Anasayfa > Güncel Yazılar > Krizin Ötesinde: Avrupa’nın Sınırındaki Nüfus Hareketlerini Yeniden Düşünmek

Krizin Ötesinde: Avrupa’nın Sınırındaki Nüfus Hareketlerini Yeniden Düşünmek

Prem Kumar Rajaram

07 Aralık 2015

Kriz

Avrupa’da yaşanan mülteci “krizi” bir kurgudan/uydurmadan ibarettir. Birçok “kriz” gibi, yakın zamanda Suriye, Irak, Afganistan, Bangladeş ve Pakistan gibi ülkelerden Avrupa Birliği sınırlarına girmeye çalışan insanların Avrupa’ya gelişi de bir temsile karşılık gelmektedir. Bu meseleyi şekillendiren şey ise, yaşanan kaygılar karşısında hukukun ve insani yardıma dönük yaklaşımların (humanitarianism) belirli okumalarıdır. Bahsettiğim bu çerçeve hem içe, hem de dışa dönük işlev görmektedir. Bu çerçeve, içe dönük olarak bir “mülteci” fikri oluşturup içsel karşılaştırmalara ve eşitsizliklere izin veren egemen bir düzenleyici norm oluşturur. Dışa dönük olarak ise, bu çerçeve karmaşık bir durumun soyut bir şekilde kavranmasına yardımcı olur.. Bu da politikacıların ve teorisyenlerin “mülteci krizini” istisnai bir durum olarak görmesine olanak tanır. Yani “kriz”, bir “hadise” olarak, siyasi normdan kopuk bir şekilde anlaşılır; ve de bu anlayış dikey bir politika biçimine olanak verir. Charles Tilly’nin hatırlanmaya değer yaklaşımıyla ele alırsak, himaye haraççısı [protection racket] olarak devletin algılayageldiği kriz, onun kuvvetini ve bölge üzerindeki hakimiyetini artırmasına yarayan bir tehlike ya da tehdittir.

İnsanların hareketini ya da herhangi bir başka sosyal olguyu “kriz” olarak okumak, karmaşık sosyal süreçlerin etrafına bir çerçeve çizer ve “kriz”i, diğer sosyal süreçlerden yani kriz-olmayan süreçlerden tarihsel, sosyal ve politik anlamda etkili bir biçimde ayırır. Bu okuma biçimi, bir olgunun -yani nüfus hareketliliğinin- pek arzu edilmeyen bir biçimi olarak “kriz” ve aynı olgunun daha makbul ve düzenli bir biçiminin içinde var olduğu bir dizi ikilikler yaratır. Bu anlamda mülteci krizi, vize almak suretiyle gerçekleştirilen daha kurallı göçle tezat oluşturmaktadır. Mülteci krizi, diğerlerine kıyasla daha muntazam bir nüfus hareketi arzu edildiği ve imkân dahilinde olduğu takdirde bir kriz halini alır. O halde “kriz” tasviri, korkuya ve kaygıya dayanan bir tasvirdir. Bu da “mülteci krizinin”, devletler ve onların güvence altına aldıkları ülke sınırlarını ve düzenini koruyabilme kapasiteleriyle ilgili olduğu izlenimini yaratır. Yani bu mesele, devlete aciliyeti olan bir sorumluluk yükler ve dolayısıyla devletlerin, kendilerine atfettikleri sorumlulukları seçme imkânı tanıyan sınırlı etik ve ahlâki temelleri meşrulaştırır. Ve bu da bir çeşit yer değiştirmedir. Sonuç olarak devletlerin, sorumluluk altına alabilecekleri mültecilerin sayısı ve niteliği üzerine pazarlığa oturdukları gülünç/grotesk bir durumla karşı karşıya kalırız.

Karşı karşıya olduğumuz son nüfus hareketliliğinin kriz olarak yorumlandığı siyasi okumanın çok farklı biçimleri mevcuttur. Macaristan’ın başbakanı Viktor Orban’dan filozof Slavoj Zizek’e değin çeşitli pozisyondan gözlemciler, böylesi bir “kriz” dilini üzerinde çok düşünmeden, belki de araçsal bir biçimde kullanıyorlar. Orban’ın çizmiş olduğu Hristiyan Avrupa’nın kıyılarındaki tehditkâr Müslümanlar imajının yanı sıra “mülteci krizini”, içerideki sorun olarak algılanan Roman nüfusu ile birlikte ele almasının yüz kızartıcı şöhreti aşikâr. Zizek ise bizi sınırların açılmasını isteyen “riyakâr sol liberaller”e karşı uyarıyor. Zizek’e göre sol liberaller, sınırların açılmasına asla izin verilmeyeceğini ve açılsa da bunun “Avrupa’da popülist bir başkaldırıyı tetikleyeceğini” çok iyi biliyorlar. Fakat bu, neyi bildiğimiz ya da bilebileceğimizden ziyade nasıl bildiğimizle alakalı. Kriz anlatısı, siyasi anlamda neyin muhtemel, neyin alakasız olduğunu ve neden korkmamız gerektiğini kuruyor ve devamlılığını sağlıyor.

