Anasayfa > Güncel Yazılar > Milli Maç, Şemdinli... Hezeyanla Cinnet Arasında

Milli Maç, Şemdinli... Hezeyanla Cinnet Arasında

Yetvart Danzikyan

15 Aralık 2005

Avrupa Birliği müktesebatına uyum gösterme süreci ciddiye bindikçe Türkiye’deki geleneksel hakim unsurların (ordu, devlet, devletçi partiler, milliyetçi partiler, devletçi/milliyetçi elit, sivil toplum kuruluşu ve hatta insan hakları kuruluşları adı altında faaliyet gösteren devletle içiçe odaklar, yargı, akademi ve bu yörüngede yaşayan toplumun bir kısmı) kuvvetle direneceği aşikardı, AB de dahil olmak üzere süreçle ilgili kesimler bu tür bir direnç ve karşı saldırı beklemekteydiler. Dolayısıyla olup bitenler pek sürpriz gibi görünmese de vakaları tek tek ele aldığımızda görünen manzara siyasi bir dirence eşlik eden ve hezeyanla cinnet arasında gidip gelen bir ruh haline benziyor bir yönüyle. Bir yönüyle de bir poker masasını andırıyor. Masanın etrafında tamamen devlet/milliyetçi kurum ve kişiler var. Ve her vakada bir kurum veya kişi eli artırıyor. Bu durumda diğerleri “biz de el artırmasak ayıp olur” diyerekten 100’lük bir oyuna 100 binlik bir pey sürüyorlar. Bröve olayında olduğu gibi. Hatırlayalım, neydi olay? Kara Kuvvetleri Komutanlığı brövesini değiştirme kararı almış. Rutin bir vaka. Fakat birdenbire fark ediliyor ki, brövede yer alan unsurlardan biri de Atatürk’ün Kocatepe’deki silüeti. Poker masasında oturanlar için bulunmaz bir fırsattı bu. İlk salvolardan biri CHP’li Canan Arıtman’dan geldi ve karar eleştirildi. CHP’nin AB sürecindeki performansı dikkate alındığında bu çıkış hayli olağan gibi görünse de asıl bir AKPliden gelen “tepki” dikkat çekiciydi. AKP Adana Milletvekili Atilla Başoğlu’nun, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök'e gönderdiği mektuptan bazı pasajları aktarmama izin verin:

''Kara Kuvvetleri Komutanlığı'nın birlik armasının, Ulu Önder Atatürk hariç tutulmak üzere yeniden tasarlandığı hakkında basınımızda yer alan haberler, tarafımızdan üzüntüyle karşılanmıştır. Hele Türkiye'ye çağdaşlığın kapılarını açan Atatürk'ün dışlandığı bu yeni brövenin 'daha çağdaş ve sade' olarak nitelendirmesi, büyük bir çelişki olmuştur. Mısır seferinden dönen Yavuz Sultan Selim'in, 'benim altunla doldurduğum hazineyi, bundan sonra gelenlerden her kim mangırla doldurursa, hazine anın mührüyle mühürlensin ve illa benim mührümle mühürlenmekte devam olunsun' sözleri sonrasında, Osmanlı hazinesi son gününe kadar Yavuz'un mührüyle mühürlenmiştir. Devletimizin sembollerinden, Atatürk'ün izini silmenin, ondan daha büyük işler yapmayı gerektirdiği ortadadır.”

