Anasayfa > Güncel Yazılar > Allianoi...

Allianoi...

Yetvart Danzikyan

06 Ekim 2010

Bergama’daki antik kent Allianoi’nin, kumla (daha doğrusu çimentoyla) kaplanmasına başlanıyor... Neden derseniz, üzerine baraj yapılacak da ondan. Hasankeyf gibi. Efendim, bu kentler, insanlık mirası bölgeler üzerine baraj yapmak bizin en sevdiğimiz işlerdendir, biliyorsunuz. Merkez sağın bu kalkınmacı-rant dağıtıcı barajcılık politikası, toplumda da karşılık bulmuş, 1970’lerden bu yana rantçı anlayışı benimseyen her hükümet tarafından eksiksiz uygulanmıştır. Bu politikalara itiraz eden çevreciler üç beş maceracı olarak görülmüştür bu hükümetler tarafından. Hiç şaşmaz. Bildiğiniz gibi AKP de bu kalkınmacı-rant dağıtıcı ekonomiden beslenen bir hükümet olduğu için bu politikaları aynen devam ettirmiş, bu inşaatlara karşı çıkan çevreci ve sanatçıları alabildiğine aşağılamıştır. Hatırlayacaksınız son olarak da bu Allianoi meselesinde benzer bir durum yaşandı. Allianoi barajına karşı çıkan Tarkan, Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu tarafından fırçalandı ve sanatçı olarak burnunu böyle işlere sokmaması istendi. Kültür Bakanı Günay sonradan ortamı yumaşatmaya çalıştıysa da hükümetin ve Başbakan Erdoğan’ın bu çevre meselelerindeki “ödün vermez” tavırlarını biliyoruz. Erdoğan’a bakılırsa kendisi çevre delisi ama Hükümet bu tip tartışmalı barajları milletin gözünün içine baka baka yapmakta..Ödün vermez dediysem, baraj yapmaktan ödün vermiyorlar yani..

Allianoi’nin hikayesi de yukarıda tarif ettiğim çerçeve içinde gelişti aslına bakarsanız. Barajı projelendiren, bu rant dağıtıcı sistemin kurucusu Süleyman Demirel. Barajlar kralı olduğu 1970’lerde projelendiriliyor bu sistem, Yortanlı bölgesinde. Ancak o dönemde AP’ye yakın olan Yortanlı halkı ricacı oluyor ve baraj daha başka bir bölgede projelendiriliyor. Ancak ismi yine de Yortanlı kalıyor. 1994 yılında inşa sürecine geçiliyor, pararel biçimde de barajın çevresinde kurtarma kazılarına başlanıyor. Ve barajın gövdesinin antik Partenion kenti eteklerinde olduğu anlaşılıyor. Bölgede yapılan kazılarda tarih öncesinden Osmanlı dönemine kadar çok sayıda anıtsal yapı ve tarihi eser bulunuyor. Ve kazı ekibi bölgeyi kurtarmak için çaba göstermeye başlıyor. Böylece Allianoi Girişim Grubu kuruluyor. Grubunun çabaları sonucu bölgenin 1. derece arkeolojik sit alanı olduğu tescil ediliyor. Antik yerleşimin de göl alanı dışına çıkarılmasına hükmediliyor. Ancak bu karar yok sayılıyor ve baraj inşaatına devam ediliyor. Mahkeme kararına uyulmaması üzerine Allianoi Girişim Grubu üyeleri yaklaşık 3 bin imza ile DSİ’ye başvuruyorlar. Ancak DSİ antik kentin göl bölgesi dışına çıkarılması durumunda göl hacminin daralacağını böylece barajın işlevsiz kalacağını bildiriyor. Bu sefer Kültür Bakanlığı kendince bir çözüm buluyor ve bugüne kadar ortaya çıkan kalıntıların üzerinin mil tabakası ile kaplanması önerisini ortaya atıyor. Süren başvurular sonucunda bölgenin değerinin anlaşılması için hiç olmazsa bir süreliğine barajda su tutulmaması kararı alınıyor, Koruma Bölge Kurulu tarafından, 2005 yılında. Ancak DSİ bu karara karşı bir dava açıyor. Sonra da Koruma Bölge Kurulu’nun karar metninde Allianoi’nin yanına (?) koymasını (metinde muhtemelen “böyle bir isim var ama, bunlar bilimsel işler biz bilemeyiz” gibi bir ima yapılıyor) fırsat bilerek buranın Allianoi olmadığını belgelemeye çalışıyor. (Mahkeme süreci için Nezih Başgelen’in 10 Eylül’de Cumhuriyet Bilim Teknik’te yayınlanan yazısına bakılabilir)

