Anasayfa > Güncel Yazılar > Çekirgeleri Dinlemek: Soykırım, İnkar ve Kutlama

Çekirgeleri Dinlemek: Soykırım, İnkar ve Kutlama

Çeviren : Ayşe Berktay , Arundhati Roy

17 Şubat 2008

Hrant Dink’le hiç tanışmadım, bundan böyle bu şanssızlıkla yaşamak zorundayım. Onun hakkında, yazdıkları, söyledikleri ve yaptıkları, nasıl yaşadığı hakkında bildiklerimden hareketle diyorum ki, bir yıl önce İstanbul’da olsaydım, bu kentin kışa girmiş sokaklarında “Hepimiz Ermeniyiz”, “Hepimiz Hrantız” yazılı pankartlarla, sessizce onun tabutuyla yürüyen yüz bin kişinin arasında olurdum. Belki “Bir buçuk milyon artı bir” yazılı pankartı taşırdım.

Hrant Dink’in tabutunun yanıbaşında yürürken neler geçerdi acaba aklımdan? Belki dostum David Barsamian’ın annesi Araxie Barsamian’ın başına gelenleri anlatan sesi yankılanırdı kulaklarımda. 1915’te on yaşındaymış. Şimdi Diyarbakır olan tarihi Dikranagert kentinin kuzeyindeki köyü Dubne’ye üşüşen çekirge sürülerini hâlâ hatırlıyor. Köyün yaşlıları telaşlanmışlardı, diyor, çünkü çekirgelerin kötüye alamet olduğunu iliklerinde hissediyorlardı. Haklıydılar; son, birkaç ay içinde, ekinler hasata hazır olduğunda geldi.

“Ayrıldığımızda ailemde 25 kişi vardı”, diyor Araxie Barsamian, “Bütün erkekleri aldılar. Babama “Silahın nerde?” diye sordular. “Sattım” dedi. O zaman, “Git getir” dediler. O da silahını almaya Kürt köyüne gitti, orada dövüp bütün giysilerini aldılar. Geri geldiğinde – bunu bana annem anlattı – çırılçıplak geri geldiğinde, hapse attılar, kollarını kestiler…. o da hapiste öldü.

Ve bütün erkekleri tarlaya götürdüler, ellerini bağladılar ve ateş ettiler, her birini öldürdüler.”

Araxie ve ailenin diğer kadınları tehcir edildi. Araxie dışında hepsi öldü. Hayatta bir tek o kalmıştı.

Bu kuşkusuz Türk devletinin yanısıra bir çok Türk tarafından da inkâr edilen bir tarihten bugüne ulaşmış tek bir tanıklık.

Buraya “uluslararası aydın” rolüne bürünüp sizlere ders vermeye veya 1915’te Anadolu’da meydana gelen olaylara ilişkin belleği (veya unutmayı) saran sessizliği doldurmaya gelmedim. Hrant Dink’in yapmaya çalıştığı buydu; bedelini de yaşamıyla ödedi.

İstanbul’a geldiğim gün saatlerce sokaklarda yürüdüm. İstanbul halkının güzel, gizemli, heyecan verici kentine imrenerek çevreme bakınırken, bir arkadaş, ciltte oluşuveren bir döküntü gibi kentte apansız peydahlandığı anlaşılan beyaz bereli delikanlıları gösterdi. Hrant’ı öldürürken kafasında beyaz beresi olan çocuk-katille dayanışma amacıyla beyaz bere taktıklarını anlattı.

Bu suikastin hem Hrant’ı cezalandırmak hem de bu ülkede onun sadece söylenemez olanı söyleme değil, düşünülemez olanı düşünme cesaretinden ilham almış olabilecek olanlara gözdağı vermek için yapıldığı açıktır.

Hrant Dink’i öldüren kurşunda yazılı olan mesaj buydu. Türk devletinden farklı görüşte olmaya cüret eden Orhan Pamuk, Elif Şafak ve diğerlerinin aldıkları ölüm tehditlerindeki mesaj budur. Hrant Dink öldürülmeden önce, Türk Ceza Yasası’nın Türklüğü alenen aşağılamayı suç sayan 301. Maddesinden üç kez yargılandı. Bu mahkemelerin her biri Türk devletinden Türkiye’deki faşist sağ harekete giden birer işaret oldu, Hrant Dink’in meşru bir hedef olduğunun işareti.

Gerçekleri söylemek Türklüğü nasıl aşağılayabilir? Türklüğün ne olduğunu sınırlamaya ve tanımlamaya kimin hakkı var?

Hrant Dink susturuldu. Fakat onun öldürülmesine sevinenler bilsinler ki yaptıkları ters tepti. Sessizlik değil, büyük bir gürültü yarattı. Hrant’ın sesi artık ne kurşunlarla, ne hapis cezalarıyla ne de hakaretlerle bir daha asla susturulamayacak bir haykırış haline geldi. O ses haykırıyor, fısıldıyor, bozgundan sonra bir araya gelen bir ordu gibi yeniden toparlanmaya başlayan ürkütücü sessizliği paramparça ediyor. Dünyanın, Anadolu’da doksan küsur yıl önce olmuş bir şeyi merak etmesine yol açıyor. Hrant’ın düşmanlarının gömmek istedikleri bir şeyi. Unutmak istedikleri bir şeyi. Evet…. kendi adıma, ilk tepkim 1915 hakkında bulabildiğim her şeyi öğrenmek, tarih okumak, tanıklıkları dinlemek oldu. Bu olay olmasa yapmayabileceğim şeyleri yaptım.

Artık bu konuda bir fikrim, bilgiye dayanan bir fikrim var, ama dediğim gibi, buraya size bunları anlatmaya gelmedim.

İstanbul’un, Türkiye’nin beyaz berelileriyle savaş benim savaşım değil; sizin savaşınız. Benim kendi ülkemdeki başka türlü beyaz bereliler ve meşale taşıyıcılara karşı verecek kendi savaşlarım var. Bir bakıma bu savaşlar birbirinden o kadar da farklı değil. Ama yine de çok önemli bir fark var. Türkiye’de suskunluk, Hindistan’da ise kutlama/övgü var; hangisi daha kötü, bilemiyorum gerçekten. Sessizlik/suskunluğun utanca, utancın da vicdana işaret ettiğini düşünüyorum. Fazlaca saf ve iyi niyetli bir yorum mu bu? Belki, ama neden saf ve iyi niyetli olmayalım ki? Oysa övgü ve kutlama ne yazık ki yoruma yer bırakmıyor. Ne olduğunu zaten söylüyor.

Sizin geçmişinizden çıkan dersler, kendi ülkemin geleceğini daha iyi kavramamı sağladı. Bugünkü konuşmam geçmişle değil gelecekle ilgili olacak. Hindistan’ın, bütün dünyada örnek alınacak bir ilerleme ve demokrasi modeli olarak alkışlanan ülkenin geleceği için atılmakta olan temellerden söz etmek istiyorum.

Hindistan’ın Gujarat eyaletinde 2002’de Müslüman cemaate karşı soykırım yapıldı. Soykırım sözcüğünü bilerek ve Birleşmiş Milletlerin Soykırım Suçunu Önleme ve Cezalandırma Sözleşmesi’nin 2. Maddesi’nde yer alan tanıma uygun olarak kullanıyorum. Soykırım faili ortaya çıkarılmamış bir suç için toplu cezalandırma olarak başladı –bir tren vagonu kundaklanmış, 53 Hindu hacı yanarak ölmüştü. Dikkatle planlanmış bir sözde misillemeyle faşist milisler tarafından örgütlenen, Gujarat hükümeti ve dönemin yönetimi tarafından desteklenen silahlı çeteler 2,000 Müslümanı güpegündüz katletti. Müslüman kadınlara sürüler halinde tecavüz edip diri diri yaktılar. Müslümanların dükkanları, işyerleri, kutsal yerleri ve camileri sistematik bir şekilde yok edildi. 150,000 insan evlerini terk etmek zorunda bırakıldı.

