Anasayfa > Güncel Yazılar > Yasa, Şiddet ve Darbe

Yasa, Şiddet ve Darbe

Egemen B. Bezci

15 Ağustos 2013

İktidar partisi Türk Silahlı Kuvvetleri’nin İç Hizmet Kanununun (İHK) 35. maddesini değiştirerek hem yasa yapmanın hem de yürütmenin kendisine verdiği kudretle gerekli gördüğü düzenlemelerle kurucu şiddet üzerindeki tekelini korumayı amaçlamaktadır.[2] Fakat, iktidarın şiddet üzerindeki tekeli sorgulanmayan yani kolluk olarak araçsallaştırılan unsurlarla arasında muğlaklık söz konusu değilken yapılan salt bu düzenleme kriz anlarında yasamanın “kurucu şiddetini” muğlaklaştırabilecek bir tehlikeyi önlemekten oldukça uzak gözüküyor. Schmittyan bir önerme ile yola çıkarsak istisnaya karar verenin egemen olması için olağanüstü koşullar altında da kararlarını verebilmesi gerekmektedir. Bunun içindir ki sivil siyasetin yasa kurucu gücünü korumanın en etkili yolu karşılaşılan krizleri sivil siyasetin araçlarıyla çözebilmek olmalıdır.

ŞİDDET VE DARBE

35. madde değiştirilerek, var olan askerlik tanımı ve Silahlı Kuvvetlerin özelliklerini yeniden düzenlendi. Bu düzenleme ile iktidar partisi sürekli olarak seslendirdiği “birilerinin durumdan vazife çıkarması tehlikesini” önlenmeyi arzuladı.[3] Bu değişiklikte iktidar tarafından algılanan tehdit, TSK’nın siyasal krizlerde doğan boşluktan yararlanarak 35. maddenin değiştirilmemiş içeriğini dayanak göstererek askeri darbede bulunma olasılığıdır. Her ne kadar yasal düzlemde bugüne kadar askerin darbe yapması için “meşru” temel olarak dayanak aldığı varsayılan maddenin değiştirilmesi önemli bir adım olarak gözükse de Türkiye siyasetinin içinde bulunduğu yapısal bozukluğun süregelmesi nedeniyle yasal düzlemde bir maddenin yeniden tanımlanması sadece yüzeysel ölçüde bir etkide bulunacaktır. Bu nedenledir ki Türkiye’deki askeri vesayet tehlikesinin önlenebilmesi için gerekli öngörüler sivil-asker ilişkilerinin kuramsal ve pratik bir değerlendirmeden geçirilmesi sonrası elde edilebilinir.

Mevcut bütün yasaların, normların ve kurumların üzerindeki egemenliği cebren kendi tekeline alması nedeniyle askeri darbeler siyasal şiddetin en uç noktalarından biri olarak tanımlanabilir. [4]Askeri darbe ile birlikte gelen şiddet, “kurucu şiddet” özelliğine bürünmesi için var olan yasaların barındırdığı şiddetin gücünün muğlaklaştığı bir ortamın gelişmesi gerekmektedir. Bu muğlaklık ise yasanın kendisini ve “o” yasayı koruyan/uygulayan erkin de gücünü azaltarak, ortaya çıkan aktörün kullandığı gücün yasa yapıcı bir şiddet olarak belirmesine yol açar. Yasanın muğlaklaşıp askıya alınması ise çoğunlukla iktidarın yönetemediği krizlerin, iktidarda vücud bulmuş yasa yapıcı ve yasa koruyucu gücü sorgulaması ile gerçekleşir. Bu durum ise, Agamben’ın belirttiği şekliyle yasanın askıya alınması yani “Olağanüstü Hal”dir. [5]“Olağanüstü Hal”in gerçekleşmesi, iktidarın karşılaştığı ve yönetemdiği krizlerin - tekrar Agamben’den ödünç alınan kuramla açıklamak gerekirse- direnişlerin, ayaklanmaların ve sivil savaşların iktidarın egemen şiddetini sarmasıyla “yasasız bir yasa gücünün söz konusu olduğu kuralsız bir alanın”[6] oluşmasına yol açması durumudur. Fakat, karşılaştığı krizleri çözme yeteneğininden uzaklaşan iktidar kendisini var olan yasa ile kısıtlarken bu olağanüstü durumda krizi çözmesi için devreye soktuğu aktörleri “yasasız ve kuralsız” bir durum kapsamında etkinleştirmesi ve bu aktörlerin yasanın gücü yerine şiddetin gücü üzerinden çalışması olağanüstü durumlarda farklı bir yasa-şiddet ilişkisi yaratır. Derrida, bu noktada polisin yasal muğlaklık koşullarında kullandığı şiddet üzerinden yasa yapıcı konuma gelişerek yasayı kendine mal ettiğini önerir.[7] Derrida, polis ve yasa ilişkisini tanımlarken polisin yetkisi içerisinde yasa koruyucu ve yasa koyucu şiddet arasındaki ayrımın askıya alındığını, bu nedenle hukukun muğlak olduğu dönemlerde polisin olduğu her noktada kurucu ve koruyucu şiddetin birbirinden ayırt edilemeyeceğini savunmuştur.[8] Derrida’nın polis kuvveti üzerinden örneklemdirdiği olgu kavramsal olarak genişletilerek bütün kolluk kuvvetlerini ya da kolluk olarak iktidar tarafından kullanılan bütün kuvvetleri kapsar bir özellik taşır.