Yani Veysel Eroğlu “Allianoi diye bir yer yok” derken bu argümanın ve bu fırsatçılığın peşinde. Sonuçta Koruma Kurulu’nun kararını aşmak için çeşitli bilim kurulları oluşturuluyor ve bir şekilde barajın su tutması için gereken prosedür şimdilik “tamamlanmış” oluyor.

Efendim bu kişilerin argümanına bakılırsa antik kentin üzeri mil ile (kum yani) kaplanırsa kalıntılar zarar görmeyecek ve barajın işlevi sona erdikten sonra, yani bir 40-50 yıl sonra, gelecek kuşaklar bu kenti tekrar gün yüzüne çıkarabilirler. Fakat bu görüş, hayli su götürür. Bazı uzmanların yazdıklarına bakılırsa daha baraj gölü dolarken dalga etkisiyle höyükler ve antik kalıntılar büyük ölçüde eriyor. (Bu konuda Profesör Mehmet Özdoğan’ın Arkeoloji dergisinin Eylül 2010 sayısındaki makalesi hayli ilginç)Bunun en açık örneği olarak da Keban Baraj gölü gösteriliyor. 1975 yılında Keban civarında kazısı yapılmış çok sayıda höyük ve antik kent vardı. Sonra baraj yapıldı bilindiği gibi. 2002 yılında ise, şans eseri mi demeli, kuraklık yüzünden göl seviyesi 35 metre kadar düşüyor ve bir test imkanı doğuyor. Ve görülüyor ki mesela Tepecik höyüğü 10 metre kadar alçalmış ve yüzeyin tümü taşla kaplanmıştır. Yani höyük özelliğini kaybetmiştir. Hiç kazı yapılmamış Şıhhacı Höyüğünün ise tamamen yok olduğu ortaya çıkıyor. Şu da var: baraj gölleri sadece altındakileri yok etmiyor. Çevredeki antik kalıntılar da talana uğruyor. Bununla da bitmiyor. Baraj gölü çevresine sulama kanalları da yapılması mantık gereği. Ancak sulama kanalları inşa edilmesi için göl çevresindeki arazinin “düzlenmesi” gerekiyor. Bu da başka höyük ve antik kalıntıların da “düzlenmesi” demek..

Bilimsel ayrıntıları burada kesip tekrar günümüze dönelim. Evet Allianoi kentinde her şey kitabına uyduruldu ve kentin kumla kaplanması için düğmeye basıldı. Güya korunuyor, şimdi Allianoi. Kaldı ki bu, vaat edildiği gibi özel bir madde değil, bildiğimiz beton, bölgedeki çevre eylemcilerine bakılırsa. Bitmedi. Kararı protesto eden çevrecilere köylüler de saldırdı ve böylece her şey dört dörtlük oldu. Şimdi sırada Erdoğan’ın -tenezzül ederse tabii- çevrecilere laf arasında bir kez daha saydırması var. Kültür Bakanı da bu arada hemen vites düşürdü ve konunun abartıldığını söyledi. Şimdi muhtemelen yine kalkınmacı anlayışın “Ne yani, baraj yapmayıp karanlıkta mı oturalım?” argümanını dinleyeceğiz. Aman efendim yeter ki siz karanlıkta oturmayın biz her şeye razıyız demek geliyor içimden. Bir de şu var manalı olan: Türkiye’de muhafazakar demokrat kesim vesayet, resmi ideoloji, Kemalizm gibi konularda sol literatüre koşa koşa başvuruyor, epey de faydalanıyor. Ama niyeyse sol ve yeşil hareketten; kalkınmacı-rantçı-vahşi tüketimci anlayışın o köklü ve zengin eleştirel geleneğinden pek beslenmiyor. Beslenmeye de tenezzül etmiyor.

Agos, 24.10.2010