Anasayfa > Birikim Arşiv > 131 - Mart 2000 > İrticâ, Nâm-ı Diğer: Vurun Kahpeye!

İrticâ, Nâm-ı Diğer: Vurun Kahpeye!

Ahmet Turan Alkan | (Sayı : 131 - Mart 2000)

Kavacık operasyonunu televizyondan “canlı canlı” seyrettim ve içimden “nihayet” demek geçti; nihayet “bir numaralı halk düşmanı” mevkiine yükseltilen irticâın eli silah tutan birkaç mensubu, 28 Şubat’tan bu yana merak uyandıran suallere cevap veriyor ve “biz buradayız, merak etmeyin” diye isbât-ı vücûd ediyorlardı. Onları hep merak ediyorduk çünkü kamuoyuna “düşman konsepti” diye sunulan fotoğraflardaki başörtülü kızlar, takkeli Kuran Kursu talebeleri, yakalarını yırtıp göğüslerini cerhederek zikreden Kadiri dervişleri, naif kıyafetleri ve cilalanmış bastonlarından öte ürkütücü unsur taşımayan Aczmendiler ve Anadolu bozkırına kurulmuş birkaç pleksiglas cepheli holding binasını yanyana getirip satır aralarını ne kadar “cihad” sosuyla renklendirmeye çalışsak da ortaya hakikaten yıldırıcı bir “düşman” imajı çıkarmakta zorlanıyorduk. Tabloda eksik olan klişeler vardı: Robot haline gelmiş katiller, bombalar, örgüt şeması, devlete silah çekmek, dağa çıkmak, bomba, suikast, vahşet ve cinayet! Kavacık operasyonunun ertesi günü gözümüz ve zihnimiz doyurulmaya başlandı ve cümleten “nihayet” dedik. Şüphelerimiz yatıştı, “büyüklerimiz”e duyduğumuz güven tazelendi. Üç yıllık uzun bir fasıladan sonra nihayet terör örgütüne benzeyen gece külahlı-gündüz silahlı bir örgütün varlığına inandık.

Operasyonun ardından kaç gün geçti tam bilemiyorum ama emniyet mahreçli haber bombardımanının ikinci gününden itibaren, irticai örgüt “puzzle”ının boş kareleri sırıtmaya başladı. Evvelâ kamuoyunun böyle bir örgütün varlığından haberi yoktu. Nitekim daha sonra hafızalarını zorlayanlar, az sayıdaki yandaşından başka kimsenin düzenli takip etmediği marjinal “ihbar” dergilerinin derûnundaki kupürlerden ve ’90’lı yılların başında bölgeye giden gazetecilerin yaptıkları iki sütunluk haberlerden başka sağlıklı bir bilgiye erişemediler. Bir terör örgütünün herkes tarafından tanınıp bilinmesi şart değildi ama uygun zaman gelince Kürtçü bir İslâm devleti kurmayı hedefleyen bir örgütün, kamuoyu nezdinde bu kadar silik bir imaja sahip olması da makûl görünmüyordu. Sonra örgütün ideolojik yapısı merak konusu oldu: Referansları nelerdi, fikir babaları kimlerdi, hangi kitapları okuyor, hangi yayın organlarından besleniyor ve meşrûiyetlerini hangi argümanlarla izah ediyorlardı? Buna cevaben, “Kürtçü-İslâmcı dedik ya, duymadınız mı?” anlamına gelebilecek bir cevap mırıldandığını duyduk. Mahcub olduk; güya okur-yazardık, ama ne örgütten haberimiz vardı, ne de fikriyatından?

Ardından başka gariplikler sökün etmeye başladı: Örgüt bütün cinayetlerini hassasiyetle videoya kaydetmiş, aynı hassasiyeti bu kasetleri saklamakta da göstermişti. Kaçırılan kişilerin nüfus kağıtları, örgüte iki bin civarında müracaat belgesi, örgüt şemasını ayrıntılarıyla gösteren bilgisayar kayıtları ve -gazete haberi abartılı değilse- 160 bin sayfadan oluşan belge de ele geçirildi.

Daha ne olsundu yani; hâlâ mı dinî fanatizmin rejimi tehdit ettiğine inanmayacaktık: O kadar kusur nerede bulunmazdı ki?

İnandık; inanmak ne kelime dudaklarımız bile uçukladı!

