Anasayfa > Güncel Yazılar > Gözden Irak Hapisaneler: Biz Hayatın Neresindeyiz?..

Gözden Irak Hapisaneler: Biz Hayatın Neresindeyiz?..

Nizameddin Uygur

29 Haziran 2005

‘…tecrit’in öyle bir işkence ve eziyetin
tercih edilmesinin ardında yatan neden,
bu işkenceye maruz kalmayan insanların
bunun sonuçlarını algılamasının mümkün
olmamasıdır.’

Dünya genelinde ve özelde Türkiye’de bir süredir muhalifliğin karakteristik özelliklerinden biri olmaya aday hale gelen: “ben muhalif olmanın en temel gereklerini yerine getirmeyeyim, orta sınıf rahatlığım da bozulmasın ama muhaliflik üzerine konuşulacaksa ben konuşayım, hatta benden konuşulsun, ben de böylece durumu idare ederim” ci tarzda kendini konumlandırma stratejisi, politikayı bir rant aracı olarak gören bir kültürün mirası bize; lakin, muhalefet etme gereği tüccar politikacılığa kalamayacak kadar da aciliyet arz ediyor artık, lütfen…

‘Evindelikhalihuzuru’ denilebilecek bir psikolojik durum var aslına bakılırsa ortada; hayatla kurduğumuz ilişkiyi bir filmi izler gibi, bir hikayeyi dinler gibi… kurmakta kendini gösteren şu meşhur ‘dışında kalma’ kurnazlığı ve bunun verdiği rahatlığın şekillendirdiği ‘gerçek’ imgesi. Haberlerde gösterilen, hatta yanı başımızda olan, tanıdıklarımızın bile belki de maruz kaldığı, tecavüz, işten çıkarılma, sokağa atılma, şiddete maruz bırakılma, hapishaneye tıkılma, açlık sınırı altında yoksullaşma …gibi şeylerin bizim başımıza gelmemiş olmasının rahatlığı ve ‘gelmeyecek’ olmasına duyulan kör inanç, bizi her şeye seyirci kalabileceğimiz gibi

sahte bir gerçekliğe teslim ediyor. Toplumsalın içine sinen bu haleti ruhiyenin muhalifliğimize ve muhalefet etme enerjisine de sirayet etmişliği yadsınması zor bir gerçek…

Oysa hemen her şey için geçerli olan kural burada de geçerli; herhangi bir şey seni tanımlamıyor ve/veya senin tanımının önünde engel ise; o şeyin dışında kendini tanımlama pratiği ve kendi varoluşunu ortaya sermek, bir zorunluluktur…

Muhalifliğin, bir yalanı açığa çıkarma ve hakikati faşedip bir başka dünyayı, ‘hakikati ortaya çıkarma iradesi ve haysiyetini kendine tarz edinmek’ olarak tanımlamaktan daha saf ve konsensuse açık bir tanımı da, bunu sağlamanın emeğimizle, emeğini vereceklerin önünü açmakla yaratılacak bir muhaliflik kavrayışından başka bir yolu da yok kanımca… Bu nedenle, duyarlılığı özgür bırakmak için zaman geçirmeden bir şeyler yapmak belki de işe hapishanelere yeniden, soğuk kanlı bir şekilde bakmak en doğrusu; çünkü tüm yönetimler muhaliflerini hapishanelerde sınarlar; ama aynı zamanda muhalefet de , hapishanelerde kendi mecrasını, kendini kuran saikleri ve haraket planına dair fikirlerini belirginleştirir; çünkü iktidar sahipleri muhaliflerinin öncelikle yakın tehlike olmalarını engellemek için türlü yöntemleri kullanılırlar, bunlara rağmen ‘yakın tehlike’ haline geldiğine hükmettiklerini hapishanelerde ‘ıslah/terbiye’ etmeye çalışırlar. Islah olan, her şey olabilir ama artık ‘muhalif’ olamaz…

Eğer muhalifseniz isteyerek ya da istemeyerek, bilerek ya da bilmeyerek yakın tehlike olma potansiyeli taşıdığınızı aklınızdan çıkartmamanız gerek, -ki bunun illa sizin başınıza gelmesi gerekmez, muhalifliğe solun rengini veren başlıca ilkelerden biri de bu değil midir; kendimizin dışındakilerin de bizimle beraber özgür ve eşit bir arada yaşama hakkı?..

