Anasayfa > Güncel Yazılar > And The Nobel Goes to... Obama!

And The Nobel Goes to... Obama!

Erdem Denk

15 Ekim 2009

Malum, ABD Başkanı Barack Obama’nın Nobel Barış Ödülü’ne layık görülmesi, herkes bir yana Obama tarafından dahi “sürpriz” bir karar olarak görüldü. Yaygın kanaat, bu ödülün “erken” olduğu yönünde. Buna göre, Obama, kişiliği, varlığı ve söylemleriyle ziyadesiyle umut vaat etse de, “henüz” bu ödülü alacak bir şeyler yapmış değil. Neredeyse en ciddi eleştiri, Irak ve özellikle de Afganistan’daki Amerikan askeri varlığını devam ettirmesi, daha doğrusu “devam ettirmek durumunda/zorunda kalması” (ah Bush, ah...) nedeniyle Obama’nın daha yapacak şeylerinin olması. Zira Obama nükleer silahlardan Guantanamo’ya, Filistin’den Afganistan’a bir dizi sıkıntılı konuda barışçıl adımları atmak için uygun zamanı bekleyen bir umut insanı.

Efendim, Obama ya da başka bir ödül sahibinden yola çıkarak Nobel ödüllerinin niteliği ve ödüllendirmedeki isabeti -her ne kadar birçok tartışmaya neden olsa da- burada tartışmak yersiz. Ama bu vesileye Obama’nın daha bir yılını doldurmamış icraatlarını gözden geçirmek ve “henüz erken” ifadesiyle özetlenebilecek “eleştirileri/itirazları/şaşkınlıkları” (ya da Obama’nın ifadesiyle “mahcubiyeti”) test etmek yine de mümkün.

İCRAATIN İÇİNDEN

Obama, aday adaylığı sürecinden başlayarak, dünyada süregiden ve genelde (günahı boynuna) Bush’a bağlanan bütün sorunların ve melanetlerin sağaltıcısı olarak algılandı, sunuldu. Allah var, kendisi de bu türden bir kodlamaya imkân tanıyacak, zemin teşkil edecek birçok açıklama yaptı; umut dağıttı.[1] Uluslararası sistemin temel aktörü olan ABD’nin uluslararası sistemin en kronik, en acil, en sıkıntılı, en can yakıcı, en umut kırıcı, en çetrefilli sorunlarını “bir şekilde” çözeceğini “bir şekilde” vaat etti, ya da zaten her durumda öyle algılandı. Şimdi, soru şu: Karar vermek için “henüz” erken mi(ydi)?

GUANTANAMO, İŞKENCE VS.

Bush yönetimindeki ABD’nin ülke, daha doğrusu “hukuk dışı” bir alan olarak kurguladığı Guantanamo, tam bir kara delik. İnsanların herhangi bir suçlama veya kanıt bir yana makul bir açıklama dahi yapılmadan tümüyle gayri-insani koşullar altında yıllardır tutulduğu bu kampta maruz kaldıkları muamele de tümüyle hukuk-dışı. Zira turuncu bir tuluma indirgenen ve ancak ayaklarındaki prangayla zaptedilen bu “dünyanın en tehlikeli teröristleri”, “normal” tutuklu muamelesi görseler, Allah muhafaza beş dakika daha fazla hava alsalar, kendilerine karşı yöneltilen suçlamaların ne olduğunu bilseler ve hukuksal yardım alabilseler hemen birkaç saldırı daha gerçekleştirebilirler. Dahası, hukuk-dışı(nda) muamele görmeleri için “yasa-dışı savaşçı” gibi ne idiği belirsiz bir tanıma indirgenen bu insanlar, görevlilerin tüm iyi niyetine rağmen ancak “sorgulama teknikleri” (yani, “masum/makul” işkence!) sayesinde -o da belki/bazen-konuşturulabiliyor.

İşte Obama’nın seçim sürecinden başlayarak değiştireceğini vaat ettiği Guantanamo resmi buydu. Ya da şöyle diyelim: “Henüz” anlamlı bir adım atamadığı ama düzeltmek için elinden geleni yaptığı ve en uygun zamanda gereğini yapacağı düşünülen.