Türkiye özelinde polis ve asker gücü araçsallaşma açısından paralellik göstererek olağanüstü durumlarda birbirleri yerine ikame ya da destek kuvvetleri olarak kullanılabilmektedir. Başka bir deyişle Türkiye örneğinde askerin yetki ve yetenekleri yasal önermenin belirlediği sınırlar içerisinde kriz zamanlarında polis ikamesi görevi görür. TSK’nın ve askerlik mesleğinin tanımı TSK İç Hizmet Kanunu’nun 35. maddesi ile değiştirilirken, askerin ve TSK’nın kriz anlarında- yukarıda kuramsal açıklaması yapılmaya çalışılan- kurucu ile koruyucu şiddetin arasındaki çizginin muğlaklaşmasının bir sonucu olarak yasa yapıcı pozisyona gelebilme ihtimali önlenememektedir. İHK’nın 35. maddesinin değişmesinin TSK’yı kurucu şiddet uygulamaktan alı koyamamasının irdelenmesi ise iki düzlemde takip edilebilinir: (1) yasama, (2) siyaset kültürü.

TSK VE MUĞLAK YASAL ALAN

Kuramsal çerçeve içerisinde belirtildiği üzere kolluk kuvvetleri, meclisin ve iktidarın yasa koyma ve yasa koruma üzerinden yürüttüğü siyasal şiddet alanları muğlaklaşınca kendini yasa koyucu bir şiddet uygularken bulmaktadır. Güncel bir örnek olarak belirtmek gerekirse Gezi protestolarında -ki yasal olarak olmamasına rağmen pratikte bir “olağanüstü hal” olarak tanımlanabilinir- polisin bir kolluk kuvveti olarak uyguladığı şiddet var olan yasanın getirdiği bir özellikten ziyade kolluk kuvvetinin şiddeti uygularken aynı zamanda yasayı kurmasına da yol açtı. En basit düzeyde kolluk kuvvetinin biber gazı tabancasını hangi açı ve mesafe ile kullanacağını yönetmeliklerin aksine kendi uyguladığı şiddet üzerinden belirlemesi bir örnek olarak gösterilebilinir. Bu noktadan hareketle TSK’nın da iç politikada ortaya çıkan siyasal krizler karşısında kolluk gücü olarak kullanılabilinmesi üzerine yasanın ve yürütmenin izin vermesi Silahlı Kuvvetlerin kurucu şiddet uygulamasına olanak tanır. Tekrar güncel olaylardan örnek vermek gerekirse Başbakan yardımcısı Bülent Arınç’ın gezi protestolarına müdahale noktasında gerekirse askeri kullanabileceklerini söyleyen açıklaması ya da Jandarma birliklerinin belli noktalarda polisle birlikte olaylara müdahale etmesi yürütme erkinin politik kültüründe bu muğlak alanın var olduğunu gösterir. [9]Bunun başka bir örneği ise askerlik tanımını ve İHK 35.maddesini değiştirirken TSK’nın ülke içindeki olaylarda ihtiyaç dahilinde başvurulmasını öngören 5442 sayılı İl İdaresi Kanunu’nun var oluşudur.[10] TSK’nın kriz anlarında ülke içerisindeki olaylara müdahele yapabilecek bir araç olarak tanımlanması ise sivil-asker ilişkilerinin başka bir boyutu olan strateji ve taktik ilişkisini de sorgulamaya açar.

Stratejik çalışmalar kuramlarında strateji, taktik, politika ve operasyon terimleri karşılaşılan sorunun çözümü doğrultusunda çeşitli analiz düzeylerine düşen sorumlulukları ve yetenekleri belirlemek için kullanılır.[11] TSK’nın siyasal erkin kriz olarak tanımladığı iç siyaset ile bağıntılı olaylarda araçsallaştırılması ise, TSK’yı araçsallaştıran yürütme organının askeri kuvvetleri taktiksel ve operasyonel düzeyde kullanma arzusuna dayanır. Fakat yasanın öngördüğü “taktiksel” ve “operasyonel” düzeyde şiddet kullanma yetkisi ve yeteneği, yasamanın kurucu şiddeti ve askerin “yasa koruyucu” şiddeti arasındaki ayrımın muğlaklaşması kriz dönemlerinde çoğunlukla gözlemlenir. Türkiye’nin Kürt sorunu çözümünde uzun yıllar uyguladığı “güvenlikçi” yaklaşımın sonucu yaşanan ve hesap sorul(a)mayan hukuksuzluklar bu durumun bu muğlaklığın bir örneği olarak gösterilebilinir.

