Anasayfa > Güncel Yazılar > Devlet İnat Ederse

Devlet İnat Ederse

Orhan Miroğlu

17 Eylül 2008

Devletin inadı hiç bir şeye benzemez.

Devlet inat ederse, Kürtlerin tam da her iki halkın çapraz ateş altında olduğu yıllardan başlayarak, 1991’den bu yana kurduğu bütün partiler peş peşe kapatılır.

Devlet inat ederse, bu partiler, TBMM’ye girmek için, sabırla 16 yıl beklerler.

Devlet inat ederse, 16 yıl bekledikten sonra binbir seçim hilesinin ve tuzağının üstünden atlayarak Meclis’e girebilen bu milletvekilleri, Meclis’e girdiklerine bin pişman edilir, Meclis’te öteki muamelesi görür, onlara merhaba verilmez, elleri dahi sıkılmaz ve milli bayramlarda bile, resepsiyonlara davet listelerine adları yazılmaz.

Devlet inat ederse, 16 yıl boyunca HEP, DEP, ÖZDEP, HADEP, adını taşıyan partiler peş peşe kapatılırken ve kendini fesheden DEHAP bile kapatma davasından kurtulamazken, parti üyeleri de yıllara sari faili meçhul cinayetlere kurban gider.

Devlet inat ederse, Ahmet Türk, yakın zamanların dünya siyasi literatüründe 70 arkadaşının öldürüldüğünü söyleyen tek siyasi lider olur.

Devlet inat ederse, hapsedilmekten kurtulmak ve öldürülmemek için Avrupa’ya kaçamayan DEP’liler yok yere 10 yıl hapis yatar.

Devlet inat ederse, Orhan Doğan gelip cezaevinde onu bulan hastalıklardan kurtulamaz ve siyasi yasağının biteceği yılları beklemeye devam ederken, hayatını kaybeder.

Devlet inat ederse, DEP milletvekili Mehmet Sincar, ERGENEKON katilleri tarafından Batman’da öldürülür.

Devlet inat ederse, HEP’in il başkanı Vedat Aydın evinden geceyarısı ERGENEKON timi tarafından alınır ve iki gün işkence edildikten sonra infaz edilir.

Devlet inat ederse, bu inadına gün gelir kısmen halkı ortak etmeyi de başarır hatta memleketin aydınları bu kadar partinin kapatılmış olmasını PKK’yle mesafe sorunu olarak görmeye başlar ve yanılır.

Devlet inat ederse, bu partilerin mensuplarına karşı linç girişimleri tezgâhlanır, parti binaları, genel merkez binası sık sık saldırıya uğrar.

Devlet inadını sürdürüyor sevgili okurlar, DTP davası bu inat sürdüğü için var.

İddianamesi, kendisi de Urfalı bir Kürt olan Abdurrahman Bey tarafından hazırlanan DTP davası hukuki bir dava olmadığı gibi, karar da hukuki olmayacak.

Ve Kürtlerin ya sistem içinde kalmalarına ya da dışlanmalarına yol açacaktır.

24 yılın tecrübeleri bize şunu gösteriyor ki, şiddet ortamının belirlediği koşullarda, şiddet dışı yöntemleri kullanmak suretiyle, Kürtler, siyasi manada kimlik mücadelesini iki kurumsal mevzi üzerinden yürüttüler.

Bu, HEP’in kurulması ve MED TV’nin yayın hayatına başlamasıyla mümkün oldu.

Bu iki kurumsal çalışma, işlevsel olarak ve amaç bakımından farklı yapılarda da olsa, üç milyonu yerlerinden edilmiş bir nüfus için siyasi ve moral rehabilitasyon işlevini gördü.

Eğer sosyal patlamalar olmamışsa bunu büyük oranda bu iki kurumun varlığına borçlu Türkiye.

O yıllarda MED TV için çatılara kurulan antenleri toplamak, evleri basıp televizyon kumandalarına el koymak, bir işe yaramıyordu

Tek kelime Türkçe bilmeyen insanlar, büyük şehirlerdeki yalnızlıklardan, sosyal iletişimsizlikten ancak akşam olup ta MED TV’nin başına geçtiklerinde kurtuluyor ve rahatlıyorlardı

Müyesser Güneş çatışmalarda iki evladını kaybetmiş bir ana, İstanbul’a göç etmek zorunda kalmış on binlerce savaş mağdurundan biri, o yılları anlatırken şöyle diyor:

“Çok sonra, damadımdan duyduk ki, DEP partisi açılmış. Dedim ki damadıma nerede açılmış Seyidhan bu parti? Valla dedi Bağcılar meydanında açılmış, eğer canınız sıkılırsa, oraya gidin, zaten Kürtler birikmiş oraya. Apo (Müyesser’in kayınbabası) dayanamıyor, Apo’yu alın götürün oraya dedi. Ailece bir sevindik bir sevindik, sanki köyümüze yeniden geri gitmişiz gibi olduk. O kadar içimiz açıldı. Pazar günü oldu. Paramız yoktu. Haznedar’dan yayan, Bağcılar’a kadar yarım saat yol gittik. Binayı gösterdiler, ama bina nasıl biliyor musun, üfürsen uçuyor! Dökülmüş bir bina, ne çerçeveler var, ne camlar var. Girdik binanın içine, baktık, bizim göç etmiş insanlarımız oturmuşlar. Siyah sandalyeleri yan yana dizmişler, demirleri hep pas içinde, bilmiyorum çöplüklerden mi getirmişlerdi, nereden getirmişlerdi, o halkı gördük, o DEP’in masasını gördük, o gariban başkanı gördük, halkın dramını gördük orada.

“Herkes bir yerden gelmiş ve herkes birbirine derdini anlatıyor. Bir yandan ağlayanlar var, bir yandan sevinenler. Yeni açılmıştı bina, fazla duyan olmamıştı. Bir yüz kişi kadar vardı. Apo Ali’yi de götürmüşüz tabii. O seviniyordu. Bize diyordu ki, siz hafta içinde çalışıyorsunuz, ben gelirim buraya nefesim çıkar. Benim evim oldu burası diyordu, sabah gelirim, akşam da eve dönerim. Ali amcam böyle de yaptı sonraları. Sabah yemeğini yer partiye gelirdi, akşam olunca da eve dönerdi.”

Düşünün ki bir halka siz bir trajedi yaşatmışsınız.

Halk bu trajedinin travmalarından kurtulmak için, kendisine bir ‘ev-parti’ kuruyor.

Ve siz, bu kadar acı tecrübeleri unutarak bu ‘ev-partiler’den beşini kapatıyorsunuz, şimdi de halkın altıncı ‘ev-partisini’ kapatmaya kalkıyorsunuz.

Olmaz ama, bu kadar da adaletsiz olmayın, inadı bırakın beyler!

Taraf, 17.9.2008