Oysa, Obama halihazırda Guantanamo konusunda bazı adımlar atmış durumda! Örneğin, Guantanamo’nın kapatılması yönündeki kararını 22 Ocak 2009’da imzaladı.[2] Ve fakat bu “Guantanamo uygulaması”nın sonu demek olmayacaktı, zira burada tutulanlar ya hemen hemen aynı şartlarda tutulacakları ABD’nin her geçen gün kök salan diğer “detention facility”lerine, ya 3. ülkelere ya da daha kötüsüyle karşılaşmaları neredeyse kesin görülen kendi devletlerine gönderileceklerdi. Her halükarda gittikleri yerlerde “Guantanamolu muamelesi” görecek olmaları bir yana, çoğu hiçbir somut suçlama yapılmadan onca yıldır tutulan bu insanlardan en azından “zanlı” olduğu bile şüpheli olan bir kısmının serbest bırakılması ihtimali, Obama yönetimi tarafından telaffuz dahi edilmedi. Besbelli ki hedeflenen, bu kötü imajın sorumlusu bir mekânın kapatılmasından ibaretti; ne içeride neler olduğu, içeridekilerin durumu vs. hesaba katılmıştı ne de diğer Guantanamoların adı/varlığı zikredilmişti.

Kaldı ki, transferler konusunda somut bir planlama yapılmamış olması nedeniyle Guantanamo kararı aslında uygulama sorunlarıyla da maluldü. Kaldı ki, Demokratların da büyük desteğiyle Senato (6’ya karşı 90 oyla) kapatma kararını çoktan ertelemiş durumda.[3] Kaldı ki, Obama yönetimi de kapatma işinin şimdilik “mümkün olmadığını” açıklamış durumda. Kaldı ki, Guantanamo’da her şey bildiğimiz gibi olmaya devam ediyor, zira ölümle sonuçlananlar dâhil kötü muamele haberleri Obama döneminde de gelmeye devam ediyor. Kaldı ki, tüm bu “zorunluluklar” bir yana, Obama, tüm dikkatini yönelttiği ve zaten benzer bir “detention facility” de olan Bagram’ı ”yeni Guantanamo” yapma yolunda emin adımlara ilerliyor.

Sırf hukuk-dışına hukukun içinde kalınarak çıkılabilsin ya da şanlı hukukun üstünlüğü kavramına halel gelmesin diye kotarılan ve bildiğimiz işkenceden farkı olmayan “sorgulama teknikleri” meselesi de Obama’nın uygulamaları gösterme imkânı bulduğu alanlardan birisi oldu. Malum, “suda boğuluyor hissi verme” şeklinde bilimsel açıklaması bile yapılan waterboarding benzeri işkence taktikleri, tüm medyanın el birliğiyle sahip çıktığı, kullandığı, yaydığı ve meşrulaştırdığı tabirle birer “sorgulama tekniği”ne indirgenmiş idi. Bu uygulamaları ilgili CIA belgelerini ve eldeki fotoğrafları yayınlayarak ortaya çıkarması ve sonlandırması beklenen ve aslında bu yönde algılanabilecek açıklamalar da yapan Obama ise, “ABD imajına zarar veren bu teknikleri” men etme kararından vazgeçti. Senatör Patrick Leahy’nin “hakikat komisyonu” kurma önerisini eleştiren Obama’nın gerekçesi de aynıydı aslında: “ABD’nin imajını korumak!” Dahası, Bush döneminde bu uygulamalara imza atan yöneticilere de yargısal muafiyet tanıdı[4]; yani bu suçların kabul edilmesinin mümkün olmadığına karar verdi! Sahip çıkmadıysa bile bu suçların üstünü örttü. Bunu yaparken yaptığı açıklamalar da ciddi bir uygulamaya imza atmak anlamına geliyordu. Zira Bush’un her sıkıştığında başvurduğu “devlet sırrı” kavramını reddeden ve seçilirse şeffaf bir politika güdeceğini söyleyen Obama, iyice soruşturttuğu kimi Bush uygulamalarının “devlet sırrı” olarak kalmasının hem Afganistan’daki ve Irak’taki askerlerinin morali hem de Amerikan ulusunun çıkarları açısından en doğrusu olduğunu açıkladı.[5]

