Anasayfa > Güncel Yazılar > İroniden Nasipsiz Milliyet Okurlarının İntikamı...

İroniden Nasipsiz Milliyet Okurlarının İntikamı...

Alper Görmüş

24 Nisan 2008

Beni en sonunda, “Melih Bey, lütfen şu yazdıklarımı bir arkadaşınıza falan okutun” deme noktasına getiren Melih Aşık’la yazışmalarımızı size aktarmıştım (Taraf, 8 Nisan). Melih Aşık vakasının üzerinden iki hafta bile geçmeden, şimdi de Meral Tamer vakası patladı. Biraz sonra anlatacağım bu ikinci vaka da okuduğunu anlamama (daha doğrusu önyargının insanı nasıl yanıltabileceği) üzerine… Doğrusu koca basın dünyasında neredeyse sürrealist sayılabilecek iki hatanın sahiplerinin aynı gazetenin yazarları olması bana hayli ilginç göründü; bir gazete için moral bozucu bir yazar profili…

Hayır, beklediğiniz gibi hemen “Meral Tamer vakası”nın ayrıntılarına girecek değilim. İzninizle ben de kendimce bir yazarlık numarasına başvurup mevzuu bambaşka bir kurguyla anlatacağım size. Böylece sizi “Ne acaba şu Meral Tamer vakası” merakının içinde tutacak, bu köşeden kopmamanızı sağlayacağım. Hem, başlığımı yukarıdaki gibi attıktan sonra bir anlamda buna mecburum da: Öyle ya, bir metin her şeyden önce başlığını izah ederek girmelidir konusuna, öyle değil mi?

ULAGAY VE MİLLİYET OKURLARI

Değerli okurlar, bu yazıya aslında, Yeni Şafak’ta Kürşat Bumin’le birlikte hazırladığımız “Kronik Medya”nın 9 Nisan 2004 tarihli sayısındaki “Moral bozucu bir okur profili” başlıklı yazıma nazire, “Moral bozucu bir yazar profili” başlığını seçecektim. 2004’teki o yazıda, gene bir Milliyet yazarı olan Osman Ulagay’ın ironik yazısını tek bir Milliyet okurunun anlamamış olması üzerinde duruyor, durumdan yakınan Osman Ulagay’a hak veriyordum. O yazının girişinde şöyle özetlemişim Ulugay ve Milliyet okurlarının arasındaki meseleyi:

Milliyet yazarı Osman Ulagay, CHP yönetimini ironik ama net bir biçimde eleştiren yazısından (5 Nisan 2004) okurları tam tersi bir sonuç çıkarınca, ikinci bir yazıyla (7 Nisan) ne demek istediğini ‘ironik olmayan’ bir dille açıklamak zorunda kaldı... Ulagay, nezaket gösterip ‘suç’u kendi üzerine alıp meseleyi kapattı ama bizce durum çok vahim...”

Gerçekten de vahimdi. Hayır, yanlış (da) anlaşılabilecek bir yazı değildi Ulagay’ınki. Kemal Derviş’le bünyesi bir türlü uyum içine giremeyen CHP’yi kıyasıya eleştiriyor, bu partiyi bir tür “küflü peynir”e benzetiyordu. Yazıdan bir bölümü siz de okuyun:

CHP'nin başına bir de Kemal Derviş belası çıktı. Adamın 'emperyalizmin ajanı' olarak Türkiye'ye gönderildiği ve DSP'deki 'peynirler'i yenmez hale getirdikten sonra şimdi de CHP'ye musallat olduğu ortada. CHP'deki 'peynirler'i de mahvedecek bütün 'bakteriler' adamın çantasında sanki, oraya buraya saçıp duruyor. Yok değişime ayak uydurmakmış, yok çağdaş sosyal demokrasiyle Atatürkçülüğün senteziymiş, yok toplantılara katılıp raporlar hazırlamakmış. Aklı sıra dağdan gelip bağdakileri kovacak, maazallah 'eski peynir'den anlamayan kitleleri kazanıp CHP'yi mahvedecek. Neyse ki CHP'deki ve kimi sol mahfillerdeki 'zinde güçler' tehlikenin farkına vardı sonunda. Yakında defterini dürerler şu Derviş'in ve biz de ağzımız sulanarak şarküteri vitrinlerine bakmaya devam ederiz.

Ne oldu biliyor musunuz, bu yazıyı doğru anlayan bir tek Milliyet okuru bile çıkmadı. Ama şu türden Milliyet okurları bolca çıktı (Osman Ulagay’ın özetlemesiyle):

Kemal Derviş'e haksızlık ettiğimi belirterek onun aslında ülkeye ve CHP'ye yararlı olmak için çaba gösterdiğini belirtenler ve onu 'bela' olarak nitelememi yakışıksız bulanlar… Kemal Derviş'in CHP ve ülke için bir 'bela' olduğunu açıkça yazdığım ve CHP'yi de mahvetmesine imkân bırakmadan uyarı görevini yerine getirdiğim için beni kutlayanlar.”