Evet mektubun vurucu pasajları böyle. Türkiye’de evet Türkiye’de Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na evet doğru anladınız Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na Atatürkçülük dersi veren milletvekillerinden bahsediyoruz. Toplumun belli bir kesiminde ruh hali ve bu ruh halini işlemek isteyenlerin durumu böyle. Eleştiriler karşısında Genelkurmay Başkanlığı’ndan gelen açıklamanın bir kısmını da aktarmakta fayda var:

“Değiştirilen Kara Kuvvetleri Komutanlığı birlik sembolü, sadece Kara Kuvvetleri Karargahında görevli askerî personel tarafından takılan, üzerinde ok, namlu, yay, mızrak, tank, top ve benzeri gibi 15 ayrı simge arasında ayırt edilmesi güç olan küçük bir Atatürk Kocatepe'de simgesini ihtiva etmekteydi. Yeni sembolde Kara Kuvvetleri Komutanlığı'nı Genelkurmay Başkanlığı sembolünde de aynen yer alan çapraz kılıç ve miğfer temsil etmektedir. Diğer kuvvet komutanlıkları sembollerinde de kuvvet özelliklerini yansıtan simgeler yer almaktadır. Ancak gözlerden kaçan husus Türk Silahlı Kuvvetleri personelinin esasen beyninde ve davranışlarında yer alan Atamızın simgesel resminin, Türk Bayrağı ile bütünleşik olarak her rütbedeki personelin kalbinin üstünde taşıdığı ayrı ve özel bir rozette yer aldığı ve üniformanın ayrılmaz bir parçası olarak bütün personelce taşındığıdır. Bu gerçekleri bilmeden yapılan haksız eleştirileri, Ulu Atamıza milletçe duyduğumuz sevginin tezahürü olarak gördüğümüzü kamuoyuna saygıyla duyuruyoruz.''

Aslında açıklamanın brövede ne olduğu ve ne değiştirildiğiyle ilgili kısmı gerçekten dikkate değer. Ben kendi adıma bu açıklamada “hasta mısınız kardeşim?” mesajı okuduğumu açıklamakta beis görmüyorum. Tabii ki Genelkurmay Başkanlığı bu maksadı aşan yoruma katılmayacaktır. Her neyse, Genelkurmay bu açıklamayı yaptı yapmasına ama “Genelkurmay açıklamasına!” rağmen sular bir türlü durulmadı. Ve ordu baktı ki olmayacak, bröve değişikliği çalışmasını durdurmanın en hayırlısı olduğuna kanaat getirdi. Ve yine yazılı bir açıklama yaptı. Bu açıklamanın satır araları da ilginçtir, aktarmaya değer:

“'11 Kasım 2005 tarihinde yapılan resmî açıklamada konunun teknik boyutu izah edilmiş olmasına rağmen devam eden ve bundan sonra da devam edeceği anlaşılan bu yansımalar (italikler benim. YD) tarafımızdan büyük Türk Milletinin Ulu Atamıza duyduğu sevginin bir tezahürü olarak değerlendirilmiştir. Milletinin yargılarına her zaman değer veren Türk Silahlı Kuvvetleri, kafasında, ruhunda ve kalbinde taşıdığı Büyük Atatürk'ün milletçe bu kadar çok sevilmesinden duyduğu memnuniyetle kamuoyunun dilek, temenni ve beklentilerine cevap vermek üzere konuyu yeniden incelemeye karar vermiştir.”

Genelkurmay açıklaması gerçekten her şeyi açıklıyor, şahsen benim artık yapabileceğim fazla bir yorum yok. Ne diyorduk, ruh hali. Evet bu hezeyanla cinnet arasında gidip gelen ruh halinin bir başka tezahürünü Türkiye İsviçre maçları serisinde gördük. Aslına bakarsanız her şeyi burada bir daha anlatacak değilim ama ilk maçta milli marşın ıslıklanması (ki bu aslında futbol seyircimizin özelliklerinden biridir, neye şaşırdıklarını hâlâ anlayabilmiş değilim) sonrasında yaşananlar gerçekten bir komisyonca araştırılıp soruşturulsa yeridir. Bu fasılda her şey olup bittikten (yaşandı bitti saygısızca) Fatih Terim’in düzenlediği basın toplantısında söyledikleri hem tanıdık, hem de ilginçtir:

“Şöyle tenkitlere baktığım zaman da çok enteresan bir gelişme var. Sanki bir yerden düğmeye basılmış gibi. Birtakım gelişmeleri biliyoruz, zamanı gelince konuşuruz. Her taraftan bombardımanı veya tenkidi hak edecek ne yaptığımı da çok merak ediyorum. (..) Ben bu ülkenin bir evladıyım. Yaptığımız ahlaksızca, onursuzca herhangi bir şey yok ki. Çalışıyoruz, olmuyor bazen. Bütün sorumluluğu da üstleniyoruz, daha ne yapalım.

Meydanda olan kurtulamaz ceza taşından diye bir laf var.”

Bu açıklamaları alın Susurluk sonrası kurulan komisyona konuşan ray-ban gözlüklü zatların ifadelerine ekleyin, hiç sırıtmadığını hatta nasıl olup da birebir uyduklarını hiç şaşırmadan göreceksiniz. Tüm bu sürece baktığımda ise olup bitenlerin sıralamasının Türkiye’nin yakın ya da uzak tarihindeki etnik sorunları çözüm yönteminde izlenen yolla hayli benzerlik taşıdığını görüyorum. Benzetmeye katılır mısınız bilmem ama gidiş yolu şöyle: 1) Türklere hakaret ya da saldırı. 2) Türkiye topraklarında geçebilecek bir rövanş imkanı 3) Toplumu bu rövanşa psikolojik olarak “fazlasıyla” hazırlama, insanlardaki milliyetçi damarı sonuna kadar sömürme, aykırı sesleri susturma., tüm toplumu bir intikam robotu haline getirme. 4) Beklenen rövanş 5) Misliyle mukabele 6) Mukabelenin mislinin fazla kaçtığını fark etme 7) Uluslararası toplumun tepkileri 8) Olup bitenleri uluslararası toplumdan saklama çabaları. 9) Oradan buradan sızan Türkiye’yi suçlayıcı kanıtlar 10) Birkaç kişinin yem edilmesiyle suçtan kurtulma çabası 11) Söz konusu kanıtları yayınlayanları linç etme tasarımları, tehditleri 12) Uluslararası toplumla pazarlığa oturma 13) Pazarlık sonucu başına çok büyük bir bela açılmayacağını fark etme 14) Türk toplumuna dönüp “her şeyin millet için yapıldığını” anlatma ve aykırı seslere gözdağı verme.

Bana gören etnik sorunları çözmekte kullanılan yol ile İsviçre maçı sırası ve sonrasında kullanılan yol ilginç bir şekilde birbirine benzemektedir, şüphesi olanlar şu yukarıdaki check-list’i istedikleri her olayda uygulayabilirler. Yine de şunu not düşmeden durayamayacağım. Belli ki, asıl problemlerden biri “misliyle mukabele” (ya da basitçe “mukabele”) kültürümüz. Bu reaksiyoner tavır devam ettikçe uluslararası bir toplum içinde ve kendi içimizde birarada yaşamamız hayli güç.

Ne diyorduk, poker masası ve ruh halimiz. Ve bir başka tezahür. Şemdinli vakası. Olup bitenler fazlasıyla ibret verici ve her şey herkesin gözü önünde oluyor zaten, sorumluları korumak isteyenler bile bunu gizli saklı yapmaya tenezzül etmiyorlar “arkadaşları iyi biliriz” açıklamaları gözler önünde yapılıyor. Fakat aynı günlerde bir kimlik tartışması da sürüp gidiyor. Başbakan Erdoğan’ın olayların peşinden yaptığı açıklamalarda Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığını üst kimlik, Türk ya da Kürtlüğü de alt kimlik olarak tanımlaması “kör istedi bir göz allah verdi iki göz” cinsinden bir çıkış oluyor. Bu gelişme karşısında sol ya da sosyal demokrat olma iddiasında partinin genel başkanı Deniz Baykal’dan gelen açıklama şudur:

“Biri bunu Başbakan'a anlatsın. Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığı hukuki kimliktir. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı, Türk Milleti yerine ikame edilmez. Türk Milleti kavramını, içine sindireceksin. Türk Milleti demekten korkmayacaksın, utanmayacaksın. (italikler yine benim. YD) Türk Milleti'nin, kimsenin etnik kimliğine tecavüz olmadığını bileceksin''