FİLİSTİN

Filistin’deki sorun(lar) malum. Bunun tüm insanlar gibi belki Obama’yı aştığı da! Zira Obama ve mevcut birçok politikacı yokken bu sorun ortaya çıkmış ve çetrefilleşmişti. Ama hala devam ediyor. Ve Obama artık ABD Başkanı. Yani elbet bir şeyler yapabilecek durumda. Ya da elbette onun da yapabilecekleri var. En azından kendi payına. Tam da başkan seçilmesiyle göreve başlaması arasındaki gri dönemde gerçekleşen Gazze saldırısı konusunda henüz göreve başlamadığı gerekçesiyle o dönemde tümüyle sessiz kalması biraz şaşkınlık ama daha çok da “anlayışla” karşılanan Obama, aslında Filistin konusunda ABD başkanlarının beylik açıklamalarının pek ötesine geçmemişti. Ama yine de kredisi yüksekti; inandırıcılığı pek sorgulanmadı. Ya da “sorgulayan da nihayetinde Hamas” demek, Filistini/Filistinlileri ikiye bölen dinamiklere ve sonuçlarına neredeyse hiç bakmayan ve çözümü sadece FKÖ üzerinden arayan (Obama) politikalar(ın)a umut beslemeye yetti.

Obama’nın duruşunu belki de asıl test eden, nedense pek haber değeri taşımadığı anlaşılan BM İnsan Hakları Konseyi’nin Gazze Raporu’nun yayınlanması (15 Eylül 2009) oldu. Obama göreve başladıktan epey sonra yayınlanan ve Gazze’deki çok vahim hukuk ihlallerini[6] gözler önüne seren 452 sayfalık Goldstone Raporu[7], BM Güvenlik Konseyi’ni savaş suçları ve hatta insanlığa karşı suç seviyesine varan ihlallerin sorumlularını Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne sevketmeye çağırıyor. ABD’nin hep kuşkuyla baktığı ve ancak daha geçen ay üye olduğu BM İnsan Hakları Konseyi’nde[8] karşılaştığı en ciddi sorun olan bu Rapor, Obama yönetiminin pek de hoşuna gitmiş gibi görünmüyor. Öyle ki, raporu onaylamak için Ekim başında yapılması gereken Konsey toplantısı, İsrail’in rapor karşıtı kampanyasıyla baskı altına aldığı Obama yönetiminin girişimleriyle Mart’a ertelenmiş durumda.[9] Hem de birçok yerden gelen açık çağrı ve ısrarlara rağmen. Hem de raporun hemen öncesinde Abbas ve Netenyahu’nun ABD’de ağırlanmasıyla başlayan “yeni sürece” rağmen. Aslında belki de “tam da bu süreç sayesinde” demek lazım, çünkü Abbas’ın temsil ettiği Filistin yönetimi -besbelli ki operasyonlara yaptığı gayet operatif katkılardan dolayı- önce Raporun görüşülmesini ertelenmesinde Obama yönetimini yalnız bırakmadı,[10] sonra da bunun “yanlışlıkla” olduğunu açıkladı.[11] Biraz da Güvenlik Konseyi’ndeki tek Arap devleti olan Libya’nın konunun Güvenlik Konseyi’nde gizli görüşmede ele alınmasını talep etmeye dek varan takibi sayesinde.[12]