Bu insanların çoğu hâlâ suyu, kanalizasyonu, sokak lambaları, sağlık hizmeti olmayan -kimi çöp yığınlarının üzerine kurulmuş- gettolarda yaşıyor. Toplumsal ve ekonomik olarak boykot edilen ikinci sınıf vatandaşlar olarak yaşıyorlar. Oysa hem sivil hem de polis katillere sahip çıkıldı; katiller ödüllendirildi, terfi ettirildi. Şimdilerde bu durum “normal” sayılmakta. Hindistan’ın ileri gelen sanayicileri Ratan Tata ve Mukesh Ambani de 2004’te, alenen, Gujarat’ı finans kapitalin hayalindeki yer olarak ilan ederek bu “normalliği” tescil ettiler.

Ulusal basında yükselen ilk tepkiler yatıştı. Gujarat’ta soykırım, Gujarat gururunun, Hinduluğun hatta Hintliliğin şahikası olarak küstahça alkışlandı. Kampanyalarında modernitenin ve demokrasinin dilinden ve araçlarından akıllıca yararlanarak, bu zehirli mayayı Gujarat’ta seçim kazanmak için, üst üste iki kez kullandılar. Bharatiya Janata Partisi (BJP) tarafından Hindistan’ın diğer eyaletlerinde parti adına kampanya yürütmeye davet edilen cellat Narendra Modi bir halk kahramanı haline geldi.

Soykırımlar açısından bakıldığında, Gujarat soykırımını, Kongo, Ruanda ve Bosna’da, öldürülen insanlarla kıyaslamak mümkün değil; oralarda sayılar milyonlar kertesinde ifade ediliyor. Bu, Hindistan’da yapılmış ilk soykırım da değil. (Örneğin 1984’te Delhi sokaklarında 3,000 Sih, Kongre Partisi’nin denetimindeki katiller tarafından katledildi; o kaatiller için de benzer bir dokunulmazlık durumu söz konusu oldu.) Fakat Gujarat soykırımı daha büyük, daha gelişkin ve sistematik bir tasavvurun parçası. Bize başakların olgunlaşmakta olduğunu ve çekirgelerin Hindistan anakarasına indiğini haber veriyor

Soykırım eski bir insan alışkanlığı. Uygarlık yürüyüşünde çok önemli bir rol oynamış. İÖ 149’da Üçüncü Pön Savaşı sonunda Kartaca’nın yok edilmesinin kayıtlara geçmiş ilk soykırımlardan biri olduğu sanılıyor. Soykırım sözcüğü ilk kez 1943’te Raphael Lemkin tarafından türetilmiş ve Nazilerin yaptığı Musevi katliamı sonrasında 1948’de Birleşmiş Milletler tarafından benimsenmiş. Birleşmiş Milletler Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nin 2. Maddesi’nde Soykırım şöyle tanımlanıyor:

“Ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir grubu, kısmen veya tamamen ortadan kaldırmak amacıyla işlenen aşağıdaki fiillerden her hangi biri, soykırım suçunu oluşturur: Gruba mensup olanların öldürmek; grubun mensuplarına ciddi surette bedensel veya zihinsel zarar vermek; grubu, fiziksel varlığını bütünüyle veya kısmen ortadan kaldıracağı hesaplanmış yaşam şartlarına maruz bırakmak; grup içinde doğumları engellemek amacıyla tedbirler dayatmak; grubun çocuklarını zorla bir başka gruba nakletmek.”

Sahici veya muhayyel siyasi muhaliflere yapılan zulmün dahil edilmediği bu tanım, tarihteki en büyük kitle katliamlarından bazılarını kapsamaz. “Soykırımın Tarihi ve Sosyolojisi” kitabının yazarları Frank Chalk ve Kurt Jonassohn tarafından yapılan tanımın daha uygun olduğunu düşünüyorum. Onlar, soykırım, “bir devlet veya bir başka otoritenin, grup olma haliyle gruba üye olma hali fail tarafından tanımlanmış bir grubu yok etme kastıyla gerçekleştirdiği tek taraflı kitlesel katliamdır” diyor. Bu şekilde tanımlanan soykırım, örneğin Endonezya’da Suharto (1 milyon), Kamboçya’da Pol Pot (1.5 milyon), Sovyetler Birliği’nde Stalin (60 milyon), Çin’de Mao (70 milyon) tarafından işlenmiş muazzam suçları kapsar.

Konu bütün yönleriyle düşünülecek olursa, haşarat ve zararlıları, bit böcek istilasını çağrıştıran imha kelimesi belki de buraya daha uygun, daha dürüst bir sözcüktür. Failler kurbanlarıyla yüzyüze geldiklerinde gelişigüzel öldürme işine girişmek için önce onlarla her türlü insani bağı koparmak zorundadır. Kurbanlarını alt-insan, ortadan kaldırılması topluma hizmet olacak birer asalak olarak görmek zorundadırlar. Örneğin 1636’da John Mason önderliğindeki İngiliz Püritenleri’nin Connecticut’ta yaptığı Pikua Kızılderilileri katliamı şöyle anlatılmış:

“Alevlerden kurtulanlar kılıçla öldürüldü, kimileri baltalarla parçalandı, kimileri kılıçlarla delik deşik edildi, çabucak dağıtıldılar ve pek azı kaçabildi. O gün bu şekilde imha edilenlerin sayısı 400 olarak tahmin ediliyor. Onların böyle alevlerde cayır cayır yandığını görmek, kan dereciklerinin alevleri söndürdüğünü görmek korkunç bir şeydi ve koku iğrençti; fakat zafer tatlıydı ve bu kadar fedakârlığa değerdi....”

Ve işte yaklaşık dört yüzyıl sonra karşımızda Gujarat soykırımının elebaşılarından Babu Bajrangi, Hint haber dergisi Tehelka’nın birkaç ay önce yaptığı suçüstü operasyonunda kameralara şöyle diyor:

“Tek bir Müslüman dükkanı bırakmadık, her şeyi ateşe verdik... baltalarla parçaladık, yaktık, ateşe verdik... onları yakmakla doğru yaptığımıza inanıyoruz çünkü bu piçler ölülerini yakmazlar, bundan korkarlar...Son bir dileğim var...isterlerse idam cezası versinler...asılsam da umurumda değil...yalnız asılmadan önce bana iki gün versinler, gidip, bunların yedi sekiz yüzbininin yaşadığı Juhapura’da şenlik yapayım...işlerini bitireyim...bırakın bir kısmını daha öldüreyim...en az 25,000-50,000’i temizlenmeli.”

Babu Bajrangi’nin arkasında Gujarat Başbakanı Narendra Modi’nin desteği, polis koruması ve halkının sevgisi olduğunu söylememe gerek yok. Özgür bir insan olarak Gujarat’ta çalışmaya, refah içinde yaşamaya devam ediyor. İşlemekle suçlanamayacağı tek suç Soykırımı İnkâr Suçu.

Soykırımı İnkâr o eski açıktan açığa ırkçı, kana susamış zafer sarhoşluğunun radikal bir türüdür. Muhtemelen, Avrupalıların bir yandan kendi ülkelerinde sınırlı ama yeni demokrasi biçimleri ve yurttaş hakları geliştirirken bir yandan da sömürgelerinde milyonlarca insanı imha ettiği on dokuzuncu yüzyılda ortaya çıkmış oldukça derme çatma, çifte standartlı ahlaka yanıt olarak gelişti. Ülkeler ve devletler birdenbire yaptıkları soykırımları inkâr etmeye ve gizlemeye çalışmaya başladılar. “Hiroşima ve Amerika: Elli Yıllık İnkâr” kitabının yazarı Profesör Robert Jay Lifton, “İnkâr,” diyor, “aslında katillerin katletmediğini; kurbanların öldürülmediğini söylemek demektir. İnkârın dolaysız sonucu gelecekte yeni soykırımlara davetiye çıkartmasıdır.”

