Anasayfa > Güncel Yazılar > Olursa Çocuk Yaparım Olsun*

Olursa Çocuk Yaparım Olsun*

Duygu Uzun

19 Haziran 2012

Ilık bir sonbahar günüydü hatırlıyorum, onca sıra bekleyip hevesle aldığımız festival filminden kasvetle çıkmış iki genç kadın, İstiklal Caddesi’ne bakmıştık. “Eskiden kadınların cefası bundan da çokmuş” diye yazmıştım hatıra sakladığım film biletinin arkasına. Filmin adı “4Ay, 3Hafta, 2Gün”dü ve kürtajın yasak olduğu Romanya’da 1980’lerin sonunda illegal yoldan kürtaj yaptırmaya kalkan bir genç kadının ve ona yardımcı olmaya çalışan arkadaşının hikâyesini, kısacası iki genç kadının dertlerini anlatıyordu. Şükretmiştik halimize, bunu da hatırlıyorum, dilimizi ısırsaymışız keşke!

Birkaç yıl sonra aynı filmi tekrar izlemeye kalktığımda ilkinden daha büyük bir kasvet bastı içimi. Malum, Başbakan aylardır açıklayamadığı bir cinayetten bahsederken alakasız bir şekilde yeniden gündeme getirdi bu kürtaj meselesini. Ardından da ne hikmetse bütün hükümet pek bir çocuksever oldu, “ceninin yaşama hakkı” diye bir nakarat ile coştukça coştu. Henüz Uludere’de yedi ay önce öldürülen onlarca insanın hesabı verilmemiş, binlerce çocuk istismarı vakaasına bir çare bulunmamışken ve hatta devlet baba kendi eliyle bu vakaaların sanıklarını bir bir salıverirken nedense koca koca ceketli adamlar doğmamış bebeğin, kadının bedenindeki bir hücrenin derdine düştü. Gündem değiştirme çabaları olduğu gerçeği yadsınamaz elbette ama nedense bu çaba geldi geldi kancayı yine kadın bedenine vurdu.

Peki günlerdir tartışılan ‘kürtaj’ neydir? En basit tanımı ile (korunmasız) cinsel ilişki sonrası kadının rahmi içine yerleşmiş gebeliğin sonlandırılması işlemi,[1] yani henüz hücre halinde olan embriyonun kadın bedeninden çıkartılmasıdır. Kadının sağlığını tehlikeye düşürmemesi için doktor kontrolü altında ve streil koşullarda yapılması gereken bu işlem 1983 yılına kadar Türkiye’de yasaktı. Ne var ki, 1983 yılında çıkarılan Nüfus Planlaması Hakkında Kanun’un (NPHK) 5. maddesinin ilk fıkrasında, “Gebeliğin onuncu haftası doluncaya kadar annenin sağlığı açısından tıbbi sakınca olmadığı takdirde istek üzerine rahim tahliye edilir” ifadesi yer almıştır.Ayrıca, ilgili kanunun 6. maddesinin ikinci fıkrasında ise: “4. maddenin 2.; 5. maddeninse birinci fıkralarında belirtilen ve rızaları aranılacak kişiler evli iseler, sterilizasyon veya rahim tahliyesi için eşin de rızası gerekir.” denmiştir. Bu durumun evli ve bekâr kadın arasında bir ayrımcılık yarattığı aşikâr. Nitekim pek çok kadın hakları savunucusu ve hukukçu tarafından bu kanun, sonradan değişen ve kadın aleyhine olan hükümlerin önemli ölçüde ortadan kalktığı Medeni Kanun (MK) ve Ceza Kanunu (TCK)’ndaki gelişmelere uyamadığı için yetersiz addedilmiştir.[2] Çünkü bu maddeler ulusal anlamda anayasadaki eşitlik ilkesine, uluslararası anlamda ise Türkiye’nin de taraf olduğu BM Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Yok Edilmesi Sözleşmesi (CEDAW) başta olmak üzere kadınlara dair düzenlemeleri kapsayan birçok sözleşmeye aykırılık taşımaktaydı. Yani Başbakan’ın kalkıp “Her Kürtaj bir Uludere’dir” önermesini ileri sürmesinden önce kadın örgütleri kürtaj hakkının evli ve bekâr kadınlar için eşit şartlarda düzenlenmesi gerektiğinden bahsetmekteydiler. Oysa şimdi bu hakkın dahi elimizden alınma ihtimali ile karşı karşıyayız, kadınlar bu sebeple sokaklara dökülüyor.1983 öncesi uygulamaların nasıl olduğu belki annelerimizin, anneannelerimizin anılarında mevcuttur. 11. 06. 2012 tarihli Bianet’ten Çiçek Tahaoğlu’nun Jinekolog Selma Oransoy’la yaptığı röportajda bahsedildiği gibi[3] illegal kürtaj yılları, bu işlemi yasadışı yaptığı için çok yüksek ücretler isteyen doktorlara gidememiş, vajinasına deterjan doldurup ya da kesici alet sokup kan kaybından, mikrop kapmalardan ölmüş kadınlarla doludur.