Askerin kolluk olarak kullanılması, askeri yapının polis kuvvetinden farklı olarak gelişmesinden ötürü kurucu şiddet kullanmaya evrilmesinde daha riskli bir zemin oluşturur. Askerin kolluk olarak kullanılmasında, yani taktiksel ve operasyonel düzeyde, askerin önüne koyulan hedefin ulaşılması için sivil siyasetin çizdiği çerçeveden dışarı çıkması ve taktiksel düzeyden çıkıp kendi stratejini belirleyen bir niteliğe bürünmesine de yol açabilir. Özellikle askerlerin kendilerine verilen hedefler noktasındaki tutumu “Yönet, Takip et, ya da Yolumdan Çekil!” şeklinde özetlenebilinir.[12] Türkiye’nin siyasal kültüründe sivil karar alıcıların askeri birlikleri taktiksel/operasyonel düzeyde yönetme kabiliyeti ve geleneği olmadığı savunulursa, askerin ülke içerisindeki olaylara 5442 sayılı İl İdaresi Kanunu’nun 11. maddesinin öngördüğü noktada müdahil edilmesi sivil siyasetçilerin ya askeri takip edeceği ya da yolundan çekilebileceği bir ortamı hazırlar. Yani asker, iç siyasetteki krizlere müdahil olduğu andan itibaren uygulacağı şiddet yasayı koruyan şiddet ile yasayı koyan şiddet arasındaki muğlaklıkta hareket eder. Askerin hareket halinde uyguladığı şiddet ise oluşmuş bir yasa olarak karşımıza belirebilir.

Burada belirtmek gerekir ki kolluk olarak kullanılan polis gücü aynı zamanda de facto olarak siyasi iktidar tarafından asker ikamesi olarak kullanılabilir. Özellikle Fırat’ın doğusunda “kriz anlarında” polisin devreye girmesi de söz konusu olmuştur.[13] Bunun sonucu olarak da polis kuvvetinin –yani kolluğun- özellikle yasanın şiddetinin uygulanmasına karar veren yargı ile arasında çarpık bir ilişki yaratır.[14]

SONUÇ

İktidar partisinin hükümet olarak kurucu şiddet üzerinde tekel oluşturma çabaları özellikle sivil-asker ilişkilerini düzenleyen “meşhur” yasaları değiştirmek üzerine bir adım attı. Fakat, siyasi iktidarın krizleri yönetme yapısı ve krizleri yönetirken kullandığı araçsal mantık değişmediği sürece, özellikle “olağanüstü” durumlarda siyasi iktidarın şiddet üzerindeki tekelinin muğlaklaşması kaçınılmazdır. Bu muğlaklığın giderilmesi, asker ve kolluğun yasa kurucu şiddet uygulamasının önlenmesi Türkiye’deki siyaset kültürünün yapısal bir değişikliğe uğramasıyla mümkün gözükmektedir.


[1] Araştırma Görevlisi, Sakarya Üniversitesi. Twitter üzerinden ulaşabilirsiniz: @ebbezci

[2] http://www.radikal.com.tr/politika/tsknin_artik_kollama_gorevi_yok-1141695

[3] http://siyaset.milliyet.com.tr/erdogan-dan-onemli-aciklamalar/siyaset/detay/1731008/default.htm

[4] Burada bahsedilen Benjamin’in tabiri ile sistemi ortadan kaldıran “saf” şiddet değil, yasa koymanın barındırdığı şiddettir.

[5] “Olağanüstü Hal” kavramının nitelikli bir değerlendirmesi için bakınız. Giorgio Agamben, Olağanüstü Hal, Şiddetin Eleştirisi Üzerine, ed. Aykut Çelebi, İstanbul: Metis, 2010. Sy. 165-175.

[6] A.g.e., sy.169.

[7] Jacques Derrida, Yasanın Gücü, Otoritenin Mistik Temeli, Şiddetin Eleştirisi Üzerine, ed. Aykut Çelebi, İstanbul: Metis, 2010. sy.104.

[8] A.g.e., sy. 104-105.

[9] http://www.sabah.com.tr/Gundem/2013/06/17/gerekirse-tsk-devreye-girer

[10] http://www.radikal.com.tr/turkiye/genelkurmaydan_komutan_vali_aciklamasi-1139866

[11] Detaylı bir değerlendirme için bkz. Williamson Murray, MacGregor Knox, Alvin Bernstein, eds., The Making of Strategy. Rulers, States, and War. Cambridge: Cambridge University Press, 1994.

[12] Özellikle 11 Eylül sonrası Anglo-Sakson sivil-asker ilişkileri literatüründe konu ile ilgili çokça çalışma yapılmıştır. bkz. Mark R. Shulman, “Lead Me, Follow Me or Get out of My Way: Rethinking and Refining the Civil-Military Relationship”, U.S. Army War College Strategic Studies Institute, September 2012.

[13] http://www.sabah.com.tr/Gundem/2011/07/23/terorle-mucadeleye-karsi-cok-ozel-harekt

[14] İki farklı örnek için bkz. http://gundem.milliyet.com.tr/dayakci-polislere-agir-sorusturma/gundem/gundemdetay/13.01.2013/1654633/default.htm ve http://www.radikal.com.tr/turkiye/sukru_talayi_olduren_polislerin_cezasi_17_yildir_kesinlesmedi-1139031