Kuşkusuz, soykırım politikalarının Serbest Piyasa ile buluştuğu günümüz koşullarında, işin psikolojik yönü soykırım inkârının sadece küçük bir bölümünü oluşturuyor. Holokost’ların ve soykırımların resmen tanınması veya inkârı bugün çokuluslu bir iş alanı. Tarihsel olgular veya adli kanıtlarla ilgisi çok nadir. Bu tabloda kuşkusuz ahlakın hiç yeri yok. Bu en üst düzeyden ve en pahalısından bir saldırgan pazarlık süreci, Birleşmiş Milletler’den çok Dünya Ticaret Örgütü’nün alanına giren bir süreç. Burada tedavüldeki akçe jeopolitik, değişen doğal kaynaklar piyasası, vadeli işlemler denilen garip şey ve o bildiğimiz alelade iktisadi ve askeri güç.

Bir başka deyişle, soykırımlar genellikle tam da cezalandırıldıkları nedenlerle inkâr ediliyor. Irksal / etnik / dini/ ulusal ayrımcılık sosuna yatırılmış iktisadi belirlemecilik. Kabaca, petrolün varilinin (veya bir ton uranyumun) fiyatının düşürülmesi veya yükseltilmesi, askeri üs kurulmasına izin verilmesi veya bir ülkenin ekonomisinin açılması hükümetlerin soykırım yapılıp yapılmadığına karar vermesinde belirleyici faktör olabilmekte. Hatta aslında soykırım yapılıp yapılmayacağına karar vermesinde. Ve yapılırsa, bunun duyurulup duyurulmayacağına ve eğer duyurulacaksa, bu haberin ne yöne meyledeceğine. Örneğin Kongo’da iki milyon insanın ölmesi konusunda hiç haber yapılmadı. Neden? Ve ABD işgali öncesindeki ambargo rejiminde bir milyon Iraklının ölmesi soykırım mıydı? (BM Irak İnsani Yardım Koordinatörü Denis Halliday buna soykırım demişti.) Yoksa ABD’nin BM Büyükelçisi Madeleine Albright’ın iddia ettiği gibi “buna değmiş” miydi. Bu, kuralları koyanın kim olduğuna bağlı. Bill Clinton mı ? Yoksa evladını yitiren bir Iraklı anne mi?

Amerika Birleşik Devletleri dünyanın en zengin ve en güçlü ülkesi olduğu için, Dünyanın Bir Numaralı Soykırım İnkârcısı olma ayrıcalığına sahip çıkmış durumdadır. Kristof Kolomb’un Amerika kıtasına ayak basıp milyonlarca yerli Kızılderiliyi yani yerli ahalinin hemen hemen yüzde 90’ını yeryüzünden silen bir Katliam başlattığı Colombus gününü kutlamaya devam etmektedir. (Kızılderililere çiçek virüsü yüklü battaniyeler dağıtmak fikrinin babası Lord Jeffrey Amherst’in adı Massachusetts’te bir üniversite kentine ve itibarlı bir sosyal bilimler kolejine verilmiştir.)

Amerika’nın ikinci Holokostunda yaklaşık otuz milyon Afrikalı kaçırılıp köle olarak satıldı. Kaçırılanların hemen hemen yarısı yolda öldü. Fakat 2002’de ABD heyeti, köleciliği ve köle ticaretini suç olarak tanımayı hâlâ reddederek Durban’da yapılan Irkçılığa Karşı Dünya Konferansını terkedebildi. Heyet, o devirde köleciliğin yasal olduğu konusunda ısrar etti. ABD —yüz binlerce sivilin öldüğü– Tokyo, Hiroşima, Nagazaki, Dresden ve Hamburg bombardımanlarını, soykırım bir yana, suç olarak tanımayı da reddetmektedir. (Burada sav, Hükümetin sivilleri öldürmek kastıyla hareket etmemiş olduğudur. “Tali hasar” kavramının ortaya çıkmasının ilk aşaması buydu.) II. Dünya Savaşı’nın sonundan bu yana ABD devleti yüz ülkeye dört yüz küsur kez açık askeri müdahalede, altı küsur bin kez üstü örtülü müdahalede bulundu. Buna Vietnam’ı işgal etmesi ve kuşkusuz en mükemmel niyetlerle, üç milyon Vietnamlı’yı yani nüfusun yüzde 10’unu imha etmesi de dahildir.

Bunların hiç biri savaş suçu veya soykırım kapsamında filler olarak kabul edilmemiştir. “Mesele,” der, kariyer çizgisi kendisini 1945 Tokyo bombardımanından (bir gecede yüz bin ölü) Vietnam Savaşı’nın mimarlığına, oradan da Dünya Bankası başkanlığına taşıyan ve şu anda rahat ülkesinde, rahat evinin rahat koltuğunda oturmakta olan Robert MacNamara, “Mesele şu, iyilik yapmak için yapmaya mecbur olduğunuz kötülüğün miktarı nedir?”

Robert Jay Lifton’un soykırım inkârının daha fazla soykırıma davetiye çıkarttığı saptamasını daha mükemmel ortaya koyan bir şey olabilir mi?

ABD hükümeti, Orta Doğu’nun değişken siyasetindeki müttefiği Türkiye hükümetine dostluk jesti yaparak Ermeni soykırımını inkar konusunda Türk hükümetleriyle mutabakat sergilemektedir. İsrail hükümeti de öyle. Aynı nedenlerle. Onlara gore Ermeni halkı toplu bir hallüsinasyondan muzdariptir.

Ya kurbanlar, Kongo ve Ruanda’daki gibi fail haline geldiğinde ne olacak? İnsanlık tarihinin en zalim soykırımlarından birinin yıkıntıları içinden yaratılmış İsrail’e ne demeli? İşgal Altındaki Topraklarda yaptıklarına ne demeli? Pıtrak gibi yayılan yerleşimlerine, suyu sömürgeleştirmesine, Filistin halkını tarım alanlarından, işlerinden, akrabalarından, çocuklarının okulundan, hastanelerden ve sağlık hizmetlerinden ayıran yeni ‘Güvenlik Duvarı’na ne demeli? Bu, adeta özellikle, Birleşmiş Milletler Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nin 2. Maddesinin “grubu, fiziksel varlığını bütünüyle veya kısmen ortadan kaldıracağı hesaplanmış yaşam şartlarına maruz bırakmak” için tasarlanmış her hareket soykırım fiilidir diyen bölümünü uygulamalı olarak göstermek üzere düzenlenmiş, akvaryum içinde soykırımdır; yavaş çekim soykırımdır…

Soykırım Oyunu’nun belki de en çirkin tarafı soykırımların uluslararası çevrelerde tenis oyuncuları gibi sınıflandırılmış ve ayrılmış olmasıdır. Soykırım kurbanları makbul olanlar ve olmayanlar olarak sınıflandırılmıştır. Örneğin bugüne kadarki en çok bilinen, en iyi belgelenmiş, en fazla lanetlenmiş soykırıma bakın – altı milyon Musevi’nin canına mal olan Musevi Holokost’u. (Kitaplarda ve filmlerde ve Holokost edebiyatında daha az dile getirilen olgu Nazilerin aynı zamanda binlerce çingeneyi, komünisti, eşcinseli ve hepsi Musevi olmayan 3.3 milyon Rus savaş esirini de öldürmüş olduğudur.) Nazilerin Musevilere yaptığı soykırım yirminci yüzyılın en dehşet verici olayı olarak genel kabul görmüş durumdadır. Bu durum karşısında bazı tarihçiler Ermeni soykırımını Unutulmuş Soykırım olarak adlandırır ve bu soykırımı dünyaya hatırlatmak için mücadele ederken bundan genellikle yirminci yüzyılın ilk soykırımı olarak söz eder. Ermeni soykırımı konusundaki en bilgili araştırmacılardan biri ve “Yanan Fırat: Ermeni Soykırımı ve Amerika’nın Tepkisi” kitabının yazarı Profesör Peter Balakian şöyle der: “Ermeni Soykırımı kilometre taşı niteliğinde bir olaydır. Tarihi değiştirmiştir. Bir örneği daha yoktur. Soykırım çağını başlatmıştır, kabul etmeliyiz ki yirminci yüzyıl tam da buydu.”

