin ve kendi seçmeninin önemli gördüğü bir başlığa yok muamelesi yapmak, siyasi riski çok yüksek bir tercih. Genç işsizliğinin yüzde 27 seviyesinde olduğu bir ülkenin cumhurbaşkanının, “gençler evde kaldı” diye şikayetçi olması da, yok saymayı “alaya alma” seviyesine taşıyor. (İktidarın ve iktidar çevresinin “yoksullukla” kurduğu ilişkide ciddi kırılma yaratacak değişim konusundaki yazımı da tekrar şuraya bırakayım. Yoksulluğun Reddiyesi-Kemal Can)


AKP döneminde ekonomik durumu nispeten iyileşmiş, kendini yeni orta sınıf olmaya aday hissetmiş kesimler giderek daha çok zorlanıyor. Kendileri için hissettikleri minnet duygusunun, çocukları için tekrar edemeyeceğini görmek zorlu bir ikilem. Bu ikilemi yine de iktidar lehine zorlayacak olanlar açısından da durum parlak değil: Bazı araştırma ve gözlemler, muhafazakar kesimde siyasi sürükleyiciliğin ebeveynlerin elinden kaydığını gösteriyor. Kentli ve genç seçmendeki belirgin erimeyle giderek taşraya çekilmek, iktidarı “geleceksiz” bırakıyor. Besim F. Dellaloğlu, GazeteDuvar'daki “Nasıl oluyor da bu işler böyle olabiliyor?” başlıklı yazısında, (Besim Dellaloğlu) Türkiye’nin hızla değiştiğini ve AKP liderliğinin bunun gerisinde kaldığını ifade ediyor: “Her şey değişirken siz sabit kalırsanız, eskiden ne deseniz ne yapsanız kazanırken, şimdi ne deseniz ne yapsanız kaybedebilirsiniz.”

Kaybetmeyi de tek başına beceren iktidar

İktidar aleyhine işleyen ekonomik ve toplumsal dinamikler yanında, gündelik siyasette ve siyasetin algılanış biçiminde de ciddi yaklaşım değişiklikleri izleniyor. Mesela artık siyasi değişim olasılığı, muhalefetin yeteneği üzerinden değil iktidarın imkanlarına göre değerlendiriliyor. Bu konudaki dönemeç, 7 Haziran 2015 seçimleriydi. Söz konusu tarih, AKP’nin tek başına iktidarı kaybetmesi yanında, Erdoğan’ın popülaritesinin de en düşük seviyeyi gördüğü nokta olmuştu. Metropoll Araştırma’nın “Türkiye’nin Nabzı” ölçümlerinde, Erdoğan’ın görev onayı için 7 Haziran 2015’de 58.6 “onaylamıyorum” diyordu. İşte o tarihten itibaren siyaseti biçimleyen ana soru değişti. “Beka stratejisi”, bunun iktidar seçmenini de rahatsız eden kaba ve abartılı itirafı sayılabilir. Her alanda zorlanmaya ayak diremekten başka cevap üretemeyen iktidar, belki pek de fark etmeden siyasi performansını tartıya açmış oldu. Daha önce muhalefetin kapasitesini oylatırken, şimdi kendi dayanma gücü test ettiriyor.

İktidarın, diğer aktörler ve harici gelişmelerin fazla katkısı olmadan başına açabildiği belalardan bir diğeri de, inat mecburiyeti. Savunma stratejileri ve siyasi proje kıtlığı, zorlama karşıtlık üretme veya her durumu bir inatlaşmaya dönüştürme zorunluluğu yaratıyor. Dış politikadan çılgın projelere, ekonomiden sistem sıkıntılarına kadar her alanda bir meydan okuma icat etmek, rahatsız olan kesimleri genişletiyor. İktidar, bu mecburiyet yüzünden pek çok meselede, halkın ve hatta kendi tabanının eğilimlerinden bile uzağa düşüyor. Türkiye’de sağ popülist dil, çok kullanışlı bulduğu “halktan kopukluk” argümanını ağırlıklı olarak kültürel-dinsel bir alanda tuttu. Kalabalıklarla uyumlu görüntüyü veya kalabalıkları kendine uydurabilme yeteneğini uzun süre başarıyla kullanan AKP, muhalefetin halktan uzaklığını göstermek için kültürel karşıtlık eksenine sürdüğü her meselede, artık siyasi olarak kendisinin halktan uzaklaşması tehlikesiyle yüz yüze.