En kibar tabirle dinî fanatizmin Cumhuriyet rejimine ve laiklik uygulamasına karşı ucu silahlı kalkışmaya kadar varan ciddi tehdidler yöneltebileceği ihtimali, bütün Cumhuriyet tarihi boyunca, hattâ Meşrutiyet’in çok partili yıllarında daima sıcak tutulan bir rejim spesiyalitesi olagelmiştir. Meşrutiyet devri ve özellikle Cumhuriyet yönetiminin tutunma yılları açısından bu endişeyi anlamak mümkündür. Osmanlı monarşisinin bir daha geri gelmeyeceğinin ayan beyan belli olmasından sonra irticâ motifinin sürekli olarak gündemde tutulması ve yerli yersiz bahanelerle hatırlatılması, neredeyse tamamen siyasî başarısızlıkların örtülmesi ihtiyacına tekabül etmiştir. Tesadüf olabilir mi?

NE YANİ, GERİCİLER MATBAAYI DESTEKLEMİŞLER MİYDİ?

Rusçuk Âyânı Alemdar Mustafa Paşa’nın irticâa karşı savaşan bir “aydınlanmacı” olduğunu öğrenmek, yeni nesil için çok şaşırtıcı bir bilgi olabilir, ama daha yaşlı kuşaklar için bu bilgi, sadece batılılaşma tarihimizin ayrıntılarından biridir. Kezâ Yeniçeri Ocağı’nın gericiliği, buna mukabil Nizâm-ı Cedid, hattâ “Asakîr-i Mansûre-i Muhammediye” ordusunun ilericiliği temsil etmesi de bu vahim metod kaymasının endişe verici yorumlarından biridir. Osmanlı tarihinin yakın asırları, bu kabil kaba dikotomiyi besleyen oldukça zengin ve öğretici örneklerle anlaşılmaz hale getirilmişti. Meselâ matbaa kurarak İstanbul’da Türkçe kitap yayımlama imtiyazı alan İbrahim Müteferrika’nın ilericiliğini anlamak mümkündür de yaygın retoriğe göre matbaanın açılmasını önlemek için olmadık engellemelere başvurduğu ileri sürülen “Ulemâ” -sınıf yapısı ve alâmeti itibariyle- otomatikman ıskalanın “geri”sine düşer. Halbuki devrin Şeyhülislâmı Abdullah Efendi gerekli fetvâyı “hemen” vermiş, ulemâdan on bir kişi ilk kitabın başına konulan “takriz”leriyle bu yeniliği desteklemişlerdi (Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, DB Yayınları, İst.[?], s. 58). Ulemâ’nın tamamen mensup olduğu sınıfın “vücut dili” itibariyle gerici olduğu zehâbı, bizde çok yaygın bir anakronizm örneğidir. Osmanlı modernleşmesinin sürükleyicisi “yürütme” erkinin ta kendisi idi; ulemâ ile yürütme arasındaki “âmir-memur” ilişkisini görmezden gelenler için her yeniliğe softaların, hocaların muhalefet ettiğini ileri sürmek, maalesef bizde “Köroğlu gözün kör olsun!” kabilinden bir alışkanlık olmuştur. Osmanlı ordusunun modernleşme gayretlerinin, yukarıda sözü edilen mekanizma bilinmediği veya görmezden gelindiği için ulemâ tarafından nasıl âciliyetle desteklendiği de pek bilinmez; halbuki devrin ulemâsı, -modern ulemânın da aynen yaptığı gibi- samimi görüşleri ne olursa olsun “yürütme”nin irâdesine direnemeyecek kadar “reelpolitik”e aşinâ idi.

İÇİ BOŞ BİR LÂNETLEME SIFATI

Abdülhamid dönemi hakkındaki resmî-popüler kanaat, onun müstebid, dikta yanlısı, sansürcü ve gerici olduğu noktalarında temerküz etmiştir; ne var ki, Abdülhamid ve dönemi hakkında, o kaba “ilerici-gerici” dikotomisi kullanılarak sağlıklı bir yargıya varılamaz: Abdülhamid, Osmanlı modernleşmesinin belirgin bir ivme ilavesiyle sürdürülmesi bakımından bir “ilerici” addedilmelidir; bu çelişkinin farkına varan Niyazi Berkes, Abdülhamid’in orduyu “bilmeyerek geliştirdiği”ni (aynı eser, s. 397) söylerken en azından insaflı davranmıştır. Resmî-popüler kanaate göre 1876 Anayasası Midhat Paşa’nın eseridir ve II. Abdülhamid tarafından kerhen kabul edilmiş, ilk bahane ile de askıya alınarak istibdad devri başlatılmıştır. Dikotomik mantık, bir şahsın aynı zamanda hem modernist ve ilerici hem de siyasî hürriyetler bakımından hoşgörüsüz olmasını te’lif etmez; fark etmemekten değil, kabullenememekten doğan bir saplantıdır bu. Aynı mantık, II. Meşrutiyet’e İTC’nin penceresinden bakmak zorundadır ve bu akıl yürütme tarzı, hâdisenin bütün muğlak tabiatına rağmen 31 Mart’ı gericiliğin ayaklanması olarak nitelemeye mahkûm olur. İsyancı bazı asker ve başıbozuğun “şeriat isteriz” diye bağırması teşhis için kâfi görülmüştür. Aynı talebin müteaddid kereler Yeniçeri isyanlarında da tekrarlanması daima gözden uzak tutulmuştur; “Şeriat” kavramının popüler lisanda çoğu kere “adalet” kavramıyla özdeş tutulduğu, bilinmeyecek kadar gizli bir ayrıntı değildir.

