Anasayfa > Güncel Yazılar > Yetmişsekizbuçuklular... Ben 63'lüyüm. Üniversiteye Kayıt Tarihim 11 Eylül 1980

Yetmişsekizbuçuklular... Ben 63'lüyüm. Üniversiteye Kayıt Tarihim 11 Eylül 1980

Tanıl Bora

16 Şubat 2006

62’liler, 63’lüler, 64’lüler, 65’liler... Bu ‘devre’, bir ara kuşak oluşturuyor Türkiye’nin 12 Eylül’le yarılan tarihinde. Elbette sınırlarını kaskatı çizemeyiz: Bu ara kuşağın yazgısını, tecrübelerini paylaşan daha gençler ve daha yaşlılar da var; 1962-65 doğumluların, 78’lilerle aynı koşulları paylaşmış üyeleri de var. Ya da “12 Eylül sonrası apolitik gençlik” denip geçilen kategoriye girenleri de var, 1962-65’liler kuşağının. Öldürülenler, asılanlar, işkence görenler, uzun süre hapiste yatanlar var. Ben, yaşı tutmadığı için değil -zaten o vakitler yaşa başa bakılmıyordu- ama şu veya bu nedenle, 12 Eylül-öncesi politik ilişki ağının henüz dışında veya hayli kıyısında kaldığı için, 12 Eylül’ü şahsen başına bir şey gelmeden -ya da nisbeten az zayiatla- atlatan ‘devreyi’ kastediyorum. 12 Eylül-öncesinin tekne kazıntılarını, bir bakıma... 78buçuk kuşağı demeli, belki...

Dolayısıyla doğum yılı belirleyici değil aslında. Belirleyici olan, 12 Eylül öncesi ile 12 Eylül sonrasının arafında bir arada kalmışlık, bir yarım kalmışlık, bir kalakalma hali. Tevellüdü ne olursa olsun, bu ruh halini, bu tecrübeyi paylaşan kuşağı kastediyorum.

Bu ara kuşak, -“biz”, diyeyim-, 1970’lerin son yıllarının yoğun siyasal kutuplaşma ve hareketlilik ortamının son demlerine yetişti. Politikleşmesini ve politik yönelimin tesirindeki sosyalleşmesini, bu son demlerde yaşadı. Koşulların sertleştiği, korkuların çoğaldığı, umudu azaldığı bir evreydi bu. Abiler/ablalar, yani 78 kuşağı ise, daha “saf ve temiz”, daha ümitli, daha neşeli bir devrede politize olmuş, çok hızlı, insafsızca hızlı, fakat kendi tecrübesiyle büyümüştü. Bu ara kuşak ise -“biz”, diyeyim-, alelacele cepheye celbedilen ihtiyatlar gibiydi; ya da yaşı büyütülerek okula erken yollanan yeniyetmeler gibi. Kimisi komik, kimisi trajik biçimlerde bodoslamadan “görevlere” dalıyor, kimisi daha ihtiyatlı adımlarla ilerlerken o karmaşada neyin ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Tabii salt seçişlere değil, “mecburiyetlere” de bağlıydı, hareket tarzı... Ama neticede, bu kuşak da “zamanın ruhu”nun çekimine tabiydi; dışında kalınamayacağını, kalmamak gerektiğini hissediyordu; adanmanın haysiyetine âşık olmuştu; mağrur bir ürperişle başını dikiyordu. “Siyaset seçmekte” kararsız kalsa da, “otorite”yle, “düzen”le uzlaşmamanın heyecanı, bütün gençlik heyecanlarının yekûnundan büyüktü onun için.

12 Eylül, bu kuşağı yarı yolda yakaladı. Açıkta kaldılar. Sosyalleşmeleri yarım kaldı. Çünkü “kurallar” değişti, dil değişti, zamanın ruhu değişti, hava değişti bir anda. Hızla -doğru, lüzumundan hızlı- büyümekteydiler; derken birden, tüm bir toplumun rüşdünü geçersiz ilan eden bir “otorite” kapladı ortalığı; büyümeleri yarım kaldı. Çok şeyleri yarım kaldı.

Hayran hayran izledikleri büyüklerden sıranın kendilerine geldiğini düşündükleri ve hevesle sahaya doğru hareketlendikleri anda, daha bir kere bile topa vuramadan, bir yerlerden düdük çaldı. Hoparlörlerden “Keseyim mi lan, keseyim mi topu!” sesi çınladı...

