Anasayfa > Birikim Arşiv > 100 - Ağustos 1997 > Bir Yolculuk ve Pusula

Bir Yolculuk ve Pusula

Ömer Laçiner | (Sayı : 100 - Ağustos 1997)

100 (aslında 161) sayısının tümüne emek vermiş bir avuç insandan biri olarak, şimdi durup baktığımda, içinde ve çevresindeki yazıya dökülmemiş olay ve arayışları ile birlikte, Birikim’in şu binlerce sahifelik külliyatı bana sanki kalkış noktamızı gözden yitirmeden yaptığımız uzun bir yolculuk gibi görünüyor.

Bu yolculuk boyunca o kalkış noktamıza -bize sosyalizm hareketine mahsus bir dile ve renge sardığımız soru ve sorunlara- her dönüp baktıkça, onu daha ayrıntılı ve derine inen kökleriyle gördüğümüzü sezinledik. Bu yanıyla kendi içimize ve kendi içimizde bir yolculuktu bu. Ama öte yandan yine aynı süreçte o kalkış yerimiz giderek salt bize ait bir alan gibi değil de; sanki yığınla yolun kesiştiği bir kavşak bölgesi genişliği ile de görünmekteydi. Ufkumuzda ışık ya da sisler içinde belli belirsiz kendini gösteren diyarlara ya da zamanın bizi kan ve kurşun çitleriyle ayırdığı “öteki” iklimlere uzanıp yeniden kendi alanımıza göz gezdirdiğimizde de böyle oluyordu.

Tüm gerçek yolculukların buna benzer bir “sonucu” olduğunu söyleyen o eski zaman bilgelerinin sözü doğruymuş demek. Onlar, başka, hattâ hiç görülmemiş vatanlara yapılan yolculukların aslında kendi vatanını daha derinden tanımak olduğunu, “öteki” insanlara yönelik, onları tanıma, anlama çabasının da gerçekte bir bizzat kendini tanıma, keşfetme çabası olduğunu söylemişlerdi.

1970’lerin başında, acaba diye başlayan yığınla soruyla yola koyulmuştuk, yol boyunca her cevabını bulduğumuzu sandığımız sorunun gerisinde daha başka, kapsamlı ve derin bir sorunun yattığını fark edip bu kez onun peşine düştük. Soruları, sorunları ilk formüle ettiğimiz dilin zamanla değişmesi bundan. Ve bilmiyorum tam hangi noktada, ama bir yerde bütün o iç içe geçmiş soru yumaklarının aslında basit, bir tek sorunun türevleri olduğunu sezinler gibi olduk. Ezeli, öyle olduğu için bildik ve sıradan saydığımız ve yine öyle olduğu için, çözümsüzlüğüne hükmedip olduğu gibi kabullendiğimiz bir soru(n)du bu. İnsan(lar)ın varoluş (yaşam) tarzının nasıl olması gerektiğine dair fikirlerin davranış/eylem, pratik olarak içeriklenmesi sürecinin sorunları yani. Bildik bir formülle fikir/teori/ideal ile eylem/pratik ve araçlar arasındaki ilişki. Herkesin daha ergin yaşına varmadan “bildiği” veya öğrendiği gibi hemen hemen her fikir gerçekliğe (eyleme) dönüştürüldüğünde de, “gerçek”le temasa geçtiğinde de içeriğinden bir şeyler kaybeder, budanır. Kişinin zihninde, “olduğu gibi gerçekleşebilir” zannıyla doğan bir fikri, kimsenin müdahalesi olmaksızın, gereken her aracı kullanarak uyguladığında dahi ortaya çıkan sonuçtan tam memnun olması istisnadır. O arada mutlaka bir şeyler “kaybolmuştur”.

Şüphesiz, yığınla insanın zihninde doğan ya da onları gerçekleşeceğine duydukları inançla harekete geçirmiş fikirler için bu “kayıp miktarı” olağanüstüdür. Elbette -hiç değilse bazıları, hattâ bazen çoğunluk için- en az o kadar da bir “kazanç, kazanım”dan söz edilebilir. Ama genellikle fikirlerin, teori veya ideallerin tasavvur ettirdikleri ile bu “kazanç”ların arasında kıyas kabul etmez bir uzaklık vardır. Ve o yüzden fikirlerin eyleme, pratiğe dönüşüp “zafer” de kazandıktan sonra, ortalık sakinleşip tasavvur edilenle “kazanılmış” olanın arasındaki boşluğun elle tutulur yoğunlukta bir hayal kırıklığı, hattâ umut tükenişi ile dolduğu çok görülmüştür.