Nereden baksa, nereye baksa başka kafa

Son iki seçim öncesi ve sonrasında gündeme taşınan temel meselelerin siyasal desteğine bakılınca resim daha net görülüyor. Ekonomide yaşanan sorunların önemi konusunda, iktidarın seçmenle ne kadar ayrıştığını daha önce anlatmıştım. Beka davasının gördüğü siyasi destek için de, yerel seçim sonuçlarına bakmak yeterli. 2019’da zirve yapmış olan dış politika hamlelerindeki duruma da bir göz atalım: Metropoll anketine göre Libya teskeresine karşı olanların oranı yüzde 49.7, destekleyenlerin oranı 37.7. İstanbul Ekonomi Araştırma anketinde de, Libya’ya asker gönderilmesin diyenler yüzde 58. Suriye harekatı için Konsensus’un Ekim araştırması, “Barış Pınarı”nı destekleyenlerin oranını %44,6 olarak veriyor (sonraki aylarda düşmüş olması kuvvetle muhtemel). Bütün batı karşıtlığı gürültüsüne rağmen Türkiye’nin yüzde 53.7’ü AB’ye üye olunmalı diyor, AKP’lilerin de yüzde 52.8’i (Metropoll).

Diğer alanlarda da benzer bir tablo izleniyor. SODEV’in Haziran anketine göre, AKP’lilerin yüzde 26,2’si yargının bağımsız olmadığını, yüzde 16,1’i yargıya güvenmediğini söylüyor. AKP seçmeninin yalnızca yüzde 50.6’sı yargının bağımsız olduğu inancında. Sosyo Politik Saha Araştırmaları Merkezi’nin, Aralık ayında 10 bölge ilinde yaptığı ankette yüzde 69.9 kayyım atamalarını desteklemediğini söylüyor. Belki en çarpıcı sonuçlardan biri “başkanlık sistemi” konusunda. İktidara çok uzak olmayan MAK Danışmanlık’ın rakamlarını verelim: “Başkanlık sistemini başarısız diyenler yüzde 53, başarılı bulanlar yüzde 37. Başkanlık sistemi kalsın veya revize edilsin diyenlerin toplamı da sadece yüzde 37. Metropoll’ün son medya anketinde AKP’lilerin yüzde 35’i medyadan memnuniyetsiz. Son olarak bir de Kanal İstanbul rakamı verelim: İstanbul Ekonomi Araştırma anketine göre, bu projeye ihtiyaç var diyenlerin oranı 42.3. 

Seçmenin oyunu alıp onayını alamamak

2017’den itibaren her yıl sandıkta ve yapılan araştırmalarda, iktidar yüzde elli bandında ölçüldü. Ancak aynı döneme damgasını vuran ve iktidarın abartılı biçimde abandığı istisnasız her meseledeki siyasi destek ise, bu seviyenin hayli altında. Çok kaba bir ortalamayla, ekonomideki yaklaşımından dış politikaya, sistem inadından hukuktaki tutuma kadar, iktidarın zorladığı iddialar/projeler/hamleler yüzde 40 eşiğinde dolanıyor. Yine parti seçmenleri bazında kaba bir genellemeyle, iktidar seçmeninin yaklaşık dörtte biri, iktidarın yaptıklarını veya önerilerini onaylamıyor denebilir. Metropoll ve KONDA’nın araştırmalarında, ağırlıklı olarak iktidar seçmeninden kayanlarla oluşan kararsızlarda ciddi artış görülüyor. İktidar seçmeninin yaklaşık dörtte birinin gri alana kaydığı anlaşılıyor. Yukarıda yaptığım kaba genellemeyle uyumlu bir rakam. MAK’ın son araştırmasında, AKP seçmeninin yüzde 40’nın yeni parti ihtiyacından bahsetmesi de –ki bu bütün partiler içinde en yüksek oran- ciddi bir potansiyeli gösteriyor.

Yüzde elliyi koruduğu iddia edilen iktidarın, hiçbir politik iddiasına yüzde kırkın üzerinde destek sağlayamaması, herkesin kafa yorması gereken bir durum. Böyle bir tablonun, iktidar -en azından siyasal rota- değişikliği yaratamaması, elbette öncelikle muhalefetin meselesi olmalı. Fakat iktidar penceresinden bakıldığında da, yenilenen İstanbul seçimi ve kayyım hamleleriyle epey hasarlanmış “milli irade” argümanını kaybetmenin üstüne bir de “halktan uzağa düşmek”, hafif atlatılacak bir sorun gibi durmuyor. Yerel seçimler, kimlik desteğinin eskisi kadar sert olmadığını, siyasi desteğin daha önemli olabileceğini gösterdi. 2020’de sahne alacak yeni partilerin bu yapacağı hamleler, belirleyici olacak gibi görünüyor. İktidarın en önemli sürükleyicisi Erdoğan etkisindeki zayıflama eğilimi de durumu kritikleşiyor. Metropoll’un araştırmasına göre 15 Temmuz 2016’dan (Darbe) bu yana Erdoğan’a destek yüzde 67,6’dan 43,7’ye düşmüş. Üç kişiden biri gitmiş. Bir kişi daha gitse, 7 Haziran 2015’in dip seviyesi görülecek. AKP’nin kendi oyu zaten 2002 düzeyine yaklaşmış durumda. Çatlama erime gibi kavramlarla AKP tabanında oluşan hareket açıklanmaya çalışılıyor. Ama belki de çatlayıp kopan taban değil tavandır.