Profesör yanılıyor. Hayır, ‘soykırım çağı’ çok daha once başlamıştı. Örneğin daha yirminci yüzyılın ilk yıllarında Güneybatı Afrika’da Herero halkı Almanlar tarafından yok edilmişti. Ekim 1904’te General Adolf Lebrecht Von Trotha Herero halkının imha edilmesini emretti. Herero halkı çöle sürüldü; yiyecek ve suya ulaşmaları engellendi ve bu şekilde yok edildiler. Aynı sıralarda Afrika kıtasının başka bölgelerinde soykırım aynı hızla sürüyordu. Fransızlar, İngilizler, Belçikalılar, hepsi iş başındaydı. Kongo’da köle, kauçuk ve fildişi peşine düşen Belçika Kralı Leopold “ticari genişleme deneyi”nde epey yol almıştı. Deneyinin bedeli: on milyon insan hayatı oldu. Bu, tüm zamanların en zalimce soykırımlarından biriydi. (Afrika’nın maden zenginliklerine hakim olma savaşı bütün hızıyla sürüyor, istediğiniz ülkeyi seçin – Afrika, Ruanda, Kongo, Nijerya’da yaşanan çağdaş dehşetlerin kabuğunu biraz kazıyın – büyük ihtimalle hikayenin izini Avrupa’nın eski sömürgeci çıkarlarına ve Amerika’nın yeni sömürgeci çıkarlarına kadar sürebilirsiniz.)

Asya’da on dokuzuncu yüzyılın son çeyreğine gelindiğinde İngilizler Tasmanya’da ve Avustralya’nın büyük kısmında aborijin halkını, açlıktan öldürerek, avlayarak imha etmeyi tamamlamıştı. İngiliz mahkumlara avladıkları yerli başına beş pound veriliyordu. Tasmanyalı son kadın olan Truganina 1876’da öldü. İskeleti Hobart’ta bir müzededir. Oraya gittiğinizde ona uğrayın. Bu sıralarda Amerikalarda, İspanyollar, Fransızlar ve tabii İngilizler Tanrının İşini hemen hemen tamamlamışlardı.

Soykırım müşterek bahislerinde, bir halk için adalet talep ederken, istemeden diğerlerinin acılarını yok saymak çok kolaydır. Uluslararası soykırım politikalarındaki kaypak ahlak budur. Soykırım içinde soykırım, inkar içinde inkar, vb. vb. Matyuşka bebekleri gibi.

Soykırımın tarihi bize bunun insan sistemindeki bir sapkınlık, bir anomali, geçici bir bozukluk olmadığını gösteriyor. Bu insanlık durumunun aşk ve sanat ve tarım kadar eski ve devamlı bir parçası olan bir alışkanlık.

15. yüzyıldan itibaren yapılmış soykırım niteliğindeki katliamların çoğu Avrupa’nın, Almanların ünlü Yaşamalanı (Lebensraum) sözüyle anlattığı, yaşam alanı arayışının ayrılmaz bir parçasıdır. Lebensraum sözcüğünü Alman coğrafyacı ve zoolog Freidrich Ratzel, sadece alan değil yaşamını devam ettirme arayışı içindeki egemen insan türünün nüfuz alanını genişletme doğal dürtüsünü tarif etmek için türetmişti. Bu genişleme dürtüsü doğal olarak daha az egemen olan türün, Nazi ideologlarının daha güçlü türe boyun eğmesi veya boyun eğdirilmesi gerektiğine inandığı daha zayıf türün zararına gerçekleşecekti.

Lebensraum fikrinin net bir şekilde 1901’de ortaya koyuldu fakat Avrupa lebensraum arayışına dört yüz yıl önce, Kristof Kolomb Amerika’ya ayak bastığında başlamıştı bile. Lebensraum arayışı Avrupalıları Afrika’ya da götürdü: Holokost ardına holokost yaptılar. Almanlar Güneybatı Afrika’da Herero halkının neredeyse tamamını imha etti; Kongo’da ise Belçikalıların “ticari genişleme deneyi” 10 milyon cana mal oldu. On dokuzuncu yüzyılın son çeyreğine gelindiğinde İngilizler Tasmanya’da ve Avustralya’nın büyük kısmında Aborijin halkını imha etmişti.

“Vahşileri İmha Et” (Exterminate the Brutes) kitabının yazarı Sven Lindqvist, Nazilerin Doğu Avrupa içinden Rusya’ya doğru saldırmasının, Hitler’in diğer Avrupa ülkeleri arasında paylaşılmış bir dünyada lebensbraum aramasının sonucu olduğunu savunur. Doğu Avrupa ve batı Rusya Musevileri Hitler’in sömürgeci emellerinin önünde engel oluşturmaktaydı. Dolayısıyla, Afrika ve Amerika ve Asya yerli halkları gibi onların da ya köleleştirilmesi ya da ortadan kaldırılması edilmesi gerekiyordu. Bu nedenle, diyor Lindqvist, Nazilerin Musevileri insan kertesinden çıkartan ırkçılığı, ani ve şiddetli bir çılgıncasına kötülük nöbeti değildi. Bu yine o tanıdığımız karışımın ürünüydü: zamanın Avrupa geleneğine çok uygun asırlık ırkçılık sosunda iyice bekletilmiş ekonomik belirlemecilik.

‘Birlik/İttihad’ (ırksal/etnik/dini/ulusal) ve ‘İlerleme/Terakki’ (iktisadi belirlemecilik) çoktan beri soykırımın ikiz koordinatları olagelmiştir.

Böyle bir tarih okumasıyla donandıktan sonra, “ilerleme”nin eşiğinde harekete geçmeye hazır bekleyen bir ülkenin aynı zamanda soykırımın eşiğinde harekete geçmeye hazır beklemekte mi olduğundan endişelenmeye mahal var mıdır? Tüm dünyada bir ilerleme ve demokrasi mucizesi olarak alkışlanmakta olan Hindistan’ın soykırım yapmanın eşiğinde olması mümkün mü? Bunun imasının bile tuhaf kaçması ve zamanın bu noktasında soykırım sözcüğünün kullanılmasının kesinlikle mesnetsiz ve haksız görünmesi mümkündür. Ancak eğer Kalkınma Çarları yaptıkları reklamlara kendileri de inanıyorsa, eğer İlerleme/Terakki için seçtikleri modelin Alternatifi Olmadığına inanıyorlarsa, emellerine ulaşmak için öldürmek ve çok büyük sayılarda insan öldürmek zorunda kalmaları kaçınılmazdır.

Haberler parça parça geldikçe, öldürmenin ve ölümlerin başlamış olduğu açıkça görülüyor.

Hindistan hükümeti 1989 yılında, Sovyetler Birliği yıkıldıktan kısa bir süre sonra, Bağlantısız Ülkeler Hareketi üyeliğini bırakıp Tam Bağlantılı Ülkeler saflarına kaydoldu; İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri’nin ‘doğal müttefiği’ olduğunu sık sık tekrarlıyordu. (Üç ülkenin en az bir ortak noktası var, hepsi de açık, yeni sömürgeci askeri işgaller sürdürmekte: Keşmir’de Hindistan, Filistin’de İsrail, Irak’ta ABD işgali var.)

Hindistan’ın iki büyük ulusal siyasi partisi, BJP ve Kongre Partisi neredeyse hiç sorunsuz bir şekilde, İttihat ve Terakki’nin, modern çağda daha yumuşatılmış ve toplumsal olarak daha kabul edilebilir hale gelmiş sözcüklerle Milliyetçilik ve Kalkınma olarak ifade edilen Hindistan versiyonunu gerçekleştirmek için ortak bir program başlattılar. Zaman zaman, özellikle de seçimlerde bir takım gürültülü patırtılı karı koca kavgalarına girişiyorlar ama bir yandan da Hindistan Komünist Partisi (Marksist) gibi bazı sıradışı müttefikler edindiler.

İttihat/Birlik projesinin önerisi Hindu Milliyetçiliği (amaç Hindu oylarını birleştirmek, Hindistan gibi büyük bir demokraside bunun hayati önem taşıdığını kabul etmemek olmaz). Terakki/İlerleme projesinin hedefi yılda yüzde 10 büyüme hızına ulaşmak. Bu projelerin her ikisinin de içinde soykırım potansiyeli gizli.