NÜKLEER SİLAHLAR

İran’ın nükleer programı etrafında yoğunlaşan tartışmalar düşünüldüğünde, en -daha doğrusu tek- “realist” çıkış noktasının nükleer silahlardan tümüyle arındırılmış bir dünya olduğu açık. Obama’nın senatörlüğü döneminden başlayarak uzun zamandır böyle bir söylem geliştirdiği de. Belki o yüzden sinik olmanın âlemi de yok! Nükleersiz bir dünya çağrısı her durumda baş tacı edilesi bir durumdur. Nitekim son Prag konuşmasından başlayarak Başkan Obama’nın bu yönde ifadeler kullandığı da biliniyor. Ne var ki, hem bu konuda ortada bir uygulama yok hem de Obama’nın kastettiğinin/murat ettiğinin nükleer silahsızlanma (nuclear disarmament) mı yoksa nükleer silahların yayılmasının önlenmesi (non-proliferation) mi olduğu konusunda tartışmalar var. Gerçekten de, özellikle önce Prag’da (Nisan 2009) sonra da Güvenlik Konseyi’nde (Eylül 2009) yaptığı konuşmanın bütünü ve sonrasında yapılan diğer açıklamalar, hep “(yeni) küresel tehdit İran” ve “nükleer silahların yayılmasının önlenmesi” bağlamında dolanıyor (11 Eylül sonrası dünyada hem ideolojik hem de stratejik manada “bölgesel” bir tehdit olarak kodlanan Kuzey Kore bile değil çoğu zaman). Ayrıca, yeni nesil nükleer silah teknolojisinde de oldukça ilerlemiş olan ABD’nin diğer ülkeler nükleer silahlarını yok edene dek güvenliğini nükleer silahları da elinde tutarak korumaya kararlı olduğunu da “make no mistake” diyerek eklemeyi ihmal etmiyor Obama.[13] Öte yandan, bu vesileyle Clinton yönetiminin 1995’te Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’nın (NPT) süresiz olarak uzatılması konusunda kuşkucu/çekingen davranan devletleri ikna etmek için Kapsamlı Deneme Yasağı Sözleşmesi’ne (CTBT) taraf olacağını vaat ettiğini anımsatanlar bile bulunmakta. Malum, hala ABD tarafından onaylanmayan CTBT, yürürlüğe de girememiş durumda ve Obama bu konuyu da 2010 içinde ele alacağını açıkladı.

Hemen eklemek gerek ki, aslında Obama’nın/ABD’nin nükleer silahsızlanma için herhangi bir açılıma da ihtiyacı yok; zira (diğer tüm devletlere barışçıl nükleer enerji hakkı tanıma karşılığında) 5 devlete nükleer tekel olma hakkı yaratan NPT, aslında nükleer silahların bu ülkeler tarafından zaman içerisinde yok edilmesini öngören hükümler de içeriyor.

Tüm bunlar bir yana, ABD’nin askeri gücünün ve cephaneliğinin geldiği aşamada, nükleer silahların artık çok da gerekli olmadığı ve hatta nükleer silahsız bir dünyanın ABD’nin askeri amaçlarına ve çıkarlarına daha uygun olacağı bugün artık aralarında Henry Kissenger’ın da olduğu “akil adamlar” tarafından çoktan ilan edilmiş durumda.[14] Ayrıca, Obama’nın Prag konuşmasında açıkça hissettirdiği gibi, nükleer silahlar konusunda asıl saik, bu silahların “yanlış” ellere düşmesini engelleme.[15] “Ne önemi var, amaç nükleer silahların ortadan kaldırılması, değil mi?” denebilir. Doğrudur da. Ama nükleer tekeli de yaratan bakış açısı tüm ağırlığıyla ortada dururken bunun üzerinde biraz daha nüanslı düşünmek yine de daha yerinde olamaz mı? Nükleer enerjinin “uluslararası toplum adına” çalışacak yapılar ve/veya kimi devletler üzerinden üretebileceği gibi öneri ve pazarlıklara da kulak kabartarak.

Bu bahsi kapamadan vurgulanması gereken bir diğer (belki de, en) can alıcı nokta ise, İsrail’in durumu. Zira genelde “Ortadoğu’da nükleer silaha hayır” nidalarıyla gerekçelendirilen “nükleer silahların yayılması karşıtı” bakış, nükleer tekeli kıralı on yıllar olan İsrail konusundaki sessizliği korumaya da özen gösteriyor. Öyle ki, nükleer İsrail konusunda kökenleri dönemin (dönemler-üstü) ulusal güvenlik danışmanı Henry Kissinger’in 19 Temmuz 1969’da yayınladığı memorandumda atılan “sorma, söyleme (don’t ask, don’t tell)” politikası, Obama tarafından da benimsenmiş durumda. Yukarıda bahsedilen hiçbir konuşmada İsrail’den bahsetmeyen Obama, geçen ay Netenyahu’yla yaptığı ikili görüşmede, “İsrail’in nükleer gücünü görmezden gelme”, “İsrail açıklamadıkça pasif kabul” konusu dâhil bir dizi konuda da “stratejik anlaşma”ya varmış durumda. Nitekim bu görüşme üstüne konuşan Netenyahu, Obama’nın tüm ilgili konuşmalarının İran ve Kuzey Kore’ye yönelik olduğundan ve “nükleer silahsız dünya” açıklamasının İsrail’i kapsamadığından emin. Zira iki ülke arasında uzun yıllardır bir dizi konuda süren “stratejik anlaşma”nın varlığını sürdürdüğünün garantisini bizzat Obama’dan almış.[16]

