Anasayfa > Güncel Yazılar > Zorunluluktan Zulüme

Zorunluluktan Zulüme

Etyen Mahçupyan

23 Mart 2008

Zorunlu olarak okutulan ‘din kültürü ve ahlak bilgisi’ dersi bu ülkedeki temel ayrımcılıklardan birinin sembolik referansı olmayı sürdürüyor. Söz konusu ayırımcılık Alevilerle Sünnileri eşit göremeyen, bu iki İslami yaklaşım arasında bir hiyerarşi varsayan, diğer bir deyişle doğru Müslümanlığın ne olduğuna bildiğini vehmeden bir devlet ve laiklik anlayışının yürürlükte olmasıdır. Düşünün ki Alevilerin bir bölümü bugün kendi inançlarını İslamiyet’in bile dışında tanımlıyorlar. Başka bir bölümü ise İslam’ı da içine alan, ancak diğer dinlerle eklemleştirerek heterodoks hale getiren bir inanç tanımı yapıyorlar. Dolayısıyla artık ‘Alevilik’ dediğimizde kendisine ‘Alevi’ diyen herkesi biraraya getiren ortak bir dinsel zemin yok. Bunun yerine farklı dinsel akideleri ve tutumları kuşatan bir ortak dil ve kültür var... Böylece Aleviler dinsizlikten koyu dindarlığa uzanan ve dindarlığı da birbirinden farklı olarak algılayan son derece geniş bir yelpaze oluşturuyorlar.

Bunda garip bir durum da yok... Devletin 17. yüzyıldan itibaren denetim altına alarak özgürce kendini yeniden üretme imkanlarından alıkoyduğu, Cumhuriyet sonrasında ise aldatıcı bir eşitlenme altında iyice yer altına itilen Aleviliğin zaman içinde hayat koşullarının savrulmasına tabi olacağı açıktı. Bir yandan formel eğitim olanaklarından mahrumiyet, öte yandan kentleşme dinamiğinin geleneksel inanç anlayışına yabancılaşmaya neden olması, Aleviliğin inançla günlük yaşamın, oradan giderek siyasetin içiçe geçtiği amorf bir kimlik haline gelmesine neden oldu. Kısacası karşımızda çok yönlü, karmaşık ve içsel çatışmalardan beslenen bir sosyolojik yapı bulunuyor. Bu yapının gerçek bir konuşmaya izin vermesi için ise zamana ve özgürlük ortamına ihtiyaç var. Diğer bir deyişle Alevilerin kendi kimliklerini rahatlıkla taşıyabildikleri ve her Alevi’nin kendi algıladığı biçimiyle inancını yaşatabildiği bir ortama...

‘İnancın yaşatılabilmesi’ dediğimiz şey ise muhakkak ki din öğreniminden bağımsız olamaz. Dolayısıyla asıl mesele ‘zorunlu din dersi’ değil, Alevilerin kendi dinlerini öğrenme hakkı olması gerekirdi. Bugün ‘zorunlu din dersi’ olmasaydı bile, ayrımcılık ortadan kalkmış olmayacaktı. Çünkü devlet Sünnilerle Alevileri eşit görmediği ölçüde, onların kendilerini yeniden üretebileceği koşulları da aynı oranda desteklemiyor, hatta açıkça görüldüğü üzere Aleviler aleyhine koyu bir ayırımcılık anlayışı içinde davranıyor.

Bu nedenle hiç olmazsa görünüşü kurtararak ayrımcılık ithamından kurtulmak isteyecek bir yönetimin doğal tercihi din derslerini zorunlu olmaktan çıkarmak olurdu. Demokrat çözüm bu olduğu için değil! Demokratlığı beceremeyen bir devletin hiç olmazsa liberal görünebilmesi için! Çünkü açıktır ki demokratlık toplumun cemaatçi reflekslerini pekiştirmeyi değil, onları çözmeyi hedefler. Bu nedenle de toplumun farklı kesimlerinin birbirini tanımaları ve anlamalarını sağlamak üzere yöntemler geliştirip, meşruiyetini de söz konusu yöntemlerin katılımcı bir sistematik içinde hayata geçirilmesinde arar. Buna karşılık zorunlu din dersinin kaldırılması, bazı cemaatler üzerindeki tahakkümü engellese de, bizatihi cemaatçiliğin teşvikidir.

Böyle bakıldığında ‘din kültürü ve ahlak bilgisi’ dersinin zorunlu olmasında bir mahzur değil, yarar var... Ama eğitim sahip olduğunuz zihniyetten bağımsız değil... Ve buradaki asıl mesele de devletin ve genelde Sünni cemaatin zihniyetinin ‘cemaatçi’ olmasıdır. Bu cemaat Müslümanlığı ‘esas’ kendisinin temsil ettiğine ve kendi dışındaki İslami anlayışların hiyerarşik olarak daha ‘alt’ inanç kategorileri oluşturduğuna inanmakla kalmıyor; bu yargının siyasallaşıp bir tahakküm cihazı haline dönüşmesine de itiraz etmiyor.

Bugün Sünni kesim zorunlu din derslerinin devam etmesinden yana. Ancak bizzat kendi eğitim anlayışları nedeniyle söz konusu derslerin devam etmesi mümkün değil. Din kültürü ancak tüm dinlere eşit uzaklıkta, yani hakiki anlamıyla ‘laik’ bir öğrenim sisteminde ayrımcılığa neden olmadan yaşayabilir. Aksi halde aynen bugünkü gibi bazıları için ‘zulüm’ anlamına gelen bir uygulama haline gelir...

Taraf, 11.3.2008