Birlik Projesi büyük ölçüde, BJP’nin ideolojik merkezi ve holding şirketi Rashtriya Swayamsevak Sangh (RSS) örgütüne ve bu örgütün milisleri Vishwa Hindu Parishad ve Bajrang Dal’e emanet edildi. RSS 1925’te kuruldu. 1930lara gelindiğinde kurucusu, Benito Mussolini hayranı Dr. Hedgewar örgütü açık açık İtalyan faşizmi örneğine göre şekillendirmeye başlamıştı. Hitler de esin kaynaklarındandı, hâlâ da öyle. İşte RSS’nin kutsal kitabı “Biz ya da Ulusluğumuzun Tanımı”ndan bazı alıntılar. Kitap Dr. Hedgewar’dan sonra 1940’ta RSS’nin başına geçen M.S. Golwalker tarafından yazılmış.

“Hindu Ulusu, Müslümanların Hindustan’a ayak bastığı o meşum günden bu yana bu yağmacılarla baş etmek için kahramanca savaşıyor. Irk Ruhu uyanıyor.”

Sonra:

“Hindustan’da, Hindular ülkesinde, Hindu Ulusu yaşamaktadır ve yaşamalıdır. ....

Ötekilerin hepsi hain ve Milli Davanın düşmanıdır ya da daha hayırhah bir bakışla ahmaktır…

Hindustan’daki yabancı ırklar... tamamen Hindu ulusuna tabi olmak, hiç bir hak iddia etmemek, hiç bir ayrıcalık sahibi olmamak hiç bir ayrıcalıklı muamele görmemek – yurttaşlık haklarına bile sahip olmamak koşuluyla ülkede kalabilirler.”

Ve tekrar:

“Almanya ırkının ve kültürünün saflığını korumak için ülkeyi Semit ırklarından – Musevilerden temizleyerek dünyayı sarstı. Orada ırk gururunun en üst noktası sergilendi... bu Hindustan’da bizlerin alması ve yararlanması gereken önemli bir ders.”

(Yeri gelmişken, bu türden örgütlü nefretle nasıl mücadele edilir? Kuşkusuz budalaca dünyevi sevgi vaazlarıyla değil.)

2000 yılına gelindiğinde, RSS Hindistan’ın her yerinde öğretisinin propagandasını yapan kırk beş binden fazla şekhaya (şubeye) ve yetmiş milyonluk bir svayamsevaklar (gönüllüler) ordusuna sahipti. Bu gönüllüler arasında eski Hindistan Başbakanı Atal Bihari Vajpayee, eski İçişleri Bakanı ve şimdiki Muhalefet lideri L.K. Advani, ve tabii üç kez Gujarat Eyaleti Başbakanı olan Narendra Modi de vardır. Bunların arasında RSS ideolojisi Hindutva’nın gayri resmi müritleri olup medyada, poliste, orduda, istihbarat örgütlerinde, yargıda ve idari hizmetlerde en üst mevkilerde yer alan kişiler de vardır. Politikacılar gelir ve gider oysa bu kişiler devlet aygıtının değişmez üyeleridir.

Fakat RSS’nin gerçek gücü on yıllarca sıkı bir çalışma yürütmüş ve toplumun her kademesinde örgütlenme ağları yaratmış olmasından kaynaklanmaktadır, böyle bir iddiada bulunabilecek başka bir örgüt yoktur.

BJP, RSS’nin siyaset alanındaki paravan örgütüdür. Sendika kolu (Bharatiya Mazdoor Sangh), kadın kolu (Rashtriya Sevika Samiti), öğrenci kolu (Akhil Bharatiya Vidyarthi Parishad) ve ekonomik kolu (Swadeshi Jagran Manch) vardır.

RSS’nin paravan örgütü Vidya Bharati devlet dışı sektördeki en büyük eğitim organizasyonudur. On üç bin eğitim kurumuna sahiptir. Bunların arasında yetmiş bin öğretmeni ve 1.7 milyondan fazla öğrencisi olan Sarasvati Vidya Mandir okulları da yer alır. Kabileler içinde (Vanavasi Kalyan Ashram), edebiyat alanında (Akhil Bharatiya Sahitya Parishad), aydınlar arasında (Pragya Bharati, Deendayal Araştırma Enstitüsü), tarihçiler (Bharatiya Itihaas Sankalan Yojanalaya), öğretmenler (Bharatiya Shikshasan Mandal), dil (Sanskri Bharti), gecekondu sakinleri (Seva Bharati, Hindu Seva Prathishtan), sağlık (Svami Vivekanand Tıp Misyonu, Ulusal Medikolar Örgütü), cüzzamlılar (Bharatiya Kushta Nivarak Sangh), kooperatifler (Sahkar Bharati), gazete ve diğer propaganda malzemelerinin yayınlanması (Bharat Prakashan, Suruchi Prakashan, Lokhit Prakashan, Gyanganga Prakashan, Archana Prakashan, Bharatiya Vichar Sadhana, Sadhana Pustak and Akashvani Sadhana), kast entgrasyonu (Samajik Samrasta Manch), din ve din değiştirme (Vivekananda Kendra, Vishwa Hindu Parishad, Hindu Jagran Manch, Bajrang Dal) alanlarında çalışan örgütler... Liste uzar gider…

11 haziran 1989’da, Başbakan Rajiv Gandhi RSS’ye bir armağan verdi. Yardımseverlik gösterip, RSS’nin Tanrı Ram’ın doğum yeri olduğunu iddia ettiği Ayodhya’daki tartışmalı Babri Mescidi’ne vurulmuş kilitleri kaldırdı. BJP’nin Ulusal Yürütmesinde parti Ayadhya’da camiyi yıkıp bir tapınak inşa etme kararı aldı. L.K. Advani “Bu kararın karşılığını oy olarak göreceğimize eminim,” dedi. Advani 1990’da Rath Yatra’sına (Ateş Arabasına) binip Babri Mescidi’nin yıkılmasını talep ederek ülkeyi bir uçtan bir uca dolaştı, arkasında ayaklanmalar ve kan bıraktı. 1991’de parti Parlamento’da yüz yirmi iki koltuk kazandı (1984’te iki koltuk kazanmıştı). Advani’nin kurguladığı isteri 1992’de bir linç kalabalığının camiyi yıkmasıyla doruk noktasına ulaştı. 1998’e gelindiğinde BJP merkezde iktidardaydı. BJP’nin iktidara geldikten sonra ilk iş olarak bir dizi nükleer test yaptı. Bütün ülkede faşistler ve şirketler, zenginler ve yoksullar hep birlikte Hindistan’ın Hindu Bombasını kutladı. Hindutva küçük parti politikalarının üstüne çıkmıştı.

2002’de Narendra Mori hükümeti Gujarat soykırımını planladı ve uyguladı. Soykırımdan birkaç ay sonra yapılan seçimlerde ezici bir çoğunlukla yeniden iktidara getirildi. Katliamlara katılmış olanlara cezadan tam muafiyet sağladı. Nadir hallerde verilen cezalarda da, sanık kürsüsüne tabii ki planlayıcılar değil altlardaki sıra neferleri çıktı.

Gelişigüzel öldürme fiilerinde cezai muafiyet vazgeçilmez bir ön koşuldur. Hindistan kitle katliamları yapanlara cezai muafiyet tanıma konusunda muhteşem bir geleneğe sahiptir. Bunun ayrıntılarıyla ciltler doldurabilirim.

Demokrasilerde bir soykırım sonrasında cezai muafiyet sağlamak için “müracaatınızı doğru kanallardan yapmanız” gerekir. Prosedür her şeydir. Katliamlarla ilgili çeşitli davalarda Gujarat Eyalet Hükümetinin savcı olarak atadığı hukukçular aslında daha önce sanık avukatı olarak görev yapmıştı. Bunların bazıları RSS veya VHP üyesiydi ve sözüm ona temsil etmekte oldukları kişilere karşı açık düşmanlık gösteriyorlardı. Hayatta kalan tanıklar polise gidip ifade vermek istediklerinde polisin ifadelerini yanlış kayda geçirdiğini ya da faillerin isimlerini zapta geçirmeyi reddettiğini gördüler. Hayatta kalan tanıkların ailelerinin üyelerinin öldürüldüğünü (ve cesetleri bulunamasın diye canlı canlı yakıldığını) gördüğü bir çok vakada polis cinayet işlendiğine dair tutanak tutmayı reddetti.