Peki ama kürtaj hakkı Başbakan’ın bahsettiği gibi sadece sokaklara dökülen feministlerin ihtiyaç duyduğu bir hak mıdır? Yeterince çocuğu olduğunu düşünen ve bir sonraki çocuğa bakamayacağını öngören bir kadının, yahut yine Başbakan ve yandaşlarının dediği üzere korunma yöntemlerini uygulamayı iyi bellemiş ve hatta uygulamış olduğu halde kazara hamile kalmış bir kadının bedeninde taşımak ve geleceğini düşünmek istemediği bir hücreyi bedeninden uzaklaştırmak istemesinin neresi yanlıştır? Hatta ve hatta tecavüz mağduru bir kadının yaşadığı tramvayı her gün ona hatırlatacak bir külfet olarak gördüğü o hücreden bir an önce kurtulmak istemesinin neresi vicdansızlıktır? Sağlık Bakanı Recep Akdağ’a göre devlet tecavüz mağduru kadınların çocuklarına da bakacaktır. Zaten bunca yıldır devlet sadece baktığı için Türkiye’deki her dört çocuktan biri açlık sınırındadır.[4] Devlet o kadar güzel baktığı için bir milyona yakın çocuk, işçilik yapmaktadır.[5] Devlet bu güne kadar doğan çocuklarına şahane baktığından olsa gerek N.Ç ve benzeri vakalar her gün gazetelerin üçüncü sayfalarında yer almaktadır. Ve yine devlet çocuklarının yaşama hakkını sürekli düşündüğünden olsa gerek Pozantı Cezaevi’ne koyduğu çocuklarını tecavüzle ve şiddetle başbaşa bırakmıştır.

/

Türkiye’nin 1985 yılında taraf olduğu BM Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’nin (CEDAW) 16. maddesinin 1. bendinin, bende dayalı genel yorum metninde, “çocuk sahibi olup olmama kararı tercihen eş ya da partner ortaklaşa alınacak bir karardır. Eş, ebeveyn, partner ya da hükümet tarafından sınırlandırılmamalıdır”[6] denmektedir. Oysa Başbakan’ımız önce “en az 3 çocuk yapılacak” buyruğunu vermiş; yetinmemiş “daha fazlası olursa kürtaj, sezeryan gibi yolları unutun, yaşamınız pahasına da olsa doğurun” demiştir. Ne de olsa onun eril söyleminde kadının kendi bedeni üzerinde, bedeninde taşıdığı hücrede hak sahibi olma hakkı yoktur. CEDAW genel yorumun devamında “doğurganlığı gönül rızası ile düzenlemeye yönelik tedbirlerin sağlanması[nı]” taraf devletlere yüklemiştir. Öte yandan, Türkiye Cumhuriye Devleti Anayasası’nın 90. maddesinde usulüne göre yürürlüğe girmiş uluslarası sözleşmelerin kanun hükmünde olduğu belirtilmiştir. Ancak uluslarası sözleşmeler ne yüklerse yüklesin bizimkilere göre üremede asıl olan gönül rızası değil, devletın arzıdır.