Nihayet, Obama’nın nükleer silahlarla ilgili uygulamaları açısından dikkatle takip edilmesi gereken bir diğer sıcak gelişme de, dünyanın gözlerden ve gönüllerden ırak kıtası Afrika’daki bir düzenleme.[17] Her ne kadar Obama yönetimi dünyanın nükleer silahlardan arındırılması konusunun en/tek ateşli savunucusu olarak sunulsa da (ki Nobel Ödül Komitesi de bu noktaya özel önem vermişti), 15 Temmuz 2009’da 28. taraf ülke olarak Burundi’nin de onayıyla yürürlüğe giren Pelindaba Antlaşması (ANWFZ, 1996), Afrika’yı nükleer silahlardan arındırılmış bir bölge haline getiriyor.[18] (Ki Afrika aslında böyle bir adımın atıldığı 5. bölge oluyor. İlk dördü, Antartika-1959, Latin Amerika ve Karayipler-1967, Güney Pasifik-1985 ve Orta Asya-2006. Yani aslında “dünya/uluslararası toplum” bu konuda pek de fena bir durumda değil). Sadece taraf kıta ülkelerine değil ek protokolleriyle üçüncü ülkelere de kimi yükümlülükler getiren Pelindaba Antlaşması’nın en “ilginç” boyutlarından birisi, İngiltere’nin Hint Okyanusu’ndaki toprakları arasında saydığı Diego Garcia’nın durumu. Mauritius ile İngiltere arasında egemenlik tartışmasına konu olan ve ABD’nin desteğiyle fiilen İngiltere tarafından (ama İngiliz insan hakları hukukunun dışında tutularak!) yönetilmekte olan Diego Garcia, 1966’dan bu yana ABD’nin en önemli askeri üslerinden birine de ev sahipliği yapıyor. Irak ve Afganistan işgallerinde kullanılan B-52’lerin çoğuna “yardım ve yataklık” yapan adadaki üs, ABD’nin yeni nükleer-güçlü güdümlü füzelerine (SSGN) uygun hale gelmesi amacıyla çok ciddi ve pahalı bir tadilattan da geçmekte. Dahası, bölge Amerikan hayalet/işkence uçaklarının en önemli durak noktaları arasında da yer alıyor. Sözleşmenin yürürlüğe girişinin tam da Obama’nın kritik çıkışına denk gelmesi, Afrika’yı nuclear-free bir kıta haline getiren Pelindaba Antlaşması’nın bu bölgeyi de içermesine şerh düşen İngiltere’yi (Fransa’yla birlikte) yalnız bırakmayan ABD’nin yeni yönetiminin nükleer silahlar politikasını test etmek için inanılmaz bir “fırsat” da sunmuş durumda.[19] Dikkatini Afganistan’a yoğunlaştıran Obama’nın, Afganistan’daki operasyonlarda kullanılan “nükleer ve B-52 limanı” bu bölgenin tekrar Mauritius’a verilmesi ve Pelindaba Antlaşması’nın öngördüğü şekilde nükleerden arındırılmış bir Afrika yaratılabilmesi konusunda takınacağı tavır da dikkatle izlenmesi gereken konular arasında.

AFGANİSTAN, PAKİSTAN, SAVAŞ...