Bir temsil olarak kriz anlatısının çizdiği bir resim var. Bu resimde mevcut nüfus hareketliliği ile (ve onun karşı ucu olarak hareketsiz kılma stratejileriyle) Avrupa devletlerinin ve onların kapitalist ekonomilerinin oluşumunda merkezî bir rol oynayan diğer hareket ve hareketsizlik biçimleri arasına mesafe koyarak bir “hadise” resmeder. Böylesi bir “hadiseleştirme”, belli müdahaleleri ve belirli özne olma biçimlerini mümkün kılarak karmaşık sosyal süreçlerin etrafına sınırlar çizer. Başka bir deyişle, bu, belli bir siyaset biçimine, -aslında bu temsil ve müdahale çerçevelerinin dışında var olmayan bir “problemi” çözmeye çalışan depolitize etme siyasetine- imtiyaz tanır.

Mülteciler

“Mülteci” terimi, “kriz” üzerine yazılan çeşitli metinlerde kullanıldıkça, müdahale biçimleriyle birlikte siyaseten mümkün ve arzu edilebilir olana dair yapılan okumaların dar bir çerçeveyle sınırlandırılmasına sebep olmaktadır. Örneğin, Zizek “mülteciliğe sebep olan sosyal koşulları ortadan kaldırmak için” küresel ekonominin eşitsizliklerine değinmenin gerekli olduğunu vurgular. Bu öneri, mültecilerin Avrupa çapında uygulanan ve mobilizasyonlarını engelleyen kota sistemini kabul etmeleri de dahil olmak üzere, Zizek’in diğer tavsiyelerinde de karşımıza çıkan, bir hareketsiz kılma stratejisidir.

Küresel ölçekte var olan ekonomik eşitsizliklere bir son vermek için birçok geçerli sebep olsa da, mülteci(lik) hallerine son vermek bu sebeplerden biri olamaz. Mülteciliğe sebep olan koşulları ortadan kaldırmak, en iyi ihtimalle, nüfus hareketlerini gayrimeşrulaştıracak, bunun yerine mobilitenin bir yaşam biçimi olarak arzu edilebilir olmadığı bir düzen yaratacaktır. 1951 Cenevre sözleşmesi ve 1967 Ek protokolü hiçbir zaman korunma hakkının salt beyanı/kabulü niyetiyle tasarlanmamıştır. Bu anlaşmalar, korunma hakkının nasıl sınırlandırılabileceğini de aynı ölçüde tanımlamışlardır. Bu anlamda, Sözleşme, zulümden kaçan kişileri korumak için olduğu kadar devletleri korumak için de bir araç işlevi görmektedir.

“Mültecilerin” nerede yaşamaları gerektiğine dair AB yönergelerini kabul etme zorunluluğu getiren bu hareketsiz kılma stratejisi, “krizin” kültürel bir okumasına, yani asıl sorunun “Avrupalı kimliği” hakkında olduğuna işaret ediyor. Özünde bu fikir, Avrupalı kimliğinin bir form olarak var olduğunu, bu kimliğin muhafaza edilmeye değer bir kimlik olduğunu ve dolayısıyla bu kimliği tehdit eden “mülteci” hareketlerinin Avrupalı kimliğinin öneminin altını çizen ve düzenlenme gerektiren hareketler olduğunu varsayıyor. Diğer bütün geniş kapsamlı ve soyut kimlikler gibi, Avrupalı kimliği de ötekileştiren, dışlayan, kıymetli olan ve olmayanı ayrıştıran, biyopolitik bir süreç üzerinden temellendirilir. Aynı biyopolitik süreç, “kriz” anlatılarında da işlerlik kazanır. Balibar’ın dediği gibi, mülteci yerine “göçmen” terimini kullanmanın ya da göçmen işçi teriminin itibarsızlaştırıcı etkisini sorgulamanın münakaşasını yapmak pek de bir anlam ifade etmiyor. Çünkü ne göçmen ne de mülteci vardır; var olan, sınırın hangi yakasında olursa olsun farklı toplumları ve özne konumlarını kültürel, politik ve ideolojik çıkarlara paralel olarak yönetmeyi ve hiyerarşik bir şekilde düzenlemeyi öngören biyopolitik süreçlerdir.  