1910’ların Türkçü çıkışlarını andıran bu açıklamayı da CHP’nin performansına uygun bulduğumuzu kaydedip Roj tv bahsine geçelim. Tüm bu süreçte hakim medyanın poker masasındaki durumuna, ruh haline bakmakta fayda var. Başbakan Erdoğan’ın Danimarka’ya yaptığı ziyaretle gündeme gelen Roj tv epeydir faaliyet gösteriyor. Ancak Danimarka başbakanı ile yapılacak ortak basın toplantısında Roj tv muhabirinin de bulunacağı yönündeki bir not üzerine Başbakan Erdoğan basın toplantısına katılmıyor. Üstelik aynı günlerde Danimarka basınında yer alan İslam diniyle ilgili bir karikatür, tüm Müslüman ülkelerin tepkisini çekiyor, Türkiye Büyükelçiliğinin de konuya tepki göstermesi not ediliyor, ilişkilerdeki bir pürüz de bu. Ancak Roj tv hadisesinden sonra bu iki gelişmeyi üstüste koyan basın kendine göre muazzam bir hinlik düşünüyor. Bir karikatür. Abdullah Öcalan ile Danimarka Başbakanı Rasmussen aynı yatakta çıplak yatmışlar, cinsel ilişki sonrası bir rehavetin kastedildiği gayet açık, hatta Öcalan orgazm sigarası içiyor. Bu karikatür Tempo dergisinde yayımlanıyor, Hürriyet yazarı Mehmet Yılmaz bu karikatüre köşesinden dikkat çekiyor ve böyle bir topu kaçırmamak gerektiğini düşünen Hürriyet gazetesi bu karikatürü ertesi gün birinci sayfaya koyuyor. “Alın size basın özgürlüğü” mealinde bir manşetle. İstiyorlar ki Danimarka ayağa kalksın, Hürriyet de peşinden “gördünüz mü” desin. Böylesine bir “cinselliği yeni keşfetmiş ergen” aklı. Ertesi gün Danimarka’da bazı gazeteler “Türkiye bu tür karikatürlerle baskı uygulamaya çalışıyor” yorumu yapınca Hürriyet umduğu ortamın oluştuğunu zannediyor ve hasretle beklediği dev manşeti atıyor: “Sınıfta kaldılar..” Ancak bir sonraki gün gelen Rasmussen’in cevabı gerçekten hayalkırıcı. “Böyle şeyler beni kızdırmıyor” şeklinde bir açıklama. Tabii ki bu açıklama iç sayfalarda kuytu bir köşeye gömülüyor, manşetten yayımlanacak hali yok. Sonuçta konu kapanıyor ama ne oluyor, Türkiye’nin çok satan kurumlaşmış gazetesi böylesine hödükçe bir espriyle uluslararası ilişkilere nizam intizam vereceği vehmine kapılmış olmakla tarihe geçiyor. Roj tv krizi elbette gelip geçecektir ama Hürriyet gazetesinin bu çiğliği şüphesiz payidar kalacaktır, arşivler yerinde durdukça. (Bu arada kriz sonrasının ilginç gelişmelerinden biri de Türkiye’den birkaç milletvekilinin bir vakitler Roj tv yayınlarına telefonla katıldığının ortaya çıkmasıydı. Neyse ki hiçbir Danimarka gazetesi Erdoğan’a ve Hürriyet gazetesine “siz kendi milletvekillerinize bakın” deme cüretini göstermedi. Böylesi bir gelişmeden sonra Tempo dergisinin hınzır çizerlerin nasıl bir karikatür yayınlayacaklarını düşünmek bile istemiyorum)