Bense o yazıyı şöyle bitirmişim: “Şaka gibi, değil mi? Ama bizce işin şakası yok! Ciddi ciddi üzerinde durulması gereken bir vakayla karşı karşıyayız.”

DÖRT YIL SONRA GELEN İNTİKAM

Buraya kadar olan kısımdan, bir Milliyet yazarının (Osman Ulagay) Milliyet okurlarının ironi fakirliğini yüzlerine vurmasından tam dört yıl sonra, gene bir nisan ayında bu defa bir Milliyet yazarının (Meral Tamer) benzer bir fakirlikle malûl olduğunun ortaya çıktığını anlamışsınızdır. Şimdi artık bu vakanın ayrıntılarına geçebiliriz…

Olayımız, Hürriyet yazarı Yurtsan Atakan’ın Türkiye’deki Youtube yasaklarını ironik bir dille kınadığı yazısıyla (16 Nisan) başlıyor. Durumdan beni haberdar eden okurumuz Adnan Tonguç’un sözleriyle:

“Yurtsan Atakan, son zamanlarda bazı mahkemelerin almış olduğu erişim tahdit kararlarını, uydurma bir hikâyeyle, ‘mübalağa /absürd seviyeye taşıma’ tekniğini kullanarak, hicvetmiş, ve bu çeşit kararların saçmalığını ve daha da mühimi lüzumsuzluğunu göstermiş.”

Atakan’ın “mübalağa” sanatını konuşturduğu “New York uçuşları yassah hemşerim” başlıklı yazısından birkaç bölüm aktarmak, doğrusu pek güzel olurdu ya, yer darlığından bunu yapamayacağım. Ama Meral Tamer’in “Türkiye nereye gidiyor?” sorusunu cevaplarken referans verdiği Atakan’ın yazısından ne anladığını okuyunca, onun nasıl bir ironi yaptığı konusunda fikir sahibi olacaksınız. Meral Tamer’in yazısından tadımlık bir bir bölüm aktarıyorum (bu arada kuvvetle öneriyorum, Yurtsan Atakan’ın yazısını ve Meral Tamer’in ona referans veren yazısını mutlaka okuyun):

“Dün Hürriyet’te Yurtsan Atakan’ın köşesinde hayretle okudum: Eşi ve küçük çocuğuyla havaalanına kadar gittiği halde THY ile New York aktarmalı Los Angeles’e uçamayıp bavullarıyla eve dönmek zorunda kalmışlar. Çünkü İstanbul Asliye Hukuk Mahkemesi, The New York Times gazetesindeki PKK’nın terör örgütü sayılmaması gerektiğini savunan bir makale nedeniyle New York uçuşlarını yasaklamış. Atakan ‘Ben New York’a gitmiyorum ki’ diye itiraz edecek olmuş; aktarma da yasak, Los Angeles’e Amsterdam üzerinden de gitmeye kalkmayın. Gaziantep Asliye Hukuk Mahkemesi de porno yayınlar nedeniyle Amsterdam’a uçuşları yasakladı’ yanıtını almış.”

KABAHAT VE ONDAN BÜYÜK BİR ÖZÜR!

19 Nisan tarihli Milliyet’te, Meral Tamer’in köşesinde şöyle bir “özür” yazısı çıktı:

“İki hafta önce ‘Bu kadarı fazla geldi, bana müsaade’ diyerek, Türkiye’nin akıllara durgunluk veren gündeminden uzaklaşabilmek için tatile çıkmıştım. Ya bana tatil yetmedi, ya da ordusundan AKP’sine, yargısından CHP’sine Türkiye’de son 7-8 aydır olup bitenler bana artık o kadar absürd görünüyor ki, Yurtsan Atakan’ın Hürriyet’teki köşesinde, internetteki yasakları eleştirmek için yazdığı ironik yazıyı gerçek zannedip, New York Times’ta yer alan Türkiye aleyhtarı bir makale nedeniyle İstanbul-New York uçuşlarının mahkeme kararıyla birkaç saatliğine yasaklanabileceğini bile mümkün görüyorum.”

Bana sorarsanız, kabahatten de büyük bir “özür”le karşı karşıyayız. Hep söylüyorum, samimi, yürekten bir özür her türlü hatayı affettirebilir, ama bu öyle bir özür değil! Aslında ortada özür bile yok!

Bilmiyorum, belki de ben naiflik ediyorum, belki de okurumuz Adnan Tonguç haklıdır ve ortada özürle falan düzeltilemeyecek çok daha temel bir sorun vardır. Yani:

“Bunu yapabilen bir gazetecinin, değerlendirme kabiliyeti, espri anlayışı, ve Türkiye'yle dünyayı takip kabiliyeti hakkında ne düşünürsünüz? Böyle bir gazetecinin yapacağı değerlendirmeleri nasıl ciddiye alırsınız? Perihan Mağden fevkalade haklı; bazı köşe yazarları kapmışlar bazı ‘köşeleri’ ve yüksek tirajlı gazetelerde yazmak suretiyle memleketin efkâr-ı umumiyesini şekillendirmekte neredeyse mutlak bir rol oynamaktalar…”

Taraf, 22.4.2008