Bu hazin sonucu “açıklayacak” sayısız argüman, bir o kadar da “felsefe” vardır elbette. Fikirlerin soyutlamalar, kurgulamalar ile oluşturulduğu, dolayısıyla tekabül ettikleri -yani uygulayacak veya uygulanacak olan- gerçeklik ile aralarında daha başından bir “mesafe”nin olduğu ve bunun yapılan hatalar, karşılaşılan dirençlerle çok daha artmasını normal saymak gerektiğini kabule zorlar bunlar bizi. Ve ister istemez de kabulleniriz.

Kabullenilir ve bir durgunluk dönemine girilir. Sonra yine bir yerlerden fikirler uğuldamaya başlar. Bir önceki dönemlerin yenilmiş ya da hayal kırıklıkları ile sonuçlanmış fikirlerinin izlerini, esintilerini taşıyan bu fikirler, yeni bir umut ve inanç dalgası yaratarak, “gerçekliğin” bu kez tam da istendiği gibi değişebilecekmiş gibi algılanmasını da sağlarlar.

Sonra yine, belki öncekinden de yoğun bir düş kırıklığı. Belki yine büyük, hattâ göz alıcı kazanımlar da kalmıştır ortada.

Fikirler, umutlar, tasavvurlar ile “sonuç”ta karşılaşılan gerçeklikler arasındaki bu hüzün verici -trajik de denilebilir- boşluğu, uyumsuzluğu bu denli vurgulamam, ama buna mukabil “kazanım”lara şöyle bir değinip geçmem yadırganmasın. Marx’ın kapitalizme kadarki tarihi hem bir gelişme hem de zıtlıkların giderek keskinleşmesi olarak tarif edişinin bir başka ifadesini dillendiriyorum sadece.

Neden fikirler/“gerçeklik” üzerinden yapıyorsun bunu diye sorarsanız; bir sosyalist olarak fikirleri yegâne “sermaye”miz saydığımdan ötürü derim. Belki ve herhalde bundan dolayıdır ki, fikirler ile onların eyleme dönüşmesinin sonucunda ortaya çıkan gerçeklik arasındaki “mesafe”den en fazla “rahatsız” olan, bu mesafe(ler)i ne denli hayatın, tarihin yasası denilirse denilsin içine sindiremeyen, kabullenemeyenler sosyalistlerdir.

Burada birkaç söz söylememe izin verin. Bana göre Birikim, her şeyden önce, sosyalist bir dergi olarak sosyalist’in işte bu özelliğinin “örgütlenmesi”dir. Sadece “kendi dışımızdaki” gerçekliği olduğu gibi kabullenmemeyi değil, belki işlevi gereği bizzat kendi gerçekliklerimizi de olduğu gibi kabullenmemeyi -tüm sonuçlarına katlanarak- temsil etti. O kabullenilmesi istenen ve “sosyalist pratik” denilen hemen her şeyin omurgasını oluşturan “gerçeklikler”in, sözde dönüştürülmesi için onca ter, kan ve gözyaşı akıtılan “dışımızdaki gerçeklik”in doğrudan uzantısı olduğunu sezmekten, bilmekten kaynaklanmaktaydı bu tutum. Ve sırf bir kabullenmeme olarak kaldıkça hiç şüphesiz yetersizdi, eleştirilmeliydi de. Ama fikirlerimiz ile pratiğimiz arasındaki mesafeleri azaltmak, bu ikisi arasında özlenen özdeşliği kurma yollarını aramak doğrultusundaki çabalarımız da ortadaydı. Bunları görmezden gelerek, yapılan “eleştiri”leri hâlâ haksızlık ve insafsızlık olarak görüyorum.

bir defasında “sorunu büyütmeyin” dedi; “bakın; Marx, insanlık ancak çözebileceği, çözüm koşulları oluşmuş sorunları önüne koyar” diye uyarmıştı.

Söz doğruydu ama, hangi sorunların çözüm koşullarının oluştuğunu bize kim bildirecekti, nasıl anlayacak, bilecektik bunu?

Buna “bilim” diye hemen cevabı yapıştıracak olanlar, şüphesiz “normal bilim”in çözümünün olmadığına gayet bilimsel gerekçelerle karar verdiği kimi sorunların, bilimde devrim yapanlarca çözülüverdiğini; o zamana kadar o çözümün “koşulları yok” diyenlerin sonra oturup bir önceki durumda “koşulların oluştuğunu” izaha giriştiklerini ya bilmiyor ya da önemsemiyor. Oysa bilimdeki o devrimi bilimdeki bir evrim gibi gösteren yeni bir normal bilim böylece inşâ edilir. Ve onu kullanan, onun içinden konuşan birileri de bir süre sonra bazı sorunların çözümünün imkânsızlığından söz etmeye başlarlar. Elbetteki yeni bir devrime kadar.

Marx “bilim”de, daha geniş anlamda zihniyet dünyamızda bir devrimin kapısını açtı. Kasdettiğim ne artı değerin keşfidir, ne sınıf mücadelesinin tarihin motoru olduğu önermesidir ne de o perişan edilen diyalektik materyalizm kavramıdır. Bence Marx’ın devrimi, ünlü tezlerinin en ünlüsünde “filozoflar şimdiye kadar dünyayı açıklamaya çalıştılar, oysa şimdi sorun onu dönüştürmektir” diyen dokuzuncu tezde özetlenmiştir.

Bu tezin bana ne anlattığına az sonra geleyim. Belirtmek istediğim bir nokta var. Bilimlerdeki devrimlerin nasıl evrim algısı verebilecek biçimde gerekçelendirilip “normal bilim” haline getirilip, onun içine yerleştirilebildiklerine, böylece de bilimde devrim itkisinin nasıl gemlenip “normal bilim” alışkanlıklarının yine egemen kılınabildiklerine değinmiştim.

Marx’ın devrimi de “normalleştirildi”. Önce zaten “gerçekliğin” kendisinde var olan bir imkânın keşfi haline getirildi ve keşif de zaten yapılmış olduğu için “gerçeklik” algımızda bu keşfin ilavesinin gerektirdiği bazı düzenlemeler de oldu. Keşfin ekonomik sömürü, artı değer, sınıf ve sınıf mücadelesi gibi kavramlarda sembolize edilmesi önceki toplum gerçekliği algımızdaki zulüm, adaletsizlik, zengin-yoksul ayrımı gibi deneyimlerin yerine bunları geçirmemiz demektir. Burjuva toplum kavramının temel gelişme dinamiği saydığı çıkar çatışmasının yerine de sınıf mücadelesi kavramı oturtulur. “Normalleştirme” büyük ölçüde tamamlanmıştır. “Normal Marksist bilim” artık kurulmuş sayılmalıdır.

1960’larda bir dizi el kitaplarıyla benim kuşağıma ve sonrakilere öğretilen bu “Marksist bilim”di. Tüm normal bilimler gibi bu bilim de ya açıkça ya da zımnen “çözülmesi imkânsız, çözüm koşulları oluşmamış” soru/sorunlar üzerinde durmuyordu. “Açıklayan” bir bilim, açıklayan bir felsefeydi bu. Yani Marx’ın artık zamanının geldiğini söylediği “dönüştürmeye yönelik” bir bilme faaliyeti, “dönüştürme”nin felsefesi değildi.

Bana göre Marx o ünlü tezinde, filozoflar dünyayı açıklamaya/yorumlamaya çalıştılar...” derken, onların, dünyanın -insanî ”toplumsal gerçekliğin”- niye öyle olduğu veya olması gerektiği sorusuyla uğraşmalarının yanısıra; o gerçekliği oluşturan insanın ta kendisi olduğu halde, filozofların onu sanki doğa ve doğal varlıklar gibi kendilerine içrek, kendi iradeleriyle asla değiştiremeyecekleri, sadece uydukları değişmez yasaları olan bir şey gibi ele aldıklarını kasdeder. Kuşkusuz insan da bir doğal varlık olarak o doğasına içrek yasalara tâbidir. Ama insan doğal varlıkların tümünden farklı olarak “insan”dır. Ayırdedici, benzersiz özellikleri vardır ve bu özelliklerinin bilincine vararak, bunları varoluşunun ekseni yaparak “insan” haline gelmiştir ve bunları başat hale getirdikçe, “doğa”sının yasalarına, onun içgüdü olarak yansıyan boyutlarına bu “insanî” vasıflarını egemen kılabildiği ölçüde de kendini geliştirmiştir.

Yani özetle insan kendi insanal varoluşuna çizdiği sınır ve yasaları değiştirebildiği gibi, “doğa”sına içrek yasaları da aşmaya, şimdilik en azından ona pasifçe uymaya yanaşmayan, gereklerini kendi denetimine almaya çalışan “kişiliği”ni böylece de kuran bir varlıktır.

Dolayısıyla Marx kendini sınırsız bir ufka doğru dönüştürmeye muktedir, bunun potansiyellerine sahip ve onu geliştiren bir insan tanımından hareket eder. Kendi halihazır gerçekliğinde uyulması zorunlu “yasa”lar, “sınır”lar keşfeden bir insanı değil, kendi gerçekliğinde yasa, sınır gibi gördüklerini sürekli zorlayan, dönüştürmeyi ve böylece kendi varoluşunun tam özgürlük halinin peşinde, arayışında olan bir insana, bu yönelişinde gereken “felsefe”den söz eder.

Bütün bunların fikir/eylem ilişkisinin sorunlarıyla bağıntısı şuradadır. Yine bana göre Marx, nasıl “gerçekliği onaylayan, haklı gösteren ve çıkaran” felsefe çağının artık geride kaldığını, kalması gerektiğini söylemişse; bununla, aynı zamanda, o bahsettiğimiz fikirle onun eyleme dönüşmesi sürecinde ortaya çıkan trajik mesafenin kaçınılmaz sayılamayacağını da kasdetmiştir. Yani fikrin kendini olduğu gibi gerçek kılacağını, fikrin ve eylemin özdeş, iç içe olabileceğini düşünme, bunun tarzını arama ve bulma zamanımızın geldiğini; insanlığın bunu başarabilecek imkân, deneyim ve olgunluk noktasının eşiğinde olduğunu müjdelemiştir.

“İnsanlığın tarih öncesi bitecek, tarih başlayacak” özdeyişinden bunu anladım, bu müjdenin çağrışım ve çağrısını duydum. O nedenle Marksist oldum ve o nedenle hâlâ Marksistim.


“Bizim devrimimiz” bu muydu dedirtecek bir “devrim” olmamalıydı. Olmayabilirdi, Birikim yola çıktığından itibaren bizi “bazı gerçeklere” uymaya çağıranları dinlemedik. O çağrılara uymaktan imtina ettikçe de öfkelenip eleştirenlerin suçlama dozu arttığı oranda bu kararımız pekişti. Ama galiba herkes teslim etmelidir ki; bize apaçık bir kötü niyeti ele veren bir tutumla saldıranlar hariç, “teoriyle, fikirle bunca uğraşmak fazla” yollu eleştirilerin en insafsızına, hattâ sözde küçümseme ile yüklü olanlarına bile; yapmaya çalıştığımızı sabırla bir daha anlatarak cevap vermeyi yeğledik. Bu tutumu içtenlikle yeğledik. Çünkü Birikim’e yönelik o eleştiri, sitem ve öfke yüklü tepkinin gerisinde bizim öne aldığımız fikir/teori/ideal ile kendi gerçekliğimiz/eylemimiz arasındaki uyumsuzlukları dert eden, bunun rahatsızlığını sürekli duyan ama bastıran, açığa vurmayan bir “vicdan” vardır. İnançlarından kuşku duymadığımız birçok insanın o sosyalist vicdanın sesini, kaygılarını işitmemesi mümkün değildi.

Birikim gibi bir dergi fikrinin tohumlarının yeşerdiği 12 Mart dönemi hapishanelerinde, bütün “hareket”lerimizin yenildiği, darmadağın olduğu, umut kırıklığı ile yeniden başlama azminin karıştığı, gidip geldiği o günlerde, toplu bir hesaplaşmaya, sorgulamaya oturduğumuzda pek çok insan aynı rahatsızlık içindeydi. Pek çok kişiden, fikrimiz, eylemlerimiz, araç ve yöntemlerimiz arasındaki çelişkilerden ve bunları giderememekten duyulan derin kaygıları dinlemiştik.

