Anasayfa > Güncel Yazılar > Başlangıçta Eylem Vardı...

Başlangıçta Eylem Vardı...

Erdoğan Özmen

22 Haziran 2013

Bu ışıltı hiç azalmasa. Bu parlaklık, keskin göz kamaşması… Sınırsız neşenin, yaratıcı enerjinin, olağanüstü mizahın, hep daha da çoğalan zekanın, hepimizi yukarıya, daha iyi olmaya çeken eşsiz iyilik jestlerinin, yüce gönüllülüğün büyüyen yangını hep sürse, çoğalarak. Beklenmedik kardeşlik anları, kendiliğinden dayanışma, nezaketle, usulca ‘gösterilen’ hesapsızlık, ve fedakarlık her şeyi içine alsa. Geride kalan her şey silinse, yok olsa. Belki de ilk kez bütün canlı varlıkları içermeye çalışan merhametimiz hiç eksilmeden bütün dünyayı sarsa.

Göre göre en güzel yüzümüzü, dokuna dokuna birbirimize, kalplerimizi yoklaya yoklaya bu çığırından çıkma hali göğe yükselse. Bu şiir, müzik, şarkı uzadıkça uzasa, daha da güçlense, hiç susmasa. Nefes nefese paylaşmak her şeyi, upuzun bir nehir olsa. Gökyüzü hep böyle kalsa, sadece gök kuşağından ibaret… İşte, “Yeryüzü aşkın yüzü olsa.”

Mevcut bütün etik dayatmalardan sıyrılarak orada ortaya çıkmış saf vicdan, yeni ve sadece daha insanca bir ahlakın inşası için sıfır noktası olsa. Her şey için oradan yola koyulsak. Sonra, biz her seferinde söze “Başlangıçta saf vicdan vardı” diyerek başlasak.

Hiç tanımadığı, bilmediği, düşmüş ve yaralı bedenlere hiçbir şey beklemeksizin uzanan eller, el ele, el ele tüm yeryüzünü kaplasa. En yalnız ve çaresiz hissettiğimiz anlarda, apansız bir insanlık seli sarsa bizi, bunu bilerek yaşasak hep. Ne kadar artsa da gaddarlık ve zulüm, dağ gibi çoğalan bu gözü peklik ve cesaret, bu yiğit/kararlı kadınlar ve erkekler doldursa meydanları. Başka hiçbir şey için yer kalmasa. Hep gülsek birbirimize, oracıkta, öylece tanışmış olsak… Işıl ışıl bakan gözlerimizden.


İktidarın, paranın, yalanın, zulmün sahiplerinin en yalın, en gaddar hallerine gerileme aralığı meğer ne kısaymış!

Ama işte, nefretle, hasetle, yıkıcı bir öfke ve kinle; hasılı saf bir ölüm dürtüsünün gücüyle motive olanlar, sefil bir güç-iktidar-para hesabıyla davrananlar hep böyle açığa düşse, suçüstü yakalansa. Felekleri şaşsa.

Ve biz hiç unutmasak; paranoya, toplumsal bir olay karşısında iktidarın en tipik tepkilerinden birisidir. Muktedirin bu “delice” tepkisi, herkesi katı bir iyiler/kötüler ikiliği içinde donduran paranoid reaksiyon –bir iktidar silahı olarak tam da- ortaya çıktığında, hayatın bütününe kast eden mutlak barbarlık kapıda demektir.


Şunun şurasında ne kadardır ki bir insan ömrü! Bütün o dileklere hayat veren, onları ete kemiğe büründüren ve iktidarı olanca kötülüğü içinde yakalayan bir direniş, üstünde evrensel eşitlik ve adalet ilkesi yazan bu kolektif eylem düştü ya payımıza. “Daha ne olsun!”, tam budur işte.


Belki de beklemeli, konuşmak için acele etmemeli. Ne olduğunu anlamalı önce… Olabilir ama, bundan sonra ne olursa olsun, etkileri hep sürecek bir şeyden, geriye dönüşü olmayan bir olayın gerçekleşmiş olduğundan söz ediyorsak eğer, başka türlü bir gelecekten; sonradan yapılacak her değerlendirme, ileri sürülecek her yorum çoktan gecikmiş, zamanı geçmiş olmayacak mıdır? Asıl şimdi tam zamanıdır, her şeyin.