Rajkot seçimlerinde Modi’ye karşı kampanya yürütme hatasını yapan Kongre Partisi üyesi politikacı ve şair İhsan Jefri Ahmedabad’daki Gulberg Sitesinde alenen gırtlaklandı. (Başını yine Kongre Partisi’nden birinin çektiği bir güruh tarafından.) Bu vahşete katılan birinin kelimeleriyle: “Beş kişi Jeffri’yi tuttu, sonra biri kılıcı indirdi... elini kesip kopardı, sonra bacaklarını... sonra her şeyini... parça parça ettikten sonra, yığdıkları odunların üstüne koyup ateşe verdiler. Diri diri yaktılar.”

Ahmedabad Polis Müdürü P.C. Pandey güruh Jaffri’yi linç edip yetmiş kişi öldürür ve 12 kadına topluca tecavüz edip diri diri yakarken mahalleyi ziyaret etme nezaketini gösterdi. Modi yeniden seçildikten sonra Polis Müdürü terfi ettirilerek Gujarat Emniyet Müdürü yapıldı. Cinayet aygıtının tamamı yerli yerinde durmaya devam ediyor.

Delhi’deki Yüksek Mahkeme tehditkâr bir takım gürültüler çıkarttı ama sonunda meseleyi buzdolabına kaldırdı. Kongre Partisiyle Komünist Parti epey bağırıp çağırdılar fakat hiç bir şey yapmadılar.

Tehelka dergisinin yaptığı ve kısa bir süre önce ulusal bir haber kanalının ana haber bülteninde yayınlanan suçüstü operasyonunda Babu Bajrangi’nin yanı sıra, katil ardına katil soykırımın nasıl planlanıp uygulandığını, Modi’nin ve ileri gelen politikacıların ve üst düzey polis yetkililerinin nasıl bizzat işin içinde olduğunu anlattı. Verdikleri bilgilerin hiç biri yeni değildi fakat kasaplar orada, ulusal haber bülteninde durup işledikleri suçları sadece itiraf etmekle kalmıyor, böbürleniyorlardı. Halkın bu suçüstüne verdiği ağırlıklı tepki öfke değil haberin zamanlamasıyla ilgili kuşku oldu. Çoğu bu ifşaatın Modi’nin seçimleri tekrar kazanmasına yardım edeceği kanısındaydı. Bazıları, oldukça mesnetsiz bir şekilde, suçüstü operasyonunu Modi’nin ayarladığına bile inanıyordu. Gerçekten de Modi seçimleri kazandı. Ve bu sefer Birlik/İttihat ve İlerleme/Terakki listesinden kazandı. Adam kendi başına bir komite. BJP mitinglerinde kendisine hayran binlerce taraftar artık plastik Modi maskları takıp ölüm sloganları atıyor. Faşist demokrat fiziksel mutasyon geçirerek milyonlarca küçük faşiste dönüştü. Bunlar hep demokrasinin nimetleri. Nazi Almanyası’nda kimse Hitler maskı takmaya cüret edebilir miydi?

‘Gujarat şablonunu’ yeniden hayata geçirme hazırlıkları, BJP’nin iktidarda olduğu Orissa, Chhattisgarh, Jharkhand, Rajasthan, Madhya Pradesh ve Karnataka eyaletlerinde farklı farklı aşamalarda.

Ermeni soykırımı üzerinde çalışan akademisyen Peter Balkian, soykırım yapmak için, der, bir alt grubu uzun süre marjinalleştirmeniz gerekir. Hindistan’da bu kriterin gereği pek güzel yerine getirildi. Hindistan Müslümanları sistematik bir şekilde marjinalleştirildiler ve yıllardır, yüzyıllardır Hindu kast toplumu ve kutsal kitapları tarafından sadece marjinalleştirilmiş olmakla kalmayıp insan kertesi dışına itilmiş olan Adivasi ve Dalit halklarına katıldılar. (Bir zamanlar bu halkları Hindu kastının yapmadığı işlerde çalıştırmak için insan kertesi dışına itiyorlardı. Şimdi teknoloji bu emeği bile gereksiz hale getiriyor.) RSS aynı zamanda daha büyük projesi uyarınca Dalitleri Müslümanlara ve Adivasileri Dalitlere karşı kullanıyor.

‘Halk’ İttihat/Birlik projesiyle ve projenin nefret öğretisiyle meşgul olurken Hindistan’ın Terakki/İlerleme projesi hızla ilerlemekteydi. Yeni özelleştirme ve liberalizasyon rejimi sonucunda ülkenin doğal kaynakları ve kamu altyapısı özel şirketlere satıldı. Bu, hayal edilemeyecek kadar zengin bir üst sınıf ve doğal olarak bu yeni dağılım ve konumlanmanın militan savunucuları haline gelmiş büyüyen bir orta sınıf yarattı.

Terakki/İlerleme projesi, İttihat/Birlik projesinin sofistike aygıtından daha az dehşetengiz olmayan kendine özgü cezai muafiyet, hile ve dalavere geleneklerine sahip. Bu geleneğin merkezinde Hindistan’ın en güçlü kurumu olan Yüksek Mahkeme yer alıyor. Barajların yapılmasına, nehirlerin birbirine bağlanmasına, kuralsız madenciliğe, ormanların ve su sistemlerinin yok edilmesine izin veren karar ardına karar çıkartan bu mahkeme hızla Şirketler İktidarının payandası haline geliyor. Bunların tamamı ekokırım(ekosit) olarak tarif edilebilir — belki de soykırıma giriş. (Ve bu mahkemeyi eleştirmek suçtur, cezası da hapistir.)

İronik bir şekilde, serbest pazar çağı Hindistan’da şimdiye kadar verilmiş en başarılı ayrılıkçı mücadelenin ortaya çıkmasına yol açtı. Orta ve üst sınıflar ayrılıp kendilerine ait bir ülkeye, yukarıda stratosferde dünyanın diğer seçkinleriyle kaynaştıkları bir yere gittiler. Bu Gökler Ülkesi Krallığı kendi içinde bir bütün oluşturan, Hindistan’ın kalan kısmından hava geçirmez bir şekilde ayrılmış bir evren. Kendine özgü gazeteleri, filmleri, televizyon programları, karakterleri ahlakî değerleri simgeleyen dramları, ulaşım sistemleri, alışveriş merkezleri ve aydınları var. Ve burada herşeyin eğlenceden ibaret olduğunu düşünmeye başladıysanız yanılıyorsunuz. Buranın kendine özgü trajedileri, kendi çevre sorunları (otopark sorunu, kentlerdeki hava kirliliği sorunu), kendi sınıf mücadeleleri var. Örneğin Eşitlikten Yana Gençlik adlı bir örgüt Rezervasyonlar meselesine el atmış durumda, çünkü Hindistan’ın ezilip toz haline gelmiş Alt Kastlarının Üst Kastlara karşı ayrımcılık yaptığını düşünüyorlar. Buranın kendi Halk Hareketleri ve mumlu yürüyüşleri var (bir barda vurulan model Jessica için Adalet) hatta kendi Halk Tipi Arabası bile var (Tata Grubunun kısa süre önce piyasaya sürdüğü Wagon for the Volks). TV reklamları şekline bürünmüş kendisine özgü rüyaları bile var: (Yüzleri Fair & Lovely Erkek Yüz Kremi kaplı) Hintli CEOlar uluslararası şirketleri ve bu arada hayali Doğu Hint Kumpanyasını satın alır. Yaltaklanıp duran (yatağa atılmak için —fethin nihai ödülü— içi gidiyormuş gibi görünen) beyaz kadınlar ve yeni krallara yer açmaya hazır, alkış tutan beyaz erkekler tarafından yeni ofislerine alınırlar. Bu arada stadyumdaki (cepleri kredi kartı dolu) kalabalık “Hindistan! Hindistan!” diye kükreyerek ayağa fırlar.