Göreve gelmesiyle Irak işgalini ilk fırsatta bitireceğini açıklayan ve “asıl iş” olan Afganistan’a yoğunlaşılmasının gerekliliğinden bahseden Obama, öyle de yaptı. Gerçi Irak’tan çekilme planı (ve hatta niyeti) Bush’unkinden çok farklı bir takvim ve niyete mi işaret ediyor, o epey tartışmalı; ama ABD’nin Afganistan’a yönelmesinin sonuçları çok daha vahim. Afganistan’daki ABD askerlerinin neredeyse iki katına çıkarılması, iyice tırmanan çatışmaların artık Pakistan’a (örneğin, Svat Vadisi) daha fazla (b)ulaşması, yine tartışmalı saldırılar ve sivil ölümleri… Afganistan’ı dış/dünya politikasının bir numaralı konusu olarak gördüğünü her fırsatta ısrarla vurgulayan Obama döneminde bölgeden (özellikle de Bagram hava üssünden) hukuk ihlalleri iddiaları akmaya da devam ediyor. Ne var ki, Obama yönetimi esirlerin tutukluluk durumuna itiraz hakkına sahip olmadıklarını Şubat 2009 itibarıyla duyurmuş durumda. Ayrıca, Donald Rumsfeld ve Dick Chaney’in (-ki yöneticisi olduğu Halliburton şirketi Bagram üssünün inşasını da üstlenmiştir!) gözdesi Stanley McChrystal’ı da (-ki kendisinin insan hakları ihlalleri ve işkence konusunda ciddi nam salmıştır!) Afgan birliklerinin başına getirmiş durumda.[20] Öyle görünüyor ki, Afganistan’daki ABD varlığı, işgalin nedenleri, sonuçları ve insanî sorunlar dışında diğer boyutlarıyla sözüm ona tartışılmaya devam edecek. Zira son dönemde Taliban’dan gelen “bizden size zarar gelmez, gelmedi de!” açıklamaları[21] ve hemen takiben Hillary Clinton’ın yaptığı “kimi Taliban unsurlarına Afgan hükümetinde yer verilebilir”[22] şeklindeki açıklamalarda da görüldüğü gibi, her şey adeta dünyayla dalga geçercesine cereyan etmeye devam etmekte.

ULUSLARARASI İLİŞKİLERE BAKIŞI

Adaylık sürecinden başlayarak eşi benzeri görülmemiş bir uluslararası destek kampanyasına mazhar olan Obama, aslında seçimi kazandıktan sonra yaptığı ilk resmi açıklamada pozisyonunu açıklamıştı: “İçeriye refah, dışarıya da barış getirmek için gezegenin en güçlü ordusuna sahip olmaya devam etmemiz gerektiği inancını paylaşıyoruz... Ordumuzun gücünü, diplomasimizin aklı ve gücüyle birleştirmemiz ve Amerikan çıkarlarını ve güvenliğini korumak için dünya çapında ittifaklar kurmayı ve güçlendirmeyi hedeflememiz gerektiği konularında da hepimiz mutabıkız.”[23]

Obama, (genelde olanın aksine!) bu açıklamasını uygulamaya da yansıttı aslında, zira Bush yönetiminin en tartışmalı isimlerinden Savunma Bakanı Robert Gates’i aynı görevde istihdam etti.[24] Çok uzun yıllardır ABD’de kilit görevlerde bulunan Gates, Soğuk Savaş döneminde yaptığı CIA üst düzey yöneticiliği sırasında bazı skandallara ve spin işlerine bulaşmış, oğul Bush’un ikinci savunma bakanı olmadan önce de baba Bush yönetiminde CIA başkanlığı görevini yürütmüştü. Obama bakanlarını açıkladığında en çarpıcı isim olarak dikkat çeken Gates, yine de Hillary Clinton’ın dışişleri bakanlığı görevine getirilmesinin bir şekilde daha ön plana çıkmasıyla gözlerden görece uzak çalışmalarını sürdürebilmişti, sürdürebiliyor...


“Uluslararası diplomasiyi ve halklar arasındaki işbirliğini güçlendirme yönündeki olağanüstü çabaları...”[25] Nobel Ödül Komitesi, Obama’nın ödüle layık görülmesini bu sözlerle özetliyor. Besbelli ki Obama’dan (ya da Obama liderliğindeki ABD’den) barışsever bir dünya arzulayanlara liderlik etmesi bekleniyor. Batı’nın yıpranmış imajını toparlayacak, İstanbul’da ve Kahire’de olduğu gibi “İslam dünyası”nı usulünce selamlayacak, uluslararası sisteme can suyu üfleyecek yegâne siyasetçi olarak görülen Obama da, kendisi için bile sürpriz olduğunu söylediği ödül haberine yine aynı yerden yanıt veriyor: Benden beklenenlerin farkındayım! Bu bir eyleme geçme çağrısıdır.