“İrticâ” kavramı, siyâsî literatürümüze Jöntürk-İttihatçı geleneğinin armağanı; 31 Mart Vak’asında suçlu bulunarak meydanlarda idam edilenlerin göğsüne tutturulan yaftada yazılı olan “İrticâa meyl-i mahsus” ibâresi, bu kavramın daha nice yıllar boyunca taşıyacağı öngörülmüş muhtevasızlığın sembolü gibidir. Türk siyâsi hayatında “irticâ”, güçlü olanın kahharlığını, zayıfın ise zaafını temsil eden bir üstünlük alâmetine dönüşür. İçi boş olduğu için çok yönlü tasarrufa hazır bir lânetleme sıfatı!

CUMHURİYET YILLARINDA “İRTİC”IN KRİTİK TARİHİ

Meseleye diğer cihetinden de bakalım: Türkiye’de dinî fanatizm, Cumhuriyet’in herhangi bir yılında gerçekten rejimi tehdit edecek boyutlara ulaşabilmiş miydi? Tarih disiplininin vermesi gereken bu cevap, Türk iç siyasetinin en sıcak kestanelerinden birini teşkil ediyor.

Soğukkanlı bir tahlil, laisizmin bir yönetim felsefesi olarak devlet cihazına yerleştirilmesi gayretleri esnasında toplumun yerleşik değer ve inançlarının hayli rencide edildiğini gösterir. Bu, o kadar belirgin ve sürekli bir tarz-ı siyaset olarak dikkat çekmektedir ki Türkiye’de dinî hassasiyet ve samimiyet taşıyan büyük bir topluluk, devletle kendisi arasındaki o soğuk mesafeyi daima bütün katılığı ile hissetmiş ve incinmiştir. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın Şeyh Said İsyanı bahanesiyle kapatılmasından beri bu mesafe bütün katılığı ile yerli yerinde durmakta, unutulur gibi olduğunda ise sert üslûpla hatırlatılmaktadır. Serbest Fırka’nın teşkili, bir rejim prodüksiyonu olduğu halde SF’nin, mezkûr kitle nazarında çok kısa zamanda bu mesafeyi daraltması bile, irticâın zemin bulabileceği endişesi ile engellenmişti. Daha sonra Demokrat Parti, TCF ve SF’nin çizgisini takip eden, liberal hürriyetleri vurgulayan ve “dine hürmetkâr” olduğunu beyandan çekinmeyen bir parti olarak aynı âkıbete uğramaktan kurtulamadı.

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile iktidarı ve hattâ devleti tek başına dolduran Cumhuriyet Halk Fırkası arasında, yeni devletin ve rejimin temel dayanakları konusunda hemen hiçbir ideolojik ihtilâf yoktu. Her iki partinin kurucuları ve kurmayları, bir elmanın iki yarısı denecek ölçüde aynı muhitin ve mücadele sürecinin insanları idiler; TCF’nin rejimi değiştirmek istediği yolunda bugüne kadar en kırıntı kabilinden bir vesika dahi bulunamamıştır. TCF, en yakın genel seçimde CHF’yi iktidardan edecek ölçüde bir büyüme istidadı göstermemiş olsaydı, İstiklal Mahkemesi vasıtasıyla kapatılmak yerine, rejimin makyajını tamamlayan bir “majestelerinin muhalefeti” fırkası olarak varlığını pekâlâ sürdürebilirdi. Aynı nükteyi Serbest Fırka’nın kapatılmasında daha net görebiliriz: SF, irticâa meyyâl olduğu için, programı ve felsefesiyle Cumhuriyeti tehdit ettiği için, programında dile getirilen fikirlerin amme efkârını zehirleyeceği düşüncesiyle değil, çok anlaşılır bir siyasî hesap sebebiyle kapatılmıştır. Her defasında Türk toplumunun bir muhalefet fırkasını hazmedecek erginliğe henüz erişmemiş olduğunun ileri sürülmesi ise, kulağımıza hiç de yabancı gelmeyen bir argüman olarak dikkat çekiyor; bugün aynı itirazları, Avrupa Birliği’nin siyasî ve hukuki normlarının kabulü tartışmalarında da duyuyoruz.