Başbakan kürtajla ilgili kelamlarını edene kadar kadın hakları savunucuları tarafından evli kadının kocasının rızası olmadan çocuğunu aldırmasının “çocuk düşürme” suçu kapsamına gimemesi gerektiği; maddede düşürtülen çocuğun babasının rızasına dair hiçbir hüküm bulunmadığı ve Hasta Hakları Yönetmeliği’ne göre de hekimin sır saklayarak ilgili kocaya bilgi vermemesi gerektiği ve bu durumda evli kadının kocasının rızası olmadan da kürtaj yaptırabileceği tartışılır iken,[7] bu tartışmalar askıya alınmış ve en başa dönülmüştür. Her gün birbirinden âlâ yorumları ile ekranları şenlendiren (!) o koca ceketli adamlar birer jinekolog, birer cenin hakkı profesörü kesilerek engin bilgileri ile konuyu çeşitli yönlere çekmeye çalışmışlardır.

Sonuç olarak, ne olursa olsun henüz 10 haftalık olan bir embriyonun kadının bir uzantısı, tıpkı kadının diğer hücreleri gibi üzerindeki tasarruf hakkı sadece kadının özgür iradesine bağlı, vücut bütünlüğünün bir parçası olduğu unutulmamalıdır. Dokuz ay boyunca o hücreyi bedeninde taşıyıp büyütüp türlü acılarla dünyaya getirdikten sonra da ona göre yeni bir hayat oluşturacak kişi de yine kadındır. Dolayısıyla böyle bir değişime hazır olmak, bunu istemek ya da istememek elbette ki zor bir karardır ve tamamen kadının özgür iradesine kalmalıdır. Devlet bakar mantığı ile kadını bedeni ve hayatı üzerine istemediği bir karar almaya zorlamak hem kadınlar hem de bu şekilde doğacak çocuklar için maddi ya da manevi bir sürü sorunu ve yoksunluğu da beraberinde getirecektir. Bu yüzden kadının kararına saygı duyulmalı, çocuk sahibi olmak isteyip istemediği konusundaki özgür iradesi yasal ve steril koşullar sağlanarak korunmalıdır. Daha sağlıklı ve mutlu kadın ve çocuklara sahip olmak amacıyla ve özeniyle uluslarası sözleşmelerin düzenlemeleri dikkate alınmalıdır. Ve İşte bu yüzden devlet baba “kürtaj cinayettir” söylemini bırakarak, elini kadın bedeninden çekmeli ve kendi kontrolünde işlenmiş yüzlerce cinayeti aydınlatmakla meşgul olmalıdır.


* Tayfa Bandsista’nın 8 Mart 2012 için hazırladığı ‘Olur Olmaz’ şarkısından alınmıştır.

[1] http://kadin.hastaliklari.com/icerik/makale/114-kurtaj-nedir.php

[2] Av. Habibe Yılmaz KAYAR, “Kürtajda Eş Rızası Aramak Yurttaşlık Haklarına Müdehaledir’’ -Bianet 03.05.2011.

[3] Çiçek Tahaoğlu, “Kürtaj Yasakken Yöntem Telek ve Sabundu’’ -Bianet 11.06.2012.

[4] OECD Türkiye Raporu (kaynak: http://www.ntvmsnbc.com/id/25208708/).

[5] Kaynak: http://haber.sol.org.tr/sonuncu-kavga/dunya-genelinde-306-milyon-turkiyede-ise-1-milyon-cocuk-isci-var-haberi-55826.

[6] Gökçeçiçek Ayata - Sevinç Eryılmaz Dilek - Bertil Emrah Oder, Kadın Hakları Uluslarası Hukuk ve Uygulama, s. 335. Bilgi Ünv. Yayınları, Temmuz 2010, İstanbul.

[7] TCK m.99’da geçen ‘çocuk düşürtme suçu’ndan bahsetmiştir:’’(1) Rızası olmaksızın bir kadının çocuğunu düşürten kişi, beş yıldan on yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Tıbbî zorunluluk bulunmadığı hâlde, rızaya dayalı olsa bile, gebelik süresi on haftadan fazla olan bir kadının çocuğunu düşürten kişi, iki yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu durumda, çocuğunun düşürtülmesine rıza gösteren kadın hakkında bir yıla kadar hapis veya adlî para cezasına hükmolunur…’’