Kapitalizm ve Irk

Modern kapitalizmin Avrupa’da tanık olduğumuz biyopolitik ve ırksal dışlama/dışarıda bırakma süreçleriyle “mülteci krizine” yaklaşımı arasında paralellikler mevcut. Bunlardan bazıları açıkça gözlenebilir. Geçtiğimiz aylarda Sırbistan-Macaristan sınırında inşa edilen ve çok ses getiren tel örgü, sosyal yardımların bir parçası olan kamu hizmeti programı adı altında bir refah politikası olarak planlanmış ve işçilerin büyük çoğunluğunu Roman nüfus oluşturmuştu. Şu sıralarda, ülkenin kuzeybatısındaki Macaristan’ın en büyük mülteci kampı ve bu bölgedeki Roman mahalleleri de boşaltılmakta ve her iki alan da neoliberal tüketimin göstergeleriyle yer değiştirmektedir: Kampın olduğu yere alışveriş merkezi yapılacak ve Miskolc yakınındaki Roman mahallesinin yerine futbol stadyumu inşa edilecektir. Yunanistan’da, Birleşik Krallık’ta ve İtalya’da çok düşük ücretler karşılığında (hatta bazen ücretsiz) çalışan Çinli ve Bangladeşli göçmenler, Avrupa ekonomisinin tarım sektöründe ve diğer sektörlerde kâğıtsız göçmenlere olan bağımlılığını gözler önüne sererken, aynı anda, Macar devleti sınırda olağanüstü hal ilan etmiş, sınıra silah kullanma izni ve mültecilerin barındığı düşünülen her eve girme ve arama yapma yetkisiyle donatılmış askerler yığmış durumdadır.

Artı-nüfus üretimi meselesini incelemek içerideki ve dışarıdaki problemli kitlenin yönetimi/idaresi meselesine faydalı bir bağlantı sağlayabilir. Kısaca özetlersek, Marx’a göre, üretken olmayan emek fazlasının üretilmesi, emeğin üretimi sürecinde tamamlayıcı bir rol oynar. Artı-nüfus (kamu işlerinde olduğu gibi) üretim süreçlerinden dışlanmaz. Aksine, ihtiyaç duyulduğunda düşük ücretli kayıtdışı işlerde çalışmak üzere geri çağrılan ve norm olana teğet geçen bir ilişki içindedir. Foucault’ya göre, artı-nüfusun sınırları, biyoiktidarın icrası ve nüfus üzerindeki yerelleşmiş iktidar ilişkileri yoluyla belirlenir. Macar devletinin ve diğer Avrupa devletlerinin göçmenlere karşı pratikleri bu biyoiktidarın gerçekleştirilmesi ve üst-kapitalist artık emek ve emek üretiminin mantıksal bir uzantısıdır.

Göç yönetimi/göçün idaresi, ülke içi siyasal ve sosyal süreçlerden bağımsız olmak bir tarafa tam da bu süreçlerin bir sonucudur. Olağanüstü hal ilanları artı-nüfusun ulus devletin sınırlarında tanımlanmasına olanak veren ve merkezdeki üretken olmayan artı-nüfusun terbiye edilmesi için süregelen/devam eden bir araç olarak görülmelidir. Başka bir deyişle, Roman nüfusu gibi sözde problemli iç nüfusun yönetimiyle aynı nüfusun dışsallaştırılmış bir hali olarak görülen göçmenlerin ve mültecilerin yönetimi arasında diyalektik bir ilişki vardır. Göçmenleri itibarsızlaştıran anlatı ile problemli iç nüfusa saldıran anlatı arasında bir geçişlilik mevcuttur. Ekonomik ve siyasal normlarla teğetsel bir ilişki kuran kitleden üretilen artı-nüfusa dair bir analiz, Avrupa’da tanık olduğumuz iç politika, kapitalizm ve göçmenlerin ve mültecilerin yönetimine ilişkisel bir anlayış getirebilir.

Siyaset

Kriz anlatısı, belirli türdeki müdaheleleri mümkün kılar. Bu krizin özünde, dillendirilmeyen bir yöntemsel milliyetçilik yatmaktadır: krizi bir devletin sınırlarından okumak, sınır kontrolüne odaklanmış devlet-merkezci bir müdahalenin siyasetini oluşturur. Himaye haraççısı olarak devlet kendi işini yapmaya devam eder: devletin egemenliğine karşı olduğu iddia edilen tehdidi uydurarak, bunu topluma yönelik bir tehdit haline getirir. Bu kriz anlatısı, kendini rahatlıkla devletin -kültürel ve duygulanımsal anlamda- ahlaki değerini ve amacını meşrulaştırarak kendisini yaşam biçimlerinin garantörü olarak kurduğu bir düzene elverişli hale getirir.