Fakat bir sorun var ve bu sorun Lebensraum. Bir Krallığın Lebensraum’u olmak zorundadır. Gökler Ülkesi Krallığı lebensraum’u nerede bulacak? Gökler Ülkesi Yurttaşları gözlerini Eski Ulustan yana çeviriyorlar. Orissa’nın boksit dağları, Jharkhand ve Chattisgarh’daki demir yatakları üzerinde oturan yerli Adivasi halkını görüyorlar. Aslında bir kimyasal merkez olması gereken birinci sınıf arazi üzerinde oturan Nandigram halkını (Müslümanları, Dalitleri) görüyorlar. Binlerce dönüm tarım arazisini görüyor ve buralar aslında sanayilerimiz için Özel Ekonomik Bölgeler olmalı diye düşünüyorlar. Zengin Singur topraklarını görüyor ve bunların aslında Halk Tipi Arabanın üretileceği otomobil fabrikasına dönüştürülmesi gerektiğini biliyorlar. Şöyle düşünüyorlar: Bu bizim boksitimiz, demir yatağımız, bizim uranyumumuz. Bu insanların bizim toprağımızda ne işi var? Bizim suyumuzun onların nehirlerinde ne işi var? Bizim kerestemizin onların ağaçlarında ne işi var?

Hindistan ormanlarının, maden kaynaklarının ve Adivasi halkının yurdunun haritasına bakarsanız hepsinin üst üste geldiğini görürsünüz. Yani aslında, gerçekten zengin olanlar bizim yoksul dediklerimiz. Fakat Gökler Ülkesi Yurttaşları toprağa baktıklarında, değerli kaynaklar üzerine oturmuş fuzuli insanlar görüyorlar. Nazilerin bunlara verdiği bir isim vardı - uberzahligen Essern, fuzuli yiyenler.

Kuzey Amerika’da Amerikalı Yerlilerle Avrupalı sömürgeciler arasındaki mücadeleyi gayet yakından takip eden Friedrich Ratzel Lebensraum/Yaşamalanı mücadelesinin bir imha mücadelesi olduğunu söylemişti. İmha, mutlaka coplama, vurma, yakma, süngüleme, gazla zehirleme, bombalama ya da öldürme yoluyla insanların fiziksel olarak imha edilmesi anlamına gelmez. (Bazen bu anlama da gelir. Özellikle de direnmeye kalkışırlarsa. Çünkü o zaman Terörist olurlar.) Tarihsel olarak en randımanlı soykırım yöntemi, insanları evlerinden etmek, sürü gibi bir araya toplayıp gıda ve suya ulaşmalarını engellemek olmuştur. Bu koşullarda açık bir şiddet uygulanmadan ve genellikle çok daha fazlası ölür. “Naziler, Yahudilerin ceketlerine birer yıldız takıp, “rezervlere” tıktı,” diye yazar Sven Lindqvist. “Tıpkı Kızılderililerin, Herero, Bushmen, Amandabele halklarının ve yıldızların diğer tüm çocuklarının tıkıldığı gibi. Rezervlerin gıda kaynakları kesilince kendiliklerinden öldüler.”

Tarihçi Mike Davis, 1876 – 1892 arasındaki büyük kıtlıkta 12-29 milyon Hintlinin açlıktan öldüğünü, bu arada Britanya’nın Hindistan’dan gıda ve hammadde ihraç etmeye devam ettiğini yazar. Amartya Sen, bir demokraside Kıtlık olma ihtimali yoktur, der. Onun için Hindistan’da, Çin’deki gibi Büyük Kıtlık değil, Büyük Yetersiz Beslenme’miz var. (Hindistan, dünyanın yetersiz beslenen çocuklarının üçte birinden fazlasına —57 milyonuna ev sahipliği yapmakta.)

Çin’i bir yana bırakacak olursak, Hindistan şu anda dünyada yerinden olmuş insan sayısı en yüksek ülkedir. Sadece barajlar otuz milyondan fazla insanı yerinden etmiştir. Bu yerinden etme, mahkeme kararları, polis silahı, hükümet denetimindeki milisler ya da şirket kabadayıları aracılığıyla yürürlüğe koyuluyor. (Nandigram’da Hindistan Komünist Partisi (Marksist)’nin bile kendi silahlı milisleri vardı.) Yerlerinden edilenler, sürüler halinde kamplara, harap binalara ve yeniden yerleşim kolonilerine tıkılıyorlar ve hayatlarını kazanma araçları ellerinden alındığı için buralarda yoksulluk girdabına sürükleniyorlar.

Demir filizi açısından zengin olduğu için holdinglerin hedefi haline gelen Chhattisgarh Eyaletinde başka bir teknik uygulanmakta. Maocu isyancılarla mücadele adı altında, yüzlerce köy zorla boşaltıldı ve neredeyse 40,000 insan polis kamplarına taşındı. Hükümet bunların bir bölümünü silahlandırıp, Salva Judum denilen “Halk Milisi”ni oluşturdu. Bir tarafta en yoksullarla en yoksullar arasında iç savaşı andıran bir savaş sürerken, Tata ve Essar Holdingleri sessiz sessiz Chhattisgarh’ta demir filizi çıkarma hakkı için pazarlık ediyor. Bunlar arasında bir bağlantı kurmak mümkün mü? Hiç öyle şey olur mu? Salva Judum’un kurulduğu, Tata Holdingi ile Devlet arasında Anlaşma imzalandıktan bir gün sonra açıklanmış olsa da böyle bir şey tasavvur edilemez.

Bu olayların bu yönüne Yeni Hindistan kitabının piyasaya yeni çıkan versiyonunda yer verilmemiş olmasında şaşılacak bir şey yok. Çünkü satışa sunulan inkârın bir başka türü —Robert Jay Lifton’un “Sahte Evren” dediği şeyin yaratılması. Bu sahte evrende, sisteme ilişkin dehşetler kusurlu bireylere atfedilen arızi yanlışlar haline getiriliyor ve gerçek dünyanın yerine daha “dengeli” daha mutlu bir dünya sunuluyor. Denge sahte: Genellikle ‘Birlik’ ve ‘İlerleme’ birbiriyle kapıştırılıyor; ‘Birlik’ projesine yönelik liberal-seküler eleştiri ‘İlerleme’ projesinin yaptığı yağmayı meşrulaştırmak için kullanılıyor. Bu “sahte evren”i imal etmeye en yatkın olanlar, besin zincirinin en tepesindekiler, statükoyu değiştirmeyi istemek için hiç bir nedeni olmayanlar. Onların işi sınırda devriye gezmek, öfkeyi dağıtmak, hiddeti gayrımeşru hale getirmek ve ateş kes pazarlığı yapmak.

Shahrukh Khan’ın Narendra Modi hakkında sorulan bir soruya verdiği cevaba bakın: “Kişisel olarak tanımam... Bir fikrim de yok…” diyor. “Şahsıma karşı hiç bir kırıcı davranışta bulunmadılar.” Liberal tarihçi ve şirketlerden fon alan Yeni Hindistan Vakfı’nın kurucusu Ramachandra Guha, kitabında ve çok reklamı yapılan söyleşilerinde bize Gujarat hükümetinin aslında faşist olmadığını ve soykırımın seçimlerden sonra düzelen bir anomali (!) olduğunu anlatıyor.

‘Seküler’ ulusal basının Gujarat soykırımına duydukları öfkeyi atlatan editör ve yorumcuları, artık Modi’nin idari becerilerini değerlendirmekle meşgul, çoğu da bu becerilerden etkilenmiş durumda. Hindustan Times başyazarı, “Modi kitle katliamı yapmış biri olabilir fakat o bizim katliamcımız,” diyor ve söze devam ederek, aynı zamanda “iyi” bir Başbakan olan bir katliamcı karşısında nasıl bir tavır takınılması gerektiği konusunda yaşadığı ikilemi anlatıyor.

Hindistan’ın bu ‘sahte’ versiyonunda, kültür alanında, yeni Bollywood sinemasında, Hint-İngiliz edebiyatındaki patlamada, yoksullar çoğunlukla yok, bu kadar basit. Onlar önceden silinmiş durumdalar. (Yoksullar sadece Mikro-kredilerden, kalkınma Projelerinden ve STKların dağıttığı yardımlardan yararlanan gülümseyen insanlar olarak boy gösteriyor.)