Tüm bu olup bitenlere kıyısından köşesinden eşlik eden bir süreç daha vardı. Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök dosyası. Bilindiği üzere ne zamandır Özkök’ün AKP iktidarına yeterince “sert” davranmadığından yakınan bir kesim vardı Türkiye’de. Bildiğimiz isimler. Her olayda önce ima yoluyla sonra da açık açık Özkök’e yüklenilir olunmuştu ki yeni bir silah devreye sokuldu. Bu çevrelerin dillerinde doladığı söylentiye göre Özkök 2007’de cumhurbaşkanı olacaktı o yüzden AKP’ye yumuşak davranmaktaydı. (Bu biraz kahvehane ahalisinin evli erkeği gaza getirmek için ‘hanımköylü’ diye dalga geçmesini de andırmıyor değil. Hesap belli, evli erkek gaza gelecek , “ne hanımköylüsü be, yürüyün pavyonsa pavyon kumarsa kumar’ diyecek) Bu söylentiler Korkut Özal’ın “Özkök’ün süresi uzatılabilir” şeklindeki açıklamasıyla ayyuka çıktı, “işte gördünüz mü İslamcılar nasıl da savunuyorlar Özkök’ü” yorumları ortalığı kapladı. Artık yeni bir Genelkurmay açıklaması kaçınılmaz olmuştu. Ve 24 Kasım’da açıklama geldi. Genelkurmay’dan yapılan açıklamaya göre Özkök ne süre uzatımı ne de emeklilik sonrası siyasi bir oluşum düşünmekteydi. Laik-ulusal cephe bunun üzerine rahat bir nefes aldı ama bir yandan da Özkök’e saldıracak silahların en önemlisinden mahrum kalmanın burukluğu sezilmiyor değildi. Bundan sonra Özkök’ü neyle suçlayacaklardı? Kampanyanın başlatıcısı Emin Çölaşan’ın 25 Kasım’daki yorumu nasıl da zeytinyağı gibi üste çıkılabildiğinin bir delilidir:

“Rahatlatan açıklama
Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök adına dün Genelkurmay Başkanlığı tarafından yapılan açıklama iyi oldu. Hep birlikte birinci ağızdan duymuş olduk ki, Özkök normal zamanda, yani gelecek yıl 30 Ağustos’ta emekli olacaktır. Bu tarihten sonra görev süresinin uzatılmasına ilişkin bir düşüncesi ve beklentisi yoktur. Bu demektir ki, hükümetin böyle bir hazırlık içinde olmasına bile izin vermeyecektir. Ayrıca emekli olduktan sonra herhangi bir siyasi oluşumun içinde olmayı ve siyasi bir görev almayı düşünmemektedir. Bunun anlamı, 2007 yılının mayıs ayında TBMM tarafından yapılacak olan cumhurbaşkanı seçiminde aday gösterilmek istense bile kabul etmeyeceğidir. Özkök’ün dünkü sözlerini senet kabul ediyoruz. Burada Korkut Özal, Fethullah Gülen gibi bazı şahıslarla birlikte İslamcı gazete ve televizyonları da bir kez daha uyarmak gerekiyor. Belli isimleri kullanarak, içinde yaşadıkları sırça köşklerden demeçler vererek ve Hilmi Özkök’ün arkasına sığınarak TSK’yı daha fazla yıpratmaktan artık vazgeçsinler. Bu hususu Özkök bile kabul ediyor. Dünkü yazılı açıklamada aynen şu ifade yer alıyor: ‘İçinde yaşadığımız kritik dönemde Sayın Genelkurmay Başkanı, şahsına yöneltilen haksız eleştiri ve temelsiz iddiaları ortaya atanlara, esasen TSK’yı yıpratmakta olduklarını bir kez daha hatırlatmakta ve bunları yapanları sağduyulu davranmaya davet etmektedir.’ Özkök’ün sırtından siyaset yapıp ona sahip çıkmaya kalkışanlara bu sözler ders olsun!”