Ara ara, gizli bir şükran duydukları olmuştur, “son anda kurtulduk” hissiyle. Ama bu hissin ardında dahi baskın olan, bir vicdan azabıydı. Kimileyin, mazhoist yoksunluk hislerine dönüşebilen bir vicdan azabı... Kendileri gibi düşünen herkesin başına bir şey geldiği bir zamanda ve yerde, “boyu yetmediği için” kaale alınmamanın utancı... Kenan Evren’in azarlayan sesiyle özdeşleşerek 12 Eylül-öncesi kaygılarının acısını çıkartan anne-babaların, inadına üstüne giderek büyüttüğü ve tadını çıkarttığı utanç...

12 Eylül’ün karanlık atmosferi, ‘dışarıdaki’ hayat itibarıyla, özellikle bu ara kuşağı muhatap almış gibiydi. 12 Eylül’ün saldığı gündelik, ‘sıradan’ ürkü, sanki mahsus onlar içindi. En azından onlar öyle hissettiler. Kenan Evren anne-babalara ve “yeter, asker gelsin” koalisyonuna konuşuyordu; Ertürk Yöndem ise özel olarak onların gözünün içine bakıyordu, onlara yönelik tehditleri savuruyordu sanki. O nedamet röportajları, “uçurumun kıyısından dönen” son nesli ve yeni gençleri “korumayı” hedeflemiyor muydu zaten?

Onlar, 78’lilerin paçasında, eteğinde gezmişlerdi. 78’lilere özenmişler, 78’lilerin diliyle konuşmuşlar, düpedüz taklit etmişlerdi onları. Ses tonlarını bile. Şimdi, 78’lilerin sindirildiği, susturulduğu, kıstırıldığı, azaltıldığı toplumda, öksüz gibi kalmışlardı. Kendinden büyüklerle ‘gezmeye’ alışmış, sonra tekrar yaşıtlarının yanına düşmüş yeniyetmelerin eğretiliğini andırıyordu halleri. Kimseyle konuşacak bir şeyleri olamıyordu. Her laf, her konu eksik, yüzeysel, gerici, sağcı, yoz geliyordu onlara. Kendileri herhangi bir lâfı kıvamıyla açıp dinletecek beceriden yoksundular. Ukala, çokbilmiş, fazla ‘ağır’ görünüyorlardı. Kendileri ise feci sıkılıyorlardı etraftakilerden. Sadece anne-baba-teyze-amcaların geri gelen gözetiminden değil, alttan gelen kuşakların boyveren kayıtsızlığından, gamsızlığından da.

Sonuçta bu kuşağın hayatında, -“hayatımızda”, diyelim-, 12 Eylül zamanı, müthiş güvensizleştiren, omuzları düşüren, ‘düşük profile’ zorlayan bir mevsim oldu.

Bu arada kalmışlık, yarım kalmışlık haliyle başetmenin değişik yordamlarını tecrübe ettiler, 78buçuklular. Muhitlerine, meşreplerine, yönelimlerine, şartlara göre... Kafayı fazla kaldırmadan, fazla büyük konuşmadan, uzun vâdeyi düşünerek, “bir gün mutlaka”yı umarak usul usul iş işlemek, taş üstüne taş koymak, bir yordamdı. Her şeye lanet etmek, kişisel bir “red cephesi” olarak gezinmek, bir yordamdı. Sinizm, zaten tam tamına böyle zamanlar içindi, çok iş gören bir yordamdı. 78buçuklular, 12 Eylül’den, galiba en çok bu üç yordamın hükmettiği ruh halleri arasında salınarak çıktılar. Bu ruh hallerinin bir melezi olarak - ya da bunlardan birini karakter edinerek.

12 Eylül-sonrası 78buçuklu portrelerinin en hazini, 78’li pozuna girerek bir çeşit rant elde edenlerdi, bana kalırsa. 12 Eylül öncesine dair yarım tecrübelerinden, 1980-83 kâbusunun ezikliğinden, hamâset hikâyeleri çıkartanlar...

Oysa 12 Eylül’ün zamanda açtığı o derin uçurumun üzerine bir köprü kurma işini, pekâlâ bu ara kuşak kotarabilirdi. Öncekilerin de, sonrakilerin de dilini en iyi kıvıranlar, onlardı zira. Tüm sorumluluk onların değil tabii, ama yapabilecekleri kadarını niye yapamadılar? Cevabını yine bizzat 12 Eylül’de aramalı değil mi? 12 Eylül büyümelerini yavaşlatmış, güvenlerini kırmıştı onların. Başlatacak, kuracak, ilk adımı atacak itimadı kazanmaları çok zaman aldı – kazandılarsa şayet...

78buçukluların, 12 Eylül’ü dava etmek için kendi ayrı sebepleri de var...

Yetmişsekizliler Tükenmez Dergisi, Mayıