Anasayfa > Güncel Yazılar > Elli Yıl Sonra Gelen Barış: Kolombiya Örneği

Elli Yıl Sonra Gelen Barış: Kolombiya Örneği

Onur Bakıner

29 Eylül 2015

                                                Evet, yutmamız gereken büyük kurbağalar var, ama barışa ancak böyle varılıyor.’

Juan Manuel Santos, Kolombiya Devlet Başkanı

Dünyanın en uzun süredir devam eden iç savaşı bitmek üzere. Geçtiğimiz çarşamba (23 Eylül) günü Kolombiya devlet başkanı Juan Manuel Santos, Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri – Halk Ordusu (İspanyolca kısaltması FARC-EP) silahlı örgütünün liderleriyle Küba’nın başkenti Havana’da buluştu ve görüşmeden, son büyük anlaşmazlık kaynağı olan çatışma sonrası adalet konusunda görüş birliğine varıldığı haberi geldi. Santos, ‘Timochenko’ kod adlı gerilla lideri ve Küba devlet başkanı Raúl Castro’nun beyaz gömlekler içinde el sıkıştığı resim, 51 yıl süren ve en az 220.000 kişinin hayatına, 6-7 milyon kişinin yerinden edilmesine neden olan savaşın bittiğini müjdeliyor. Peki bu noktaya nasıl gelindi? Bundan sonra ne olacak? Savaş karanlığına döndüğümüz bu günlerde, Kolombiya örneğinden ne gibi dersler çıkarılabilir?

Sürecin Dinamikleri

Kolombiya devleti adına barış sürecini başlatan aktör, çatışmaların tırmandığı 2002-2010 döneminde savunma bakanlığı yapan Juan Manuel Santos’tan başkası değil! Birçoklarının ‘şahin’ olarak gördüğü Santos, gerillaya taviz vermeyen siyasetçi imajıyla kazandığı pozisyonu savaşı sürdürmek için değil, barışı inşa etmek için kullanmaya karar vererek 2012 Ağustos’unda barış müzakerelerini başlattı. Norveç’in başkenti Oslo’da başlaması gereken gizli görüşmeler, daha sonra bahsedeceğim barış karşıtı grupların görüşmeleri ifşa etmesi dolayısıyla daha şeffaf bir şekilde yürütülmeye başlandı. 26 Ağustos 2012’de iki taraf, barış müzakerelerinin konularını ve prosedürel ayrıntıları netleştiren bir çerçeve belirlediler. Bu çerçeveye göre müzakerelerde şu konular karara bağlanacaktı: toprak reformu; silah bırakma; silah bırakan gerillanın siyasal süreçlere katılımı; uyuşturucu üretimi ve ticaretinin durdurulması;  mağdurların hakikat ve adalet beklentisinin karşılanması; ve son olarak, barış andlaşmasının uygulanması. Bu amaçla her iki tarafın müzakere heyetleri belirlemesi ve görüşmelerin önce Oslo’da, sonra Havana’da devam etmesi kararlaştırıldı. Müzakere konularının sırayla karara bağlanması, ama nihaî barış andlaşmasının sadece tüm konularda anlaşma sağlandığında imzalanması üzerinde de anlaşıldı. Kısacası, yavaş ama yüzde yüz anlaşmaya dayanan bir barış süreci tercih edildi.

Müzakerelerle ilgili iginç bir ayrıntı, devletin ateşkes yapmayı kabul etmemesiydi. 1998-2002 arası süren ve başarısızlıkla sonuçlanan müzakerelerde iki taraflı ateşkes yapılmış, ama daha sonra iki taraf da birbirini ateşkes sürecini bozmakla suçlamıştı. Sözkonusu ateşkes döneminde devlet, FARC-EP’ye ülkenin üçte birine yakın toprağı nüfuz alanı olarak vermiş, daha sonra barış görüşmeleri başarısızlıkla sonuçlandığında bu durum, müzakereleri yöneten Pastrana hükümetinin prestij kaybetmesine yol açmıştı. Bundan ders alan Santos, barış andlaşması imzalanana kadar ateşkes yapmamayı ilke edindi. Bu yüzden 2012-2015 arası, zaman zaman tek taraflı çatışmasızlık kararları alınsa da silahlı çatışmanın tam olarak bitmediği, hatta birkaç kez sert çatışmalara geri dönüldüğü bir dönem oldu. Taraflar barışmaya çalışırken dahi savaşmaktan vazgeçmediler.

Bu müzakereleri özel kılan bir başka şey de, uluslararası aktörlerin katılımı oldu. Birbirlerine güvenmediklerini hiç gizlemeyen taraflar, arabulucu işlevi görecek devletler belirlediler. Görüşmelerin başladığı Norveç ve devam ettiği Küba resmen arabuluculuk yaparken, Şili ve Venezuela da görüşmelere temsilci göndermeyi kabul etti. Böylece Marksist bir temelden gelen FARC-EP’nin olumlu yaklaştığı iki devletle (Küba ve Venezuela) Kolombiya devletinin yetkin gördüğü iki devlet (Norveç ve Şili), görüşmelere düzenli olarak temsilci gönderdiler.  

Süreçte Yaşanan Sorunlar

Santos, Ağustos 2012’de barış görüşmelerinin başladığını ilan eder etmez, başta kendisini siyaset sahnesine çıkaran eski başkan Álvaro Uribe olmak üzere birçok eski çalışma arkadaşı bu hamleden rahatsızlık duydular ve Santos’u barış sürecinden vazgeçirmeye çalıştılar. Toprak sahibi zenginleri ve bu zenginlerle birtakım karanlık ilişkiler sayesinde güçlenen paramiliter grupları temsil eden Uribe ve ekibi, önce devletle FARC-EP arasındaki gizli görüşmeleri ifşa etmek, daha sonra kitleleri ve orduyu savaşın gerekliliğine ikna etmek için çok uğraştılar. Çatışmaların bitmemiş olması da, ölümler üzerinden siyaset yapmak isteyenlere birçok fırsat sundu. Eski müttefikleriyle barış süreci arasında bir seçim yapmak zorunda kalan Santos, barışı tercih etti ve 2014 seçimlerine ‘barış adayı’ olarak girdi. 25 Mayıs 2014’te yapılan seçimlerde Santos, %45 oy alan süreç karşıtı rakibinin karşısında oyların yaklaşık %51’ini alarak tekrar başkan seçildi.

Barış sürecinde ele alınması gereken bir başka sorun da, silahlı kuvvetler içinde hem barış sürecine hem de insan hakları ihlallerinin araştırılmasına karşı olan grupların varlığıydı. Ordunun, öldürdüğü sivilleri silahlı örgüt üyesi olarak kayıtlara geçirdiğinin anlaşılmasıyla başlayan gerginlik, insan hakları konusunun sivil-asker ilişkilerinde ne kadar belirleyici olabileceğini gözler önüne serdi. Genelkurmay başkanı Leonardo Barrero’nun, ordunun karıştığı yargısız infazları kovuşturan yargı mensupları hakkında söylediği sözleri saygısızca bulan Santos, 18 Şubat 2014’te Barrero’yu görevden aldı.

Silahlı kuvvetlerin barış sürecine katılımını açmakta yarar var. Devletin Havana’ya gönderdiği müzakere heyetlerinde silahlı kuvvetler mensupları vardı; dolayısıyla askerin sürece katılmasının önü açılmıştı. Ancak sivil idare, süreci askerin yönetmesine izin vermediği gibi müzakerelerin önemli bir başlığı olan insan hakları ve adalet konularının askerin istekleri doğrultusunda geçiştirilmesine de engel oldu. Bunun sonucu olarak, müzakereler askerin hassasiyetlerine bir ölçüde cevap veren ama her istediklerini yerine getirmeyi reddeden bir anlayışı yansıttı.

Sivil Toplumun Katılımı

Barış görüşmelerinin ilan edildiği andan itibaren barış ve adaleti önemseyen sivil toplum örgütleri süreci sahiplendiler. Toprak sahiplerinin önemli bir kısmı, paramiliter gruplar ve devletin terör örgütü olarak gördüğü bir grupla müzakere etmesini kabullenemeyen sağ eğilimli kitleler barış görüşmelerine karşı çıkarken, çatışma sürecinden zarar gören yoksul kitleler ve ülkelerinin sürekli olarak kriz, savaş ve belirsizlikle anılmasını istemeyen kentli orta ve üst sınıflar barış sürecini destekledi. Görüşmelerin, karşılıklı güvensizlik ortamına ve barış karşıtı grubun yoğun propagandasına rağmen sürmesinde en önemli etken, barış taraftarlarının süreci etkin bir biçimde desteklemesi oldu. Sürecin yavaşlama eğilimine girdiği bir dönemde, 9 Nisan 2013’te başkent Bogotá’da düzenlenen barış yürüyüşüne 1 milyona yakın kişi katıldı. Barış iradesinin güçlü olduğunu gösterme amacı güden benzer yürüyüşler farklı tarihler ve şehirlerde defalarca tekrarlandı.

Sivil toplum katılımının en başarılı olduğu alan, mağdur ve mağdur yakınlarının hassasiyetlerinin müzakerelere dahil edilmesi oldu. Hem silahlı kuvvetler hem de FARC-EP yönetimi, silahlı aktörlerin işledikleri suçlar için ceza almamasını talep ediyordu. Cezasızlığa dayalı bir barışın her iki tarafın da işine geldiği bir ortamda, mağdurların adalet beklentisinin ikinci plana atılmaması için ciddi bir sivil toplum seferberliği başlatıldı. İnsan hakları ve geçmişle yüzleşme konularında uzman yerli ve yabancı akademisyenler, hukukçular, siyasetçiler Kolombiya’daki müzakerelerde insan hakları boyutunun da ele alınması için uğraş verdiler. Mağdurların adalet talebini gören Kolombiyalı siyasetçiler ve yüksek mahkeme yargıçları, Uluslararası Ceza Mahkemesi savcılarıyla işbirliği içinde, insan hakları ihlallerinin Kolombiya içinde etkin bir şekilde soruşturulması ve kovuşturulması için gerekli yasal altyapıyı oluşturmaya çalıştılar. Mağdurlar ve mağdur yakınları Havana’ya giderek kendi hassasiyetlerini müzakere taraflarına aktardılar. Ölen, yaralanan veya fidye için kaçırılan sivilleri daha önce savaş zaiyati olarak gören FARC-EP liderleri, neden oldukları insan hakları ihlalleri için mağdurlardan özür dilediler.  

Anlaşma Alanları

Öncelikle, 23 Eylül’de tarafların el sıkışmasının kesin bir barış andlaşması olmadığını hatırlatmak gerekiyor. Andlaşma, önümüzdeki 6 ay içinde imzalanacak, daha sonra da referandumla Kolombiya halkının onayına sunulacak. Bu günlerdeki sevincin kaynağı, anlaşmazlığa neden olan son konunun, yani çatışma sonrası adaletin de çözüme kavuşmuş olması. Üzerinde anlaşılan konuları tek tek ele almakta yarar var.  

1. Toprak reformu: iç savaşın 1960’larda başlamasının bir numaralı nedeni olan toprak mülkiyeti rejimi, savaş taraflarının gerek hayvancılık gerek koka ekimi için yoksul köylülerin topraklarına el koymasıyla iyice adaletsiz bir hal almıştı. Mayıs 2013’te varılan ve barış sürecinin ilk başarısı olan anlaşmaya göre devlet, topraksız köylülere işleyecekleri topraklar verecek ve kırsal kesimin kalkındırılmasında etkin rol oynayacak. Savaş boyunca FARC-EP’nin ve paramiliter grupların el koyduğu topraklar yoksul köylülere verilecek. Bu anlaşmanın toprak mülkiyeti rejimini kökten değiştirmeyeceği, sadece savaş süresince yasadışı yollarla el koyulan toprakların reforma dahil edileceği söyleniyor.

2. Gerillanın siyasete katılımı: Kolombiya devleti ve FARC-EP, Kasım 2013’te gerilla üyelerinin silah bırakma karşılığında siyasete katılmasında uzlaştı. Buna tek istisna, insanlık suçları işlemiş FARC-EP üyeleri olacak. Siyasete katılımı kolaylaştırmak adına neler yapılacağı henüz kararlaştırılmış değil. Gerilla liderlerinin üzerinde en çok durduğu konu, seçimlere katılmak isteyenlerin güvenliğinin sağlanması. Bu ısrarın tarihsel arkaplanı var: FARC üyeleri 1980’lerin ikinci yarısındaki görece sakin ortamda siyasete girmek istemiş, ama 1990 meclis seçimlerinde aday olan FARC sempatizanlarının üç bine yakını, devlet destekli paramiliter gruplar tarafından suikastlerle öldürülmüştü. Aynı şeyleri tekrar yaşamak istemeyen gerilla, bu kez güvenli bir ortamda siyasete dönmek istiyor.

3. Uyuşturucu üretimi ve ticareti: 1980’lerde başta kokain olmak üzere uyuşturucu maddelere yönelik arz ve talebin küresel ölçekte artması, Kolombiya’daki iç savaşın da çehresini değiştirmişti. Hem FARC-EP’nin hem de paramiliter grupların kendilerini uyuşturucu üretimi ve ticareti yoluyla finanse etmesi savaşı uzatmakla kalmamış, uyuşturucu piyasasının kontrolünü neredeyse savaşın aracı değil amacı haline getirmişti. İşte bu bağlamda, FARC-EP liderlerinin 2014 Mayıs ayında uyuşturucu ticaretini tamamen bırakacaklarını açıklaması süreci ilerleten bir başka adım oldu. FARC adına müzakereleri yürüten Iván Marquez, devleti, koka üretmesine izin verilmeyen köylülerin uğradığı maddî zararı tazmin etmeye çağırdı. Bu, Santos’u tekrar başkanlığa getiren seçimlerden önce iki tarafın üzerinde anlaştığı son konu başlığıydı.

4. Silah bırakma: En başından itibaren devlet, FARC-EP üyelerinin silah bırakmasını ve silahlı örgütün kendisini feshetmesini müzakerelerin temel amacı olarak görüyordu. Gerilla liderleri ise buna katılmakla beraber silah bıraktıktan sonra kendilerini güvenceye alacak bir anlaşma istiyorlardı. Konunun insan hakları yargılamalarıyla da iç içe olması anlaşmayı bir hayli geciktirdi, ama Eylül 2015’te yargılama koşulları üzerinde anlaşmaya varılması, silah bırakma başlığının da çözüme kavuşması sonucunu doğurdu. Buna göre FARC-EP üyeleri, nihaî barış andlaşması imzalandıktan (2016 Mart’ında gerçekleşmesi bekleniyor) sonra 60 gün içinde silah bırakacaklar. Gerillanın silahları kime teslim edeceği henüz belirlenmiş değil, ama silahları devletten ziyade Birleşmiş Milletler temsilcilerine veya yabancı  gözlemcilere teslim etmek istedikleri biliniyor. 