Tek partili yıllarda irticâi kalkışmalar görülmüştür ve bunlar arasında Kubilay vak’ası sembolik bir ehemmiyet taşır; sembol değeri ne kadar ta’ziz edilse de Asteğmen Kubilay’ı boğazlayan mecnunun ardında, rejime kasdeden geniş çaplı bir teşkilat arama gayretleri neticesiz çıkmıştı. Ondan önce cereyan eden Şeyh Said İsyânı’nın sadece irticâ motifiyle izahı ise, resmî tarih bodyguardları dışında hiçbir ilim adamı tarafından yeterli bulunmayan bir nokta-i nazardır. Bu dönem zarfında husule gelen “Doğu İsyanları”nda din motifi şüphesiz âmil olmuştur ama sadece din motifi ile yetinmek, Türkiye’nin diğer yörelerinde yaşayanların isyancılarla aynı itirazları niçin paylaşmadığını izahta güçlükler çıkarır.

İzmir suikastı davası ise mağlupları ve galipleri peşinen belli bir siyasî hesaplaşmadır.

Özetleyelim; Türkiye’nin tek partili yıllarında siyasî muhalefetin kararlılıkla bastırılması bir rejim tehdidinden değil, iktidarı problemsiz sürdürebilmek endişesinden kaynaklanmıştı. Siyasî mücadele mantığı açısından bu, anlaşılabilir bir gerekçedir, ama aynı olguyu irtica riski ile izah etmek, ilmi açıdan saygı duyulması gereken bir yaklaşım olmayacaktır. Türkiye’nin yakın geçmişini analiz etmekte ideolojik gerilimler elbette dikkate değer bir faktördür ama gerçekte iktidarı kimin kullanacağı konusunda sürdürülen siyâsi hesaplaşmalar yok farzedilerek yapılan her analiz, lise kitaplarındaki yâvelerden öteye ilmi bir ciddiyet taşıyamaz.

Hâsılı “siyâsî” olanla “dinî” olanı birbirinden ayırdetmenin pek kolay ve mümkün olduğu tablolarda bile egemen siyasî güçler, meseleyi dinî düzlemde kabullenmeyi tercih etmişlerdi; bu genel kabulün giderek tarihî ve ilmî bir analiz üslûbuna dönüşmesi, zihnî hayatımızın maalesef en alaturka yönünü teşkil ediyor. İlmî metod, araştırmacının ilgilendiği konuyu kavramaya çalışırken analizde değer yargılarıyla hareket etmemesini öğütler. Özellikle sosyal ilimlerde, bir hâdisenin tabiatını anlamak için olgunun “anlama”yı mümkün kılacak kertede parçalara ayrılması, benzerlik ve farkların tesbiti, parça-bütün münasebetlerinin en doğru şekilde isimlendirilmesi ilim metodunun nâmusu mesâbesinde ehemmiyet taşıyor.

Sosyal ilim metodunu Batı’dan aldık ve onu çok keyfî bir tarzda tasarruf ediyoruz. Eğer Batılılaşma tarihimizin en problemli kavramlarından birisi irticâ ise, onu en azından son asır içinde (ki, bir asır yeterli zamandır) bükülmez bir târifle tespit etmemiz gerekirdi. Bunu yapmak, yani ilmî metodun en basit ve mühim lâzimesine itaat etmek yerine kavramı bile-isteye muğlak bırakmak ve o haliyle tasarrufu tercih etmek sadece siyâsî ve fikrî tarihimizi omurgasız bırakmakla kalmadı; fikir erbâbının hakikat duygusunu da incitti.

SİSTEMİN KUM TORBASI

Dinî hassasiyete sahip kitleler, her liberal siyaset denemesini heyecan ve iyiniyetle karşılamak konusunda bağışlanmalıdır(!) Böylelikle devletle yakınlaşabileceklerini, ilişkilerini sıcaklaştırabileceklerini, hattâ siyaset yoluyla meşrûiyet kazanabileceklerini ümid etmişlerdi; bunu “devlete hulûl etmek istemişlerdi” şeklinde de yazabiliriz. Demokrasilerde neyse ama cumhuriyetlerde bile siyasî bir organizasyon tarikiyle devlete hülûl etmek, geçen yüzyıldan beri suç sayılmaktan çıkmıştı.