Geçen yaz tesadüfen, saçları fönlü, dupduru ciltli dört güzel genç kızın keyif çatıp yavru köpeklerini birbirine gösterdiği serin bir odaya girdim. Biri bana dönüp dedi ki, “Ailemle tatile çıkmıştım barajlar ve başka bir sürü şey hakkında yazdığınız eski bir makaleye rastladım. Erkek kardeşime Dalitlerle Adivasilerin ne kötü durumda olduğundan, yerlerini yurtlarını terk etmek vb. zorunda bırakıldığından haberi olup olmadığını sordum….Yani evlerinden öylece atılıverdiklerinden. Kardeşim öyle rezil ki, Hindistan’ı geri bıraktıranların onlar olduğunu söyledi. Onları imha etmek gerek dedi. Düşünebiliyor musunuz?”

Sorun şu ki, düşünebiliyordum. Düşünebiliyorum.

Yavru köpekler tatlıydı. Acaba köpeklerin aklına birbirlerini imha etmek gelir mi hiç, diye düşündüm. Herhalde bunu yapacak kadar ilerici değillerdir.

Aynı akşam televizyonda “Hindistan Harekete Hazır” başlıklı bir kampanya açan Times of India gazetesinin reklamına çıkan Amitabh Bachhan’ı izledim. Sunucu kampanyanın amacının insanları Geçmişin Engelleyici Hayaletlerini geride bırakmaya teşvik etmek olduğunu söyledi. Tercihlerini kötümserlikten değil iyimserlikten yana kullanmaya teşvik etmek.

Bu ülkede iki Hindistan var, dedi Amitabh Bachhan ünlü bariton sesiyle.

“Bir Hindistan tasmanın kayışına asılıyor, ileriye atılmak ve dünyanın son zamanlarda bize yağdırmakta olduğu bütün sıfatlara lâyık olmak hevesiyle. Öteki Hindistan kayışın kendisi.

Bir Hindistan “Bana bir fırsat verin kendimi kanıtlayayım,” diyor.

Öteki Hindistan “Önce kendini kanıtla, belki o zaman sana fırsat verilir” diyor.

Bir Hindistan yüreklerimizin iyimserliğinde yaşıyor; Öteki Hindistan kafalarımızın kuşkuculuğunda dolanıyor.

Bir Hindistan istiyor, Öteki Hindistan umuyor... Bir Hindistan önderlik ediyor, Öteki Hindistan izliyor.

Saf değiştirenler artıyor.

Her geçen gün Öteki Hindistan’dan daha fazla insan bu tarafa geçiyor...

Ve dünya başka tarafa bakarken sessizce, dipdiri, dinamik yeni Hindistan ortaya çıkıyor.

Ve son olarak:

“Fakat şimdi özgür bir ulus olarak 60. yılımızda, yolculuk bizi zamanın büyük uçurumunun eşiğine getirdi...

Ve bir Hindistan, kafanın arkasındaki küçük cılız ses uçurumdan aşağı bakıp duraksıyor. Öteki Hindistan yukarıya, gökyüzüne bakıp, uçma zamanı diyor.”

İşte sahte evren çırılçıplak karşımızda. Bize zenginlerin seçeneği olmadığını (Alternatif Yok) ama yoksulların seçeneği olduğunu söylüyor. Yoksullar zengin olmayı seçebilir. Bunu seçmiyorlarsa, kötümserliği iyimserliğe, duraksamayı güvene, yokluğu umuda yeğlediklerindendir. Başka bir deyişle onlar yoksul olmayı seçiyor. Bu onların suçu. Onlar zayıf. (Ve lebensraum/Yaşamalanı arayanların zayıflar hakkındaki fikrini biliyoruz.) Onlar ‘Geçmişin Engelleyici Hayaletleri’dir. Onlar zaten hayalettir!

“Süregiden sahte bir evrende”, der Robert Jay Lifton, “soykırım kolay, neredeyse doğal bir hal alır.”

Yoksulların, [aslında bütün zenginliklerin sahibi olup da] yoksul olduğu söylenenlerin tek seçeneği var: Direnmek ya da boyun eğmek. Bachhan haklı: Dünya başka yere bakarken onlar sessizce saf değiştiriyor. Ama onun düşündüğü yere değil, başka bir uçurumu aşıp başka bir safa geçiyorlar. Silahlı mücadele safına. Oradan dönüp Kalkınma Çarlarına bakıyor, onların hüzünlü sloganını taklit ediyorlar: “Başka Alternatif Yok.”

Onlar Gandhi’nin izinden giden büyük halk hareketlerinin mahkemeler, davalar, açlık grevleri ve karşı açlık grevleri bataklığında batmamak için bocalayışına, kırılıp aşağılanmasına tanıklık ettiler. Sayıları milyonları bulan Geçmişin bu Engelleyici Hayaletleri belki de Gandhi’nin Amerikaların Kızılderililerine, Afrika’nın kölelerine, Tasmanyalılara, Herero halkına, Hottentotlara, Ermenilere ve Almanya’nın Musevilerine ne tavsiye edeceğini merak ediyorlardır. Belki zaten açlıktan kırılırken nasıl açlık grevi yapabileceklerini merak ediyorlardır. Harcayacak paraları yokken yabancı malları nasıl boykot edeceklerini. Gelirleri yokken vergi ödemeyi nasıl reddeceklerini.

Silahlanan insanlar bunu bu kararın sonuçlarının ne olacağını bilerek yapıyorlar. Bu işte yalnız olduklarının farkındalar. Yeni yasaların yoksulları suçlu ilan ettiğini ve direnişle terörizmi aynı bütünün parçaları saydığını biliyorlar. Artık vicdanlara seslenmenin, liberal ahlakın ve basında olumlu bir şekilde yer almanın kendilerine yardımı olmayacağını biliyorlar. Kurşunlar uçuşmaya başladığında etrafta uluslararası yürüyüşler, küresel muhalefet ve ünlü yazarlar olmayacağını biliyorlar.

Yüz binlerce insan Hindistan demokrasisinin kurumlarına güvenini kaybetti. Ülkenin geniş alanları hükümetlerin denetimi dışına çıktı. (Son hesaplara göre % 25’i.). Savaş ölüm kokuyor, hiç bir sevimli yanı yok. Engelleyici Hayaletler ordusunun komutanı Başkan Mao’nun hayaleti olunca nasıl sevimli olabilir ki? (Burada bir umut ışığı sıra neferlerinin çoğunun onun kim olduğunu, neler yaptığını bilmemesi. Yine Soykırım İnkârı mı? Belki.) Bunlar Daha İyi Bir Dünya için savaşan İdealistler mi? Pekala... ne olursa olsun imha edilmekten iyidir.

Başbakan, Maocu direnişin “Tek ve en büyük İç Güvenlik Tehdidi” olduğunu ilan etti. Orduyu devreye sokma çağrıları bile oldu. Medya hiç soluk almadan lanetleme heyecanıyla dolu.

İşte tipik bir gazete haberi. Hiç sıradışı değil. Başlık, “Naksalları Ezin”.

“Bu hükümet nihayet Naksalizmle başa çıkma konusunda biraz mantıklı davranmaya başladı. Bir aydan az bir süre önce Başbakan Manmohan Singh eyalet hükümetlerinin bu “mikrobun” kökünü kazımak için kararlı bir güç kullanarak Naksal altyapısını “boğmasını” ve faaliyetlerini “felce uğratmasını” istedi. Bu çağrı, Naksalizmin kalkınma için boş harcamalar yaparak değil yasaların uygulanması yoluyla yok edilmesi gerektiğinin anlaşıldığına işaret ediyordu”.

“Boğmak”. “Felce uğratmak”. “Mikrop”. “İstila etmek”. “Kökünü kazımak”. “Ezmek”.

Evet. Havada imha fikri var. Ve insanlar, imha edilmekle karşı karşıya kaldıklarında direnmek hakkına sahip olduklarına inanıyorlar. Gereken her türlü aracı kullanarak.

Belki de çekirgeleri dinliyorlardır.

Agos gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’in öldürülmesinin birinci yıldönümü anısına 18 Ocak 2008’de İstanbul’da yapılan konuşma