Biz belki onlara göre bu kaygıları fazlasıyla ciddiye almış, her şeyin önüne koymuştuk. Öyle farz edenler aşırı bir ahlâkçılık da yüklemiş olabilirler, “romantiklik” gibi bir sıfatın yanısıra.

Ahlâkı, sosyalist ahlâkı önemsediğimiz doğru ama yaklaşımlarımızın salt ahlâkçılığa indirgenemeyeceğini yeterinden fazla kanıtladık gibime geliyor.

1973’le birlikte -hapishanede hemen hiç kimsenin beklemediği- yaygınlık ve güçte bir sol kitlesel hareketlenme başlayınca, o bahsettiğim iç sorgulama ve hesaplaşma havası dağılmaya başladı. “Hata”larımızı, sorunlarımızı olabildiğince köklerine inerek kavrama ve teorik/pratik çözüm arama azmi, yerini “sandığımız kadar hatalı değilmişiz meğer” duygusuna bıraktı. Bunun sonucunda kimileri “hata aranacak, sorun çözmeyle uğraşılacak vakit değil” havasına girdiler. Ayağa kalkmış yığınların mutlak doğruyu, hatasızlığı temsil eden “liderlik”lerce hedefe götürüleceğine dair “arkaik bir gerçeğin” imanlısı olarak o liderlik aygıtının ve uygulayacağı “strateji”nin rakip tanımaz propagandasına koyuldular. Kimileri hata ve sorunlarımızın “devrim”e kadarki sürece ilişkin olanlarının -mümkün olduğunca çabuk- tartışılabileceğini kabul ediyor, ama bu tartışmaya “devrim sonrası”nda karşılaşılmış son derece ciddi sorunların da eklenmesini, beraber ele alınmasını “lüzumsuz, fazla erken, geciktirici” bir iş gibi görüyordu. Hata ya da sorun her neyse bütün bunlar, devrime kadarki dönem “stratejisi” bağlamında, o çerçevede ele alınıp pratik öneriler haline getirilebilirdi elbette. Gerçi bu eğilimdekilerin çoğu, “devrim yapmış”, “sosyalizm kurmuş” ülkelerin halihazır durumunu, geldikleri noktayı gayet ağır sıfatlarla niteliyor, ama devrim sonrası süreçte aynı duruma bizim niçin düşmeyeceğimizi ne açıklıyor ne de tartışılmasını, düşünülmesini hoş karşılıyordu.

Bunları -pekâlâ yapabileceğim- ağır, teorik izahlara girizgâh diye anlatmıyorum. Bu yazıda bunlara yer vermekten bilhassa kaçınmak istiyorum. Bir geçmişe dönük izlenimler, bir “halet-i ruhiye” yazısı olmalı bu.

O nedenle sadece, Birikim’e başlarken sorunlarımızın sırf devrime kadarki süreçte, o evredeki pratiğimiz ve stratejimizle sınırlı olmadığını gayet iyi biliyorduk diyeceğim. O sorunların “zehirli” sonuçlarının asıl olarak “devrim sonrası”nda, “kuracağımız” sosyalizmin bağrında göstereceğini; “sosyalist devlet”in başka türlüsü düşünülmeyen iç mantığı ve mekanizması ile bunu daha da katmerli hale getireceğini sezinliyorduk. Bu nedenle “sosyalizmin sorunları”nı o malûm devrim öncesi/sonrası ayrımını bir bütün, iç içe bir süreç olarak kabul eden bir çerçevede ele almaya kararlıydık. Birikim’deki birçok görüşe genelde katılan, ama zihninde devrim öncesi/sonrası ayrımının keskin hattını hâlâ taşıyan birinin, o görüşlerde duyumsadığı ayrıksı “fazladan” havanın ilk nedeni buydu sanırım.