Obama’nın daha bir yılını doldurmamış icraatları gözden geçirildiğinde, belki burada söylenenler de -sinik değilse bile- erken/prematüre.[26] Neticede, Allah kimseyi mahcup etmesin.[27]


[1] Burada yapılmaya çalışılanın Bush ile Obama’yı eşdeğer tutmak ve aralarında hiçbir fark olmadığını söylemek olmadığını söylemeye bilmem gerek var mı?

[2] Kararın metni için bkz. http://www.huffingtonpost.com/2009/01/22/guantanamo-obamas-executi_n_160054.html

[3] “Senate Democrats reject funding for Guantánamo closure”, The Guardian, 20 Mayıs 2009 (http://www.guardian.co.uk/world/2009/may/20/close-guantanamo-funding-senate-obama)

[4] “Obama exempts CIA 'torture' staff” BBC News, 17 Nisan 2009 (http://news.bbc.co.uk/2/hi/8003537.stm)

[5] “Obama opposes detainee abuse photo release” Reuters, 13 Mayıs 2009 (http://www.reuters.com/article/politicsNews/idUSTRE54C54Y20090513). Ayrıca bkz. Mehdi Hasan, “Change we can’t believe in” New Statesman, 8 Ekim 2009 (http://www.newstatesman.com/north-america/2009/10/mehdi-hasan-bush-administration-oba)

[6] Yetki belgesinde sadece İsrail’in uygulamalarını incelemekle görevlendirilen Yahudi asıllı Güney Afrikalı Yargıç Richard Goldstone, Gazze’de o dönemde meydana gelen Hamas’ınkiler dâhil tüm ihlalleri sıralamasına rağmen, “anti-semitik bir Yahudi” olmaya kadar uzanan çok ciddi suçlamalarla karşılaşmış durumda.

[7] 25 Eylül 2009’da yayınlanan raporun metni için bkz. http://www2.ohchr.org/english/bodies/hrcouncil/specialsession/9/FactFindingMission.htm

[8] Konsey, etkisiz kalması, insan haklarını sürekli ihlal eden devletlerin üyeliği vb. nedenlerle çok yıpranan BM İnsan Hakları Komisyonu’nun yerine 2006 yılında kuruldu.

[9] “UN puts off action on Gaza report” BBC News, 6 Ekim 2009 (http://news.bbc.co.uk/2/hi/8286364.stm)

Hemen eklemek gerek ki, İrlanda’nın “efsanevi” cumhurbaşkanı ve İnsan Hakları Komitesi eski başkanı olmanın ötesinde saygın bir uluslararası sima da olan Mary Robinson dâhil pek çok uluslararası siyasetçi, raporu tek taraflı, dengesiz, eksik, yanlış, barışa hizmet etmeyen gibi sıfatlarla nitelemiş durumdalar. İddialar arasında “mazlumla saldırganı karıştırmış olma” görüşü de bulunmakta.

[10] Bu konuda Türkiye’de çıkan nadir bir değerlendirme için bkz. Mete Çubukçu, “Filistin'de utanç kayıtları” Radikal İki, 11 Ekim 2009.

[11] “Palestinian U-turn on Gaza report” BBC News, 7 Ekim 2009 (http://news.bbc.co.uk/2/hi/middle_east/8294880.stm)

[12] Dipnot: Bu süreç, Obama’nın tutumu kadar Türkiye’nin Güvenlik Konseyi üyeliğinin “anlam ve önemini” ve Filistin sorunu konusundaki tutumunu test etmek için de özellikle takip edilmeli.

[13] Konuşma metni için bkz. http://www.whitehouse.gov/the_press_office/Remarks-By-President-Barack-Obama-In-Prague-As-Delivered/

[14] George P. Shultz, William J. Perry, Henry A. Kissinger ve Sam Nunn, "A World Free of Nuclear Weapons," The Wall Street Journal, 4 Ocak 2007 (http://ww.nti.org/c_press/A-World-Free-of-Nuclear-Weapons.pdf); ve George P. Shultz, William J. Perry, Henry A. Kissinger ve Sam Nunn, "Toward a Nuclear-Free World," The Wall Street Journal, 15 Ocak 2008 (http://ww.nti.org/c_press/TOWARD_A_NUCLEAR_FREE_WORLD_OPED_011508.pdf).