O halde hapishanelere ilginizi de hiç eksiltmemelisiniz; unutmamalı ki dün yasaları yapanlar , kendi yasalarında dahi yargılanabiliyorlar bugün; ama daha önemlisi hapishaneleri yaratan ve yaşatan yapısallığa karşı durmanın sol muhalefetin turnusolu olması gerektiği artık hiç olmazsa bu vesileyle olsun tartışılamaz mı?.. Kısaca şu orta sınıf ahlakının ‘su üstünde durma rahatlığı’nı bir kenara bırakıp hapishanelere bakmanın, yeni çıkarılan CİK’in (Ceza İnfaz Kanunu’nun) oralardaki yaşamı nasıl daha da ağırlaştırdığını görmenin zamanının geldiğine hükmetmeyi denemek isabetli bir karar olacak ve bu, sanırım muhalifliği yeniden kendi mecrasında ve kendi gerekleri dahilinde yapmak için bir şans, bir fırsat yaratabilir; her şeye insanlığımızın derinliklerinden bakabilmek ve yeniden başlayabilmek için …

CİK'LE GELEN YENİ HUKUKSUZLUKLAR

‘…Ceza yasası,böylelikle suçlulardan nefret
etmenin ahlakça haklı olduğu ilkesine göre
işler…Suçlulardan nefret edilmesi,onlara
verilen cezaların bu nefrete anlatım kazandıracak
ve kamunun sağlıklı bir doğal duyguyu dile
getirecek ve doyuracak araçları sağlamasını
haklı gösterecek şekilde düzenlenmesi son derece
istenilen bir şeydir…’

Hapishanelere dair gözlerin kapandığı, kulakların tıkandığı noktadayız; Sesi duyan yoksa ses de yok olurmuş gibi, görmemişsek/göremiyorsak yaşanmıyormuş gibi davranmakta ısrar eden, medyada görünürlük dışında bir gerçekliğe yabancı kalan toplumsal algı, her iktidar için veli nimettir, bulunmaz fırsattır elbette. Oysa her şey gösterilmeyen yerlerde yaşanıyor tüm çıplaklığıyla ve elbette hapishanelerde de… Hapishanelerin içinde bulunduğu çıkmazlara yeniler ekleniyor ve acılar artarak sürüyor kaçınılmaz olarak. Kime yapıldığına bakmadan, yapılanların insan hakları ve hukuka uygunluğunu denetlemek, sanırım dünyaya (sol) alternatifler önermek adına da oluşturulan hareket planının başında geliyor; yeni çıkan CİK hukuksuzluğa yenilerini ekliyor . İşte ‘ek’ler:

Bir 12 Eylül klasiği/vahşeti yeniden uygulamaya sokuldu;YENİDEN KABUSA UYANACAK MAHPUSLAR… Yeni çıkarılan kanunda artık hapishanelerden sorgu için insanlar alınıp götürülebilecek bunun anlamı üzerine söz söylemek abesle iştigal değilse nedir?..

Her şeyden önce, herhangi bir yaptırıma karşı sivil karakterde direnç göstermek insanlığın acılar pahasına ve mücadele ederek kazandığı bir hak. Yeni kanun öncelikle böyle bir hakkı alıyor insanların elinden; Direnmek suç sayılıyor bu ülkenin yasalarında ve ‘direnilecekse onun da kurallarını,biçimlerini biz belirleriz’ deniyor. İktidarların, ’direnme’nin yasalarını

[1] yaptığı ve kurallarını koyduğu yerde majestelerinin muhalefeti görev başında olabilir –ki bir ülkede demokrasi, hukuk yoksa bunda o ülkenin etkin muhalefetinin kendi içindeki demokrasi ve hukuk yokluğunun azımsanmayacak bir payı vardır; muhalefet etmenin haysiyetine ancak otoriter yönetimler altında bu kadar saldırılabilirdi sanırım…

Bir başka şey de, yeni CİK’in genel yapısı itibariyle mahremiyet karşıtı karakteri ve her türden özel alanı imha ediyor oluşu… Uluslararası hukukun tanımış olduğu avukatlarla gizlilik ilişkini yok sayıyor, bundan sonra her türden gerekçe gösterip avukat görüşmelerini birebir infaz koruma memurunun müdahalesine açık ve onun belirleyeceği doğrultuda yapma şartı getiriyor ki mahpusların dinlenmeden iletişim kurabildikleri tek yer avukatıyla yaptığı görüşmedir, bunu da geçerken belirtelim. Kısacası hapishanelerin artık tamamen perdesiz mimari olma yolundaki son tuğlası da böylece insanlığımızla ve hukukla arasındaki yerini almış oluyor…

Bir diğer konu ise, önceki CİK’te bile uygulanan 12 Eylülcülerin dahi uygulamaktan kaçamadığı, ‘tutukluların tahliyelerine dair yaptırımlar’ mevzuunda, ‘tutuklu kişinin ıslah olmadığını ispat etme yükümlülüğü’ geçmişte idarenin göreviyken, artık tamamen tersi bir durum yaratılarak tutuklunun kendisinin ‘ıslah olduğunu ispat etme yükümlülüğü’ getiriliyor. Bu da demektirki içeriye hangi ceza maddesi gereklerince düşerseniz düşün politik tutuklu olarak düştüğünüz anda hapishaneden çıkmama olasılığınız bir hayli yüksek, çünkü hiçbir idare politik kalan tutuklusunun tahliye olma hakkını bu şartlarda kolay kolay onaylamayacaktır. Elbette Adalet bakanlığı ve Ceza ve Tevkifevleri müdürlüğünün master planları doğrultusunda…

Ve otoriter/klasik, kişilik imha etme ve apolitikleştirme yöntemi olarak ‘zorla çalıştırma’ uygulaması yeniden yürürlüğe giriyor… Angarya, mahkumlar için ‘ıslah etme metodu’ olarak sunuluyor ve buna inanmamız bekleniyor yönetenler tarafından. Oysa biliyoruz ki, politik tutuklular için zorla çalıştırılma, üzerlerindeki baskının ‘hapishane zamanı’nın geneline yayılması, politik zaman’ın yok edilmesi demek…

Elbette,hapishanelerdeki tutuklular üzerindeki yük ve baskının ağırlaştırılmasına dair daha çok şey söylenebilir ancak şu yukarıda söylenenler dahi durumun vehametini göstermeye yetmez mi?..

Evet sanırım artık sözün hükmünü sınama ve reflekslerimizi artırma zamanın ve insan kalma enerjimizin hangi yöne doğru; varlığımızı başkalarıyla ve başkalıklarla fark etmek yönünde mi, yoksa kendi başımıza gelmemiş olanlar için şükretmeye doğru mu ilerlediğini test etmek için kaçacak yer kalmadı… Bunu bilmek; içimizdeki ve dışımızdaki hapishaneyle -en azından var mı yok mu bilebilmek -yüzleşmek için olsun çaba göstermeye değmez mi?...

[1] Böyle bir kavramsallığın, direnmenin yasalarının iktidarlarca da yapılabilirliğini kabullenir olduğunun ve bunun günümüz demokrasi geleneği içinde ancak sınırlı bir coğrafyada yapıldığını (asıl olarak Batı hukukunda)biliyorum, böyle bir tanımlamanın Türkiye hukuku için anlamının, direnmenin her türünün etkisizleş(tiril)mekten başka bir anlama gelmediğini belirtmek olduğunu söylemeye çalışıyorum.