TCF ile başlayan, SF ile süren muhalif parti geleneği bizde asla “halkın muhalefeti” anlamını taşımadı. 1950 senesinde ezici çoğunlukla iktidara gelen DP bile Cumhuriyet’in temel prensiplerine, laikliğe, Atatürkçülük’e karşı saygılı, hattâ bu konuda “Atatürk’ü Koruma Kanunu” çıkaracak derecede abartılı davranmaya itina gösterdi. Parti kurmaylarının menşei ve sınıf yapısı, aslında DP’nin de nüve itibariyle CHP geleneğini paylaştığını açıkça gösterir. DP halkın sevgilisi gibi görünmeyi başardı, ama hiçbir zaman sistemin muhalifi olmadı, hele halkın muhalefetini temsil etmek gibi tehlikeli vâdilerde hiç gezinmedi. Buna rağmen DP döneminde görülen küçük demokratikleşme adımları ve seçmen çoğunluğunun DP’yi “halkın muhalefeti” haliyle görmek yolundaki beklentileri, sistemi ürküttü. Netice malûm.

Gariptir, Türkiye’de “sağ, muhafazakâr, dindar” kitleleri temsil eden partiler daima -zaman zaman abartıya varan- bir modernizmin takipçisi oldular; gündelik hayatı modernleştirdiler, teknoloji kullanımını yaygınlaştırdılar, liberal iktisat politikalarını kahir ekseriyetle desteklediler ve siyasî hürriyetlerin öncülüğünü yaptılar; buna rağmen “Kemalist, sol, devrimci” gelenek tarafından hep gericilikle, kriz yaratılmak istendiğinde ise irticâ yardakçılığı ile suçlandılar. “Kemalist, sol, devrimci” geleneğin irticâ ve gericilik ithamı, tam anlamıyla 19. yüzyıldan kalma bir ağız alışkınlığıydı ve nereden bakılsa anakronik görünüyordu. Ne var ki, Türkiye’de ideolojik kamplarda olduğu gibi iktidar mücadelesinin gizli ve açık süreçlerinde oyunun aktörleri realiteden ziyade imaj ve vücut dili gibi göstergelere bakarak taraf tayin etme alışkanlığını sürdürdükleri için aynı anakronizmayı büyük bir muvaffakiyetle 21. yüzyıla taşımaya muvaffak olmuş bulunuyoruz.

Ne denir, “vatana ve millete hayırlı olsun”dan başka?

BEYAZLAR DAHA BEYAZ, “RENKLİLER” DAHA RENKLİ!

Yeniden bugüne dönelim: Kavramların lugât karşılığını esas alıp, onların realiteye ne kadar sadâkat gösterdiği konusunda kafa yormak, galiba artık iyice “safdilâne” bir analiz tarzı olmaya başladı. Turgut Özal’ın ölümünden sonra reelpolitik daha aceleci, ama daha kararlı ve kaba bir mantık seyri izliyor. Normal şartlar altında “tehdit”ten sonra “konsept” tarifinin gelmesi gerekirken “konsept”in önce tâyin edilip, ardından üç yıl sonra “tehdid”in zuhûr etmesi, bu aceleciliğin bir tezahürü sadece. “İslâmcıların siyasî talepleri” meselesi ise, Türkiye’de yeni güç dengeleri kurulurken veya eski dengeler yeniden tahkim edilirken açığa çıkan bir “müessesemizin spesiyalite”sinden ibaret görünüyor.

Nizam Partisi-MSP-RP ve Fazilet Partisi çizgisinde sürdürülen siyasetin niteliği hakkında hüküm vermek için bu çizgiyi oyları ile destekleyen sıradan insanların 1969-1999 dönemindeki durumlarına bakmalı. Bu otuz senenin sonunda NP-FP süreklilik çizgisine oy veren insanlar, otuz sene öncesine göre kendilerini daha kırgın, daha dışlanmış ve daha bir “colored” hissediyorlar. Kulağı delik komplo teorisyenleri, bu durumun bir “büyük ağabey” prodüksiyonu olabileceğini seslendiriyorlar ve bu analiz tarzında bence büyük bir abartı hissedilmiyor. Türkiye’de “halkın dini”, Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e, oradan bugünlere kadar uzanan zaman içinde rejim açısından daima “çok kullanışlı” bir iç siyâset” teknolojisi olarak değerli projelere anafikir teşkil etti. Bu anafikrin daima kullanılır halde bulundurulmasında güçlük yoktu; masrafsızdı, mâliyeti düşüktü ve daima mükemmel neticeler veriyordu.

“Netekim” hâlâ öyledir!