Anasayfa > Güncel Yazılar > Dezenformasyon

Dezenformasyon

Ahmet İnsel

17 Eylül 2006

Psikolojik harekat savaşın bir parçasıdır. Karşı tarafı korkutmak, pıstırmak veya sonuçları zararlı olacak tepkilere doğru yönlendirmek, bu harekat tarzının bir cephesidir. Kasıtlı yanlış bilgilendirme ve olanı abartarak aktarma, teknik tabiriyle dezenformasyon, psikolojik harekatta en sık başvurulan araçdır. Örneğin, Türkiye’de çatışmalarda ve bombalı tuzaklarda ölen asker sayısı, PKK kaynaklı haberlerde TSK’nın verdiği rakamlardan kat be kat yüksektir. Ama ölen er, astsubay veya subayların cenazeleri gizlice kaldırılmadığına veya ölümler ailelerden, silah arkadaşlarından saklanamayacağına göre, olayları biraz soğukkanlı biçimde değerlendiren herkes, bu tür haberlerdeki abartı payını kolaylıkla fark eder. Bu tür kaba dezenformasyonun etki alanı, akıl yerine kör bir imana teslim olmuş bir çevrenin sınırlarını aşmaz.

Bunların yanında çok daha gelişmiş, incelmiş ve bu nedenle fark edilmesi zorlaşan dezenformasyon yöntemleri vardır. Elektroniğin fotoğraf alanına girmesiyle, örneklerine sıkça rastladığımız, üzerinde oynanmış “senaryo fotoğraflar”, eski bir dezenformasyon yönteminin yapımı kolay ve anlaşılması daha zor uygulamalarıdır. Eskiden bu yöntem, gözden düşen liderin birdenbire eski fotoğraflardan silinmesi olarak, Doğu bloku ülkelerinde pek kaba biçimde yapılırdı.

Benzer bir modern dezenformasyon yöntemi, gerçek veya hayali bir grup adına bir terör eylemini üstlenmektir. Örneğin son Diyarbakır suikastını izleyen gün ortaya çıkan, tek sayfalık, son derece acemi biçimde hazırlanmış ve üç paragraflık metnin bile bir iç tutarlılığı olmayan Türk İntikam Tugayları adını taşıyan internet sitesi, büyük ihtimalle ya hedef şaşırtmak ya da yapılmayan işi sahiplenmek için ortaya atılmış, son derece kaba bir dezenformasyon girişimidir. İnternet çağına girmeden önce bu işler sahte bildiriyle yapılırdı. Bugün internet ortamı, yukarıdaki örnekten çok daha ince, dezenformasyon amacının keşfedilmesi zor olduğu örneklerle dolup taşıyor.

Özellikle medya aracılığıyla yapılan yönlendirici yanlış bilgilendirmeler de benzer bir amaç taşırlar. ABD yönetiminin Irak’a saldırmak için kamuoyu desteği oluşturmak amacıyla yaptığı, Irak’ta kitle imha silahları olduğu ve Saddam Hüseyin’le El Kaide yönetiminin işbirliği içinde çalıştıkları yalan haberleri, türünün önde gelen örneklerindendir. İstanbul’da 1955 yılında yaşanan 6-7 Eylül olaylarını tetikleyen yalan haber gibi.

Dezenformasyonun daha da incelmiş hali, bazı gelişmeleri engellemek için, o gelişme potansiyelini boğacak tehdit edici, bastırıcı haber ve yorumlar yapmaktır. Hürriyet gazetesinde iki gün boyunca yayımlanan, “PKK’nın sinsi planı” temalı haber-yorumu ve bunları izleyen günde, Genelkurmay Başkanıyla yapılan görüşme haberini, bu kategori içinde değerlendirebiliriz.

Oğulları şehit olan iki ailenin alışılmadık tepkisinin, askerî çevrelerde ve devletin karar organlarında endişe yarattığını tahmin edebiliriz. Bu tür tepkilere yenilerinin ilave olmaması, böyle bir tepki göstermeyi içlerinden geçirseler bile, ailelerin bunu kamuoyuna yansıtmasının engellenmesi için, bunların “PKK’nın hain planının” bir parçası olduğunun acil olarak ilan edilmesi , usta bir bastırma ve yıldırma operasyonudur. Böyle bir planın varlığının kanıtlarını, fütursuz ve yukarıdan konuşmayı kendine atfettiği mertebenin gereği addeden PKK sorumlularının demeçlerinden cımbızlayarak üretmek zor değildir. Nitekim, PKK’ya yakın bir kaynak olan Fırat Haber Ajansının 7 Eylül 2006’da yayımladığı, HPG Anakarargah Komutanı olarak tanıtılan Bahoz Erdal’ın açıklamalarında yer alan bir paragraf, yukarıdaki karşı-ateş girişiminin temel malzemesidir. Ölen asteğmenin ailesinin “savaş karşısındaki duyarlılığına” dikkat çeken bu kişi, “olayda yaşamını yitiren Okay’ın demokrat gelenekten gelen ailesine başsağlığı diliyor, acılarını paylaşıyoruz” demiş. Demecin esas ağırlığı ise, yürürlükteki yasaya göre, “halkı askerlikten soğutmak ve askeri isyana teşvik etmek suçu” kapsamına gireceği için burada yer vermediğimiz değerlendirmelerden oluşuyor. İnsan istemeden öldürdüğü insanın ailesinin acısını paylaşır. Baskın yapıp öldürdüğü ve ardından başkalarını öldürmeye devam ettiği insanların acısını paylaştığını samimiyetle ifade ediyorsa, çok vahim bir kişilik yarılmasından muzdariptir. Ya da insanın kanını donduran bir sinizm veya riyakarlık sergilemektedir.