O ayrıksı, fazladan havadan çok şikâyet edildi, çok eleştirildik. Ama etkilenmedik devam ettik. Şu yukarıda bahsettiğim “etki” daha güçlüydü çünkü. O “etki”nin ne denli kalıcı olduğunu gösterecek, beni çok “etkilemiş” bir anımı anlatayım:

İrfan Uçar, THKP-C’nin önde gelen militanlarındandı ve yakalandığında uğradığı işkencelere karşı gösterdiği direnç, polis ve MİT mensupları arasında bile saygı uyandırmış, efsaneleşmişti. Sosyalist inancı ve ahlâkı ile örnek gösterilen bir-iki kişiden biriydi. Örgüt ve okul arkadaşları arasında büyük bir saygınlığa sahipti. Türkiye ve sol kamuoyu ise onu 1973’te Dev Genç mahkemelerinde yaptığı o trajikomik Abdülhamit övgüleriyle tanıdı. Ama onun ve onun gibilerin o noktaya geliş hikâyesi merak bile edilmemiştir. “Dönek” damgasını kolayca vuranlar böylece bu tür merakları, insanî kaygıları, iptal ettirdiklerini bilirler. O damgaların vurulduğu yerler açısından gereklidir bu.

Ama ben merak edenlere cevap olabilir diye bir “küçük” anekdot anlatacağım:

Sanırım 1972 yazıydı. Birkaç gün öne gazeteler ABD ile Çin Halk Cumhuriyeti arasında buzların eridiğini, çok yakında ABD başkanı Nixon’un Çin’e gidip Mao ile bazı antlaşmaları imzalayacağını yazmıştı ve biz içeridekiler kesinlikle inanmamış, inanamamış, yalandır bu demiştik. “Devrim stratejisi”ni pek tutmasak da SSCB’den daha sosyalist, daha devrimci saydığımız, daha pür bir sosyalizm için uğraşır gördüğümüz ÇHC böyle bir şey yapar mıydı? Ya Mao? Bizlerin Che Guevara ile birlikte 1960’lı yıllarda neredeyse idol saydığımız bir devrimci önder? Olamazdı hayır.

Bir-iki gün sonra gazeteler geldiğinde Mao ve Nixon’un gülerek tokalaştıkları bir fotoğrafla birlikte ÇHC-ABD antlaşmasının haberini okuduğumuzda derin bir sessizliğe gömülmüştü koğuşlar. Arada birinin öfkeli sesi bozuyordu bu yas sessizliğini.

O gece sabaha karşı, gün ağarırken açılan koğuş kapımızdan İrfan Uçar’ın içeri girdiğini gördüm. Hiç uyumamış olduğu belliydi. Yatağımın yanına oturdu. Bana, “şu ikisinin aynı anda nasıl olabildiğini açıkla” dedi. Mao ile Nixon’un tokalaşma resmi ile aynı gazetede çıkan “bu gece ABD uçakları Kuzey Vietnam’a en ağır hava bombardıman saldırısını yaptı, yüzlerce ölü ve ağır tahribat var” mealindeki haberdi bunlar.

Uyku tutmamış, kanlanmış gözleriyle bana bakan İrfan’a reel politikadan, ÇHC ve ABD’nin devlet çıkarları ve stratejilerinden söz ettim. Mao bunları mı konuştu, bunları mı düşünüyordu dedi yalnızca İrfan ve “ya sosyalizm?” diye sordu, “Onlar, Mao ile bunları konuşurken Vietnam’ın üzerine bomba yağıyor, sokaklarda bombayla parçalanmış insanlar yatıyordu. Ve belki de tam Nixon ile Mao tokalaşırken bir bomba bir Vietnamlı çocuk yuvasının üzerine düşüyordu” diye bitirdi söylediklerini. Elini yukarıdan aşağı ağır ağır indirerek “böyle” dedi fısıltıyla. Acı dolu gözleriyle bir süre daha baktı bana, “Demek gerçek bu” dedi zor duyulur bir sesle ve sonra birden fırlayıp gitti.

Gidiş o gidişti, galiba.

O el hareketi, gözlerdeki o acı, yüzün, o ağlamakla yüreği yakan öfkenin karışımıyla kaskatılaşması...

Bunu, bu sahneyi asla unutmadım.

Birikim benim için bunu hiç unutmamaktır. Bir (kaç bir?) insanın “demek gerçek bu” deyişi, bize o dayanılmaz acıyı, düş kırıklığını yaşatan gerçeği dokumuş ve hâlâ dokumakta olan bu “gerçeklik”ten çok daha fazla hesaba katılmaya, düşünülmeye değerdir.

Umarım bunun gereğini yapmışızdır.