Verili olanın, mümkün sayılanın alanını radikal biçimde değiştirip önümüze yepyeni bir anlam, düşünme ve algılama ufku açan bir şey den söz etmek yalnızca, bunun tüm hakikati kuşattığını ileri sürmek değil niyetim. Daha çok, bütün aralıklardan sızan bir şeyden, artık bir daha geri alınamayacak olandan, kendini açık uçlu, sürekli oluşa bırakmış istisnai bir sürecin nihai sebat noktasından söz açmak istiyorum. “Ortaklaşa, beraberce, hep birlikte” yapmak ısrarından. İnsanın emsalsiz tok gözlülüğünden. Gezi’de ortaklaşa kurulan sofraya her seferinde sadece “ihtiyacı ölçüsünde” oturma erdeminden. En temelde, sürdürülen adalet arayışından. Güncel bütün taleplerin gerisinden hepimize göz kırpan, ışıldayan eşitlik, eşit/eşdeğer olma arzusundan. Saf arzudan. “…gecenin zifiri karanlığında yeni şafak biçimleri keşfetmeye yönelik” bir deneyi tekrarlama isteğinden.

Olan biteni başka türlü, örneğin engin bir çok-kültürcü hoşgörü provası, farklı kimliklerin ahenk içinde bir arada durma, tanınma ve haysiyet talebi, baskıcı yönetime güçlü biçimde “hayır” deme, salt çevreci bir hassasiyet vb. bir perspektiften yorumlama çabaları da aynı ölçüde geçerli değil mi, diye sorulabilir. Amacım böylesi bir itiraza yaslanmaktan daha çok bunları da içermeye çalışan ve parçalanmadan kalacak olan asıl çekirdeğe/temel arzuya yaklaşmaya çalışmak: Bütün farklı kimlikleri ve tekil varoluşları aşarak/kapsayarak; “insanın doğası itibariyle bencil ve kıskanç bir varlık olduğu, daima kendi kişisel çıkarını azamileştirme güdüsüyle davranan düşkün bir “homo-economicus”un sıradan nitelikleriyle donatılmış olduğu” tezinin tam karşıt kutbuna yerleşmiş olmaktan türeyen, bu temel anti-tezi kucaklayan ve deklare eden bir arzu bu. Arzu olmak özelliği nedeniyle, yani amacı anlık ve doğrudan bir tatmin elde etmekten ziyade, kendini sürekli kılmak ve ilerletmek olduğundan, ve (herhangi bir talepten farklı olarak) somut, elle tutulur bir nesnesi bulunmadığından şimdi yeterince seçilemiyor oluşu kimseyi yanıltmasın. “Gezi direnişi” etrafında yaşadıklarımızın ve eyleme döktüklerimizin tümünü sonradan/geri dönüşlü olarak –daha eksiksiz olarak yani- yorumlayacağımız her seferinde, ve kendimizi daha üst/yüce bir mertebede inşa etme seçimiyle karşı karşıya kalacağımız her eşikte tekrar tekrar keşfedeceğimiz temel cevher olarak çoktan oradadır. Daha şimdiden kalplerimize kaydolmuş insanın indirgenemez vasfı; o ebedi arayış olarak tastamam: Çıkarların, bencilliklerin, karların, hırsların, kıskançlıkların ve hasetlerin –tüm bu kör kalıntıların- “hayvani insanlığına” karşı, aynı, eşit/eşdeğer varlıklar olma kapasitemizi sahiplenmek ve onun gerçekleşme koşullarını kurmak arzusudur bu. Her birimizi aynı eşitlik ve kardeşlik zemininde birleştiren, alelade bir çıkar ilkesinin, kendini muhafaza etme dürtüsünün ötesine fırlatan, kendimde beni aşan fazlaya, “kendi içimdeki bilinmeyen Ölümsüz’e “ ulaşma arzusudur.

O arzuyla temasın, o olağanüstü deneyimin biricik koşulu, tam da oradaki eylemin ilmeğiyle birbirine bağlanmış olmak –tek vücut olmak, o “imkansız” deneyime cüret etmek-- değil midir zaten? Ya da, artık hep sürecek olan o bağ, bünyevi niteliği gereği gözünü daima öteye, uzaklara, hayal meyal görünene diken “hep birlikte, beraberce” yapma eylemliliği yepyeni bir siyasallaşma ufkuna, yeni bir siyasal buluşa yol açacak şey değil midir tam da?

/

Demek ki şunu güçlü bir biçimde dilendirebiliriz: “Başlangıçta eylem vardı.” Ortaklaşa, hep beraber, kardeşlerle birlikte gerçekleştirilen eylem. Arındırıcı, saf başlangıç noktası. Herkesin kendi tarihsel zaman hesabını yeni baştan yapacağı apansız kırılma anı. Her türlü geri dönüş hevesini imkansız kılan, çatlattığı yerden üzerimize düşen ışıkla. Kurulu düzenin düşüncesi ve kavramlarıyla kavranamaz kalan tarihsel kopuş, yeni bir hakikat sürecini teşvik eden… A. Badiou ile birlikte söyleyelim bir de: “Demek ki, belli bir anda, sahip olduğu ne varsa –bedeni, yetenekleri- bir hakikatin yoluna koyulmasını mümkün kılmaya çağrılır. İnsan, henüz olmadığı ölümsüz olmaya işte bu anda çağrılır.” Bir şeyin olmuş olmasından, hiç umulmadık bir zamanda ortaya çıkan bir isyan ve direnişten sonra, hiçbirimiz eskiye dönemeyiz artık. Yeni bir varlık tarzına karar vermeyi gerektiren, yeni bir var olma durumu icat etmeye zorlayan bir olay karşısındayızdır artık. O halde her birimiz için soru şudur: “Hakikatler etiğinde her zaman tek bir soru vardır: “Biri” olma sıfatımla, kendi varlığımı aşmayı nasıl sürdüreceğim? Bildiğim şeyleri, bilinmeyene yakalanmanın etkileri üzerinden tutarlı bir biçimde birbirine nasıl bağlayacağım?”[1]