Bu durumun temel sonuçlarından biri, Avrupalı vatandaşların ahlâki ve etik davranışlarına karar verme haklarını, devlete rahatlıkla devretmeye gönüllü olmalarıdır. Bu da Avrupa’nın kapısındaki mobil nüfusa yönelik devlet-merkezci, dikey politikaları büyük ölçüde meşrulaştırır. Kriz anlatısıyla birlikte mültecilerin ve göçmenlerin olağanüstü hal içinde konumlandırılmaları onların durumlarını depolitize eder. Devlet, insanları siyasal normun dışında konumlandırmaya çalışarak, depolitizasyon üzerine kurulu üç temel eylemi meşrulaştırır: ruhları kurtarmaya odaklı insani [humanitarian] yaklaşım; şiddetin meşrulaştırıldığı güvenlikleştirilmiş [securitized] bir yaklaşım (Macaristan sınırlarında, silahsız insanların karşısına terörle mücadele ekiplerinin yerleştirilmesi gibi); insanların temyiz haklarını kısıtlarken seri, düşük maliyetli ve caydırıcı hukuki prosedürlerin öncelendiği, mülteci statüsünü belirleyen hukuki süreçlere getirilen teknik ve idari/yönetimsel yaklaşım.

Elbette, bu devlet-merkezci ve dikey stratejilerin depolitize edici etkisinin olması, bu süreçlerin politik olmayan süreçler olduğu anlamına gelmez. Bu, daha ziyade, mültecilerin ve göçmenlerin siyasal araçsallaştırılmalarının örtbas edilebileceği anlamına gelir. Yani, yönetim ve kontrol gibi aynı derecede depolitize edici stratejilerle iç içe geçmiş bu depolitize edici dilin ağırlığı altında, mülteci ve göçmenlerin devletin kendini var etme sürecinde “işe yararlılığı” ve göç yönetiminin içerideki diğer problemli bileşenlerin yönetimi ile nasıl ilişkilendiği meselesini anlamak zorlaşmaktadır.

Diğer yandan, diğer (yatay) siyaset biçimleri de mevcut. Avrupa’nın sınırlarına gelen insanlar, devletin normlarına ve devletin tek meşru siyasal aktör olduğu fikrine doğrudan muhalefet eden eylemlerle ve dayanışma biçimleriyle karşılandı. Bunu yaparken, gruplar, örgütlü ya da örgütsüz, devletin yönetimsel, teknikselleştirici, güvenlikleştirici müdahelelerini gerektiren kriz anlatısını açıktan ya da dolaylı olarak sorguladılar. Bu eylemler –insanların Macaristan’da sınırı geçmelerine yardımcı olmak ya da göçmenleri/mültecileri evlerinde ağırlamak/barındırmak– dayanışma ilişkilerini ve etiği devletin arzu ettiğinin çok ötesinde geliştirdiler; devletin himaye haraççsısı karakterini sorguladılar ve durumu yeniden politize ettiler. Ayrıca bu tür eylemler, Dublin II yönetmeliğinin koyduğu yapay kısıtlamaları (daha yoksul sınır ülkelerin orantısızca sorumlu olmak zorunda bırakıldığı emperyalizmleri) ve yeni gelenlerin ne getireceğinin belirsizliği korkusu üzerine kurulu Avrupalı kimliği okumalarının kültürel ağırlığını sorguladılar. Aktivistler artık devletlerin, problemli olarak tanımladıkları dahili ya da harici kitleleri nasıl yönettiklerine dair ilişkilere dikkat çekiyorlar. Bu tür yatay siyasal hareketler Orban ya da Zizek tarafından sunulan devlet-merkezci ve korku üzerine kurulmuş olanların ötesinde siyasal ve etik seçenekler sunuyor. Bu hareketler, aynı zamanda, kriz anlatısı tarafından ortaya konan obskürantist hattı kırarak, yeni dayanışma biçimleri ve ilişkiler geliştirmenin olanaklarını ortaya koyuyor.


*Yazının orijinali 19 Ekim 2015 tarihinde FocaalBlog’da yayımlanmıştır.

(Çeviren: Ezgican Özdemir ve Eda Sevinin)