5. Mağdurlar ve adalet: 50 yılı aşan iç savaş boyunca ölen 220.000 civarında kişinin yaklaşık %80’inin sivil olduğu, bu süre içinde çok sayıda kişinin işkenceye ve/veya cinsel saldırıya maruz kaldığı, nüfusun yaklaşık %10’unun yerinden edildiği, birçok kişinin (çoğunlukla gerilla tarafından) fidye için kaçırılarak uzun süreler alıkonulduğu biliniyor. Bir yandan FARC-EP ve silahlı kuvvetler mensuplarının yargı önüne çıkmak istememesi, öte yandan mağdur ve mağdur yakınlarının adalet taleplerinde (haklı olarak) ısrarcı olması, bu başlığın uzun süre kapanmamasına neden oldu. 23 Eylül’de varılan anlaşma, temel olarak güvenlik güçleri ve gerilla mensuplarının af ve yargılanma koşullarını belirliyor.

Buna göre, siyasal nitelikli suçlar işleyenler yargılamadan muaf tutulacaklar. İsyan, bölücülük gibi siyasal içerikli suçlar af kapsamında olacak; ayrıca örgüte yardım ve yataklık yapma, örgüte finansman kaynağı sağlama gibi suçlar da genel olarak affedilecek. Ağır insan hakları ihlalleri ise (insanlık suçları, soykırım, savaş suçları, fidye amaçlı kaçırma, işkence, zorla yerinden etme, zorla kaybetme, yargısız infaz ve cinsel şiddet) af kapsamının dışında tutulacak. Bu suçlara karışmış asker ve silahlı örgüt mensuplarını yargılamak için özel mahkemeler kurulacak. Bu suçlara karıştığı düşünülen zanlılar, suçlarını tam ve dürüst olarak itiraf etmek koşuluyla 5-8 yıl arası hapis cezasıyla yargılanacaklar. Suçunu tam olarak itiraf etmeyen zanlılar ise suçlu bulundukları takdirde 20 yıla kadar hapis cezası alacaklar. Ayrıntıları henüz tam netleşmemekle birlikte, suçunu itiraf eden zanlıların cezalarını demir parmaklıklar arasında değil, ‘tarım kolonisi’ olarak adlandırılan kırsal bölgelerde çekecekleri konuşuluyor – belli ki cezaeviyle ev hapsi arası bir model düşünülüyor. Ayrıca suçlu bulunan kişiler, hapis cezasının yanı sıra mayın temizleme, kokaya alternatif ürünler ekme gibi zorunlu kamu hizmetleriyle de cezalandırılabilecek. Böylece savaştan zarar gören yörelerin uğradığı zararın, insan hakları ihlaline karışmış kişilerin emeğiyle tazmin edilmesi, söz konusu kişilerin de bu tip alternatif ceza yöntemleriyle topluma kazandırılması amaçlanıyor.

Şimdi Ne Olacak?

Barış sürecinin altıncı ve elbette ki en önemli adımı, varılan anlaşmanın uygulanması. Eğer her şey yolunda giderse, taraflar resmi imzaları 2016 Mart’ında atacaklar, bundan sonraki 60 gün içinde de FARC-EP silah bırakacak. Elbette ki her barış sürecini tehdit eden en büyük zorluk, barış karşıtlarının süreçteki pürüzleri manipüle etme riski. Eski devlet başkanı Uribe ve ekibi, devletin Küba ve Venezuela’dan gelen direktiflere boyun eğdiğini söyleyerek barış anlaşmasını kötülemeye başladı bile. Köylüleri öldürerek veya tehdit ederek topraklarına el koyanların, yargılanma korkusu yaşayan ordu ve gerilla mensuplarının, kokain ticaretinden kâr eden kişi ve grupların barışı engellemeye çalışacağını kestirmek zor değil. Ancak barış süreci, karşılıklı güvensizliğe ve provokasyonlara rağmen güçlü bir toplumsal ve siyasî irade sayesinde ayakta kalmayı başardı. Dolayısıyla bu noktadan sonra ortaya çıkacak riskleri aşması da bir hayli olası görünüyor.