İçimizde açılan olağanüstü derinlikten, içimizin bu benzersiz genişlemesinden sonra, bizi yakalayıp parçalamış olanı kendi varlığımızda yakalamak ve özümsemekten artık hiçbirimiz vazgeçemeyiz.


Tüm bunlar ve başkaları tipik bir aşırı yorumlama örneği, basmakalıp bir kuruntunun eseri değil mi diye sorulabilir pekala. Ben şuna inanıyorum: Bu coğrafyada ya da yeryüzünün herhangi bir yerinde, insanların gerçek bir eşitlik, özgürlük ve kardeşlik toplumuna doğru yaptıkları her hamle, sıçrayış ya da yürüyüşün bundan sonraki en esaslı referansları arasında olacaktır Gezi Direnişi. Zulme ve kötülüğe karşı bundan sonraki her isyanın güçlü bir kaldıracı, temel bir ilham kaynağı olacaktır. O beklenmedik olayın durumsal hafızamızda açtığı kocaman delik, bundan sonra, daha çok umutlu olmak ve cesaret etmek için hep sebat edecektir. Bugün henüz tamamlanmamış anlamına, henüz icat edemediği kendi temsillerine ve kavramlarına tam da bu helezoni zamansallık sayesinde adım adım kavuşacaktır. Bekleyip göreceğiz, tümünü.


Tüm bunların hiç beklenmedik bir zamanda, hiç umulmadık bir yerden; “apolitik, aşırı bireyci, hazcı, bencil, çıkarcı” diyerek kestirip attığımız kesif, iç karartıcı bir sisin içinden çıkması ne ümitli; bu “kol gezen heyula”nın uyandırdığı sevinçli şaşkınlık ne güzel.

Bu eylemli, çok yönlü varolma biçiminin sonu nereye varırsa varsın, en su götürür bir zafer durumunda bile örneğin, kesin olan şey; sermayenin parlamenter düzeninin karşısına yerleştirdiğimiz kitlesel eylem biçiminin, bu benzersiz biçimin içinde tecrübe ettiğimiz her şeydir. Bu temel seçimin ardından, bundan sonra üstlenmekten kaçamayacağımız yükümlülüklerdir. Yozlaşmış, çürümüş bir dünyanın koşulları ve zorunlulukları açısından imkansız sayılan şeye ulaşma, imkansız görünene uzanma arzusunun ruhlarımızdaki kaydını keşfetmiş olmaktır bu. Yasa ve yasakların belirlediği normalliğin ötesinde yerleşmiş şeye yönelik aralıksız arayışın öznesi olmak, o arayışa sıkıca bağlanmaktır. Zamanımızın adaletsizliğine, kasvetli ve boğucu durumuna ait olmaktan kurtulmak için yanıp tutuşmak arzusudur. En sonunda, dünyanın kahredici acısını harikulade bir sevince dönüştürmek tutkusudur. Biz bildik bunu bi kere… Bu yüzden işte, henüz “bildiğimizi bilmediğimiz” statüsüne sahip, -deyim yerindeyse- bedenlerimize kazınmış bu bilgiyi her seferinde yeniden keşfettikçe biz, o çıplak/ham bilginin kelimeleri ve anlamlarını buldukça bu benzersiz hikaye sürecektir… Bu devrimci kopuş. Gezi deneyi/deneyimi, kendimizde kendimizi aşan bu fazlalığa uzanma, onda sebat etme anlamında, bu büyüleyici öznellik dönüşümü düzeyinde tam bir devrimci kopuştur.*


[1] A.Badiou, Etik, Çev.T.Birkan, Metis Yayınları, 2004, s. 50,58

* Gezi’nin kıymetini düşürmeye, onu sıradanlaştırmaya çalışan liberal ve/veya muhafazakar yazar-çizer takımının sıraya geçmiş, küçümseme heyecan karışımı bir edayla, “Devrim mi, daha neler!” çıkışları karşısında insanın, “Bunun için üzgünüz, bi dahaki sefere artık” diyesi gelmiyor değil. “Onları böyle konuşturan hangi acayip devrim fantazileri acaba?” diye bir merak da uyanıyor tabii insanın içinde.