Yani gerçekten burada sormak gerekiyor, Özkök’ün sırtından siyaset yapanlar, kendi hesaplarını görmeye çalışanlar kim acaba? Zira herhalde Çölaşan’ın bu iddiaları en fazla dillendiren gazeteci olduğunu bilmeyen yoktur. Çok değil bu yazıdan iki hafta önce 9 Kasım’da yazdığı makaleye biraz dikkatli bakınca Özkök’ü kimin yıprattığı, onun sırtından kimin siyaset yaptığı açık seçik ortaya çıkacak. Biliyorum, bir Çölaşan yazısı daha aktarmak son derece iç bayıcı ve hiç lüzumu yok ama söz konusu yazı (en azından bir kısmı) gerçekten dikkate değer:

“Özkök’ü çeşitli ortam ve zamanlarda büyük ilgiyle izliyoruz! Örneğin şeriatçı bir gazete bir süre önce Türk Silahlı Kuvvetleri’ndeki bütün general ve amirallere ağır hakaretler yağdırmıştı. 312 general ve amiral gazete aleyhine bireysel tazminat davası açtı. Mahkeme davacı general ve amiralleri haklı gördü ve tazminata hükmetti. Dosya şimdi Yargıtay aşamasında. Bu olayda davacı olmayan, şeriatçı gazeteyi mahkemeye vermeyen sadece bir kişi vardı. Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök! Neden böyle yaptı? Bilmiyorum, kendisine sormalı! (...)

Mayıs 2007’de TBMM tarafından yeni cumhurbaşkanı seçilecek. Yani yaklaşık 1.5 yıl sonra.
Çankaya’ya kim çıkacak? Elbette AKP’nin istediği biri. Yeni cumhurbaşkanı AKP oylarıyla seçilecek. Peki kim? Şu anda herhangi bir isim yok. Hiçbir şey belli değil. Recep Tayyip Erdoğan olabilir. (...) Fakat uzun süredir ortalıkta başka bir isim daha dolaşıyor.Hilmi Özkök! Kendisi gelecek yıl 30 Ağustos’ta emekliye ayrılacak. Fevkalade değerli bir kimsedir. AKP iktidarıyla büyük uyum içerisinde çalışmayı başarmış, onlarla adeta etle tırnak gibi ayrılmaz ve şiirsel bir bütünlük oluşturmuştur...(italikler benim. YD) Ve her konuda! Bence Cumhurbaşkanlığı makamına Özkök Paşa fazlasıyla layıktır! Devletin başında ‘ilkeli, güçlü ve tutarlı’ kişiliği ile Özkök Paşa olmalı ve aynı işlevini bu kez Çankaya’da sürdürmelidir! İçimden fışkıran şu ses hayırlara vesile olur inşallah!”

Çölaşan ağzıyla söyleyecek olursak: ibret verici vakalar yaşanıyor Türkiye’de sayın okurlar. Yazıyı bitirirken: bildiğimiz manzaranın dışında yeni bir manzara tarif edecek değilim. AB mevzuatı ile entegrasyon ilerledikçe bu tür hezeyan ve cinnetlere sık sık tanık olacağız. Türkiye’ye hakim kadrolar ve hakim tabaka ayrıcalığını kaybediyor zira. Bu tür şovlar tribünleri heyecanlandırmaktan başka bir sonuç getirmeyecek, belki de yeni linç girişimleri doğuracaktır. Oysa derinden derine işleyen ayrı bir ırmak daha var. Yargı. Ermeni Konferansı olarak bilinen girişimin karşılaştığı engeller ve sonrasında açılan davalar, “devam eden yargı süreci” gölgesinde yeterince tartışılamıyor. Kendi havasında çalıp oynayan şen AKP hükümetinin bu direnci kıracak gücü daha doğrusu iddiası/niyeti olmadığı anlaşılıyor. “Kemik sesleri”nin duyulduğu mücadelede bu alana girmek tehlikeli sulara girmek olarak anlaşılıyor belli ki AKP’de. Ancak tutarlı bir demokratikleşme programında ele alınacak sorunların en büyüğü, belli ki yargı..