Uygulamadaki en önemli zorluklardan biri, üzerinde anlaşılan birçok konuda ayrıntıların netleşmemiş olması. Siyasete katılmak isteyen eski gerillanın güvenliği nasıl sağlanacak? İnsan hakları ihlali sayılmayan siyasal suçun kapsamı ne? İnsan hakları ihlalleri dolayısıyla ceza alanlar cezaevine konmayacaksa nerede tutulacak? Köyden kente zorunlu göçün bu denli yaygın olduğu bir ülkede kırsal kalkınma nasıl sağlanacak? Bu konuları açıklığa kavuşturma çabası yeni tartışmaları ve yeni anlaşmazlıkları doğurabilir.

Son olarak, iç savaşı geride bırakmakta olsa da Kolombiya’nın ciddi sorunlarla yüzleşmek zorunda kalacağı öngörülüyor. Kolombiya, gelir dağılımının en adaletsiz olduğu ülkelerden biri ve nüfusunun önemli bir kısmı ağır yoksulluk içinde yaşıyor; zorunlu göçler toplumun demografik dengesini bozmuş; siyasal şiddetten bağımsız olarak organize suçlar toplum güvenliğini ciddi ölçüde tehdit ediyor. Barış, bu ülkede mutlu, özgür, müreffeh yaşamak isteyenler için son değil ilk adım olacak.

Sonuç: Ders Niyetine

Kolombiya’daki süreç, başta Türkiye olmak üzere uzun çatışma dönemlerinden sonra barışı arayan toplumlar için birçok ders içeriyor. Birinci ve en önemli ders, siyasî cesaretin barış sürecindeki önemi. Barış isteyen aktörler, gerektiğinde kendi müttefikleriyle, hatta kendilerini siyasete sokan liderlerle bile ters düşmeyi göze almalı. Barış yolunda çıkan ilk pürüzde topyekün savaş yoluna girmemeli. Kariyerine ‘şahin’ siyasetçi olarak başlayan Juan Manuel Santos, eski mesai arkadaşlarıyla ters düşmek pahasına barışı savundu ve oynadığı bu kumar, ona hem barış hem de seçim zaferi olarak geri döndü.  

İkinci ders, günümüzde barış görüşmelerinin çok aktörlü olduğunu anlamaktan geçiyor. Savaşları sadece komutanlar ve siyasetçiler bitiremiyor artık; iki tarafın sivil ve askerî liderlerinin yanı sıra muhalif siyasetçiler (Havana’daki son görüşmelerde meclisten birçok temsilci vardı), uluslararası arabulucular ve sivil toplum örgütleri de barış görüşmelerinin bir parçası. Müzakere taraflarının tereddüt ettiği yerde toplum baskısı tarafları masada tutuyor. Özellikle savaşın mağdur ettiği kişilerin hassasiyetlerini ve taleplerini ciddiye almak gerekiyor. Toplumun her kesimini, özellikle mağdurları içine alan bir barış süreci belki daha uzun sürüyor ve daha gergin geçiyor, ama sonunda varılan anlaşma toplumun sahiplendiği, kalıcı bir barış oluyor.

Son olarak, Kolombiya’daki barış sürecinin ne denli planlı ve açık olduğunu takdir etmemek mümkün değil. Taraflar, üzerinde anlaşılması gereken konuların ne olduğunu en başında bir ön anlaşmayla belirlemiş. Bu çerçeveden sapılmadan her konu tek tek tartışılmış, sonuca bağlanmış. Defalarca kriz çıksa da, hem sürecin planlı olması hem de birçok arabulucunun varlığı iplerin kopmasını engellemiş. Üç senenin sonunda tarafların silah bırakmaktan insan haklarına uzanan birçok konuda el sıkıştığı bir noktaya varılmış.  

Bize düşen, Kolombiya halkını bu muazzam başarıdan ötürü tebrik etmek ve hem onlar hem de Türkiye halkları için kalıcı barış temenni etmek.