Hürriyet’teki haber-yorumun ikinci kaynağı, Hatip Dicle’nin 8 Eylül’de Özgür Gündem’de yayımlanan densiz değerlendirmesidir. Densizlik sadece Başbakan Tayyip Erdoğan’a özgü değildir bu ülkede. PKK yamaçlarında siyaset yapmaya vargücüyle devam eden Dicle, şehitler edebiyatına son verelim demek yerine şöyle buyuruyor: “Kürt halkına karşı savaş suçu işlememiş, iradesi dışında istemediği bir kirli savaşta yaşamını yitiren her askerin de, tıpkı can veren özgürlük gerillası gibi, halkımızın ölümsüz şehitleri albümünde yerlerini almaları gerektiğini düşünüyorum. Hatta bu adımı, Zeki Burak Okay'la başlatıp, bir kuyumcu hassasiyetiyle, geçmişte yaşamını yitiren tüm askerleri, ince bir araştırmaya tabi tutabilir ve uygunluğu tespit edilenleri şehitlerimiz albümüne alabiliriz.” Dicle’nin yazısında kullanılan “halkımız” tabirinin, Kürt halkını kast ettiğini belirtelim.

Aslında Hürriyet gazetesinin sözü fazla uzatmadan, sadece Dicle’nin bu önerisini manşetten vermesi, bundan sonra hiçbir şehit ailesinin cenazede, “olur oğlumu PKK kendi şehidi ilan eder, şehitler albümüne alır” korkusuyla, hükümete, devlete veya TSK’ya en ufak bir sitemde bulunmaması, bundan böyle cenazelerde çok daha taşkın bir milliyetçilik sergilenmesi için en etkili önlem olurdu. İnsan, Dicle gibi kişilerin, tam da bunu mu istediklerini kendine sormadan edemiyor. Hürriyet gazetesinin PKK’nın sinsi planı olarak sunduğu şey, eğer varsa, ancak böyle bir plandır. Karşılıklı kinin derinleşmesi planıdır.

Hürriyet gazetesinin haberindeki asıl dezenformasyon, Sakarya’da linç teşebbbüsüne maruz kalan 4 kişinin arkasında PKK’nın bölgeye bu amaçla bu kişileri yollamış olması iddiasıdır. Hiçbir kanıta dayanmayan ve bugüne kadar olan olayaların arkasındaki olgulara hiçbir şekilde uymayan bu iddia, bugüne kadar olan ve bugünden sonra muhtemelen olacak olan benzer çatışmaların hepsinde, linç teşebbüsünde buluşanları baştan aklamaya yönelik olduğu hissini insanda uyandırıyor.

Antalya ve Marmaris’teki menfur bombalı tuzakları Kürdistan Özgürlük Şahinleri adını taşıyan örgüt üstlendi. Bu örgütün terör eylemlerini sahiplenmesini PKK’ya yakın yayın organları eleştiri izi olmayan bir tarafsızlık içinde aktardılar. Diğer taraftan, Diyarbakır’da kimin yaptığı ve ne amaçla yaptığı tam belli olmayan ama çoğu çocuk olmak üzere 11 yurttaşımızın hayatına mal olan bir kanlı girişime, bu kez alelacele TİT elbisesi giydirildi. Geri dönüşü olmayan bir Türk-Kürt nefretine doğru ilerlemek isteniyorsa, gerçek veya dezenformasyon fark etmez, yapılması gerekenler tam da bunlardır. Kim, hangi niyetle yapmış olursa olsun, son Diyarbakır katliamının anlamı, çatışmaların yeniden durması girişimlerini boğmak isteyenlerin her şeyi göze alacak cürette olduklarını göstermeleridir.

Ama bütün bu menfur dezenformasyon çabalarının içinde, belki birkaç yıl öncesine göre daha az da olsa, gene de bu ülkede barış ve kardeşlik içinde yaşama umudunu yitirmemiş önemli bir kesim var. Giderek daha hızlı dönen milliyetçilikler girdabına kendilerini bırakmamaya direnebiliyor bu insanlar. Savaş beylerinin ve onlardan beslenenlerin çabalarını, ne kadar acı olursa olsun infiale kapılmadan, geçmişin kinini almak için değil geleceğin barışının yolunu açmak için uğraşanları, iki tarafın da vatan haini veya “faşist devletin” ya da “terör örgütü PKK”nın maşası olmakla suçlamalarına karşı durabiliyorlar. Karşılıklı psikolojik harekatın türlü çeşit manevrasına şimdilik direnebiliyorlar. Kimisi sessiz kalarak, kimisi kulağını tıkayıp, kendini başka işlere vererek, bazıları da tüm dezenformasyon, dolaylı tehdit ve baskı girişimlerine rağmen bunlara açıkça karşı çıkarak, bu girdaba teslim olmamaya çabalıyor. Ne kadar daha direnebilecekleri meçhul.

Türkiye’de Türklerin ve Kürtlerin karşılıklı kuyruk acısından beslenen birbirinden uzaklaşmaları sürecini şimdi durduramazsak, bundan sonra bunun çok geç olacağını bilerek davranmanın “vatana ihanet” olarak algılanmasını istiyor dezenformasyon merkezleri. Halbuki bu ülkenin yakın tarihi “vatana ihanet” diye ortalığa dökülenlerin vatana ve millete verdiği zararlarla yazıldı. Böyle yazılmaya devam etsin diyorsanız, buyrun cenazeler bu taraftan kalkıyor.

Radikal İki, 17.9.2006