[15] Bkz. yukarıda dipnot 13.

[16] “US ‘silent on Israeli nuclear arms’” AlJazeera.Net, 3 Ekim 2009 (http://english.aljazeera.net/news/americas/2009/10/2009103125440407949.html). Ayrıca bkz. CommonDreams.Org (http://www.commondreams.org/headline/2009/10/03-1)

[17] Ayrıntılı bir analiz için bkz. Peter H. Sand, “African Nuclear-Weapon-Free Zone in Force: What Next for Diego Garcia?” ASIL Insight, 28 Ağustos 2009, Cilt 13, Sayı 12 (http://www.asil.org/files/insight090827pdf.pdf).

[18] Antlaşmanın metni için bkz. http://www.iaea.org/About/Policy/GC/GC40/Documents/pelindab.html

[19] “Biz ki Batı’nın teröre karşı mücadelesine Diego Garcia’nın kullanılmasına ses çıkarmayarak destek olan Mauritiuslular…” diye başlayan krizi fırsata çevirmeye teşne bir yaklaşım örneği için bkz. R.V. “Diego Garcia in Nuclear Weapons Free Zone” Mauritius Times, 21 Ağustos 2009 (http://www.mauritiustimes.com/210809r.v.htm).

[20] Mehdi Hasan, “Change we can’t believe in” New Statesman, 8 Ekim 2009 (http://www.newstatesman.com/north-america/2009/10/mehdi-hasan-bush-administration-oba)

[21] “Taliban announces that it poses no international threat”, The Guardian, 8 Ekim 2009 (http://www.guardian.co.uk/world/2009/oct/08/afghanistan-taliban-al-qaida-threat-us)

[22] “Working with some Taliban under consideration: Hillary” The International News, 9 Ekim 2009 (http://www.thenews.com.pk/print.asp?id=88583)

[23] “Barack Obama's president-elect press conference - 1 December 2008” (http://en.wikisource.org/wiki/Barack_Obama's_president-elect_press_conference_-_1_December_2008). Ayrıca bkz. “Barack Obama says US 'will maintain strongest military on planet', as Clinton confirmed top diplomat” Telegraph, 1 Aralık 2008 (http://www.telegraph.co.uk/news/worldnews/northamerica/usa/barackobama/3540167/Barack-Obama-says-US-will-maintain-strongest-military-on-planet-as-Clinton-confirmed-top-diplomat.html)

Tabii, söylemeye gerek yok, Obama aslında tek-yanlı Bush politikalarının sadece ABD’ye değil, geniş olarak “uluslararası sistem”e verdiği zararları çok-taraflı ve güler yüzlü politikalarıyla -ama özde çok fazla değişiklik de öngörmeden- telafi etmeyi hedefliyor. İnsan da bir diğer Nobel ödüllü ABD Başkanı olan T. Roosevelt’in ünlü sözünü hatırlamadan edemiyor: “Yumuşak konuş ve elinde kocaman bir sopa olsun (Speak softly and carry a big stick)”.

[24] Özellikle ABD askeri gücünün güncel bir envanteri için bkz. Catherine Lutz, “Obama’s empire”, New Statesman, 30 Temmuz 2009 (http://www.newstatesman.com/asia/2009/07/military-bases-world-war-iraq)

[25]Nobel Ödül Komitesi Basın Açıklaması için bkz. http://nobelprize.org/nobel_prizes/peace/laureates/2009/press.html

[26] Obama konusunda “ön-alıcı” bir değerlendirme içinse bkz. Erdem Denk, “Obama’nın Koltuğu” Birikim, Sayı 236-237 (Aralık 2008-Ocak 2009), s. 132-140.

[27] Obama’nın açıklaması için bkz. http://www.whitehouse.gov/the_press_office/Remarks-by-the-President-on-Winning-the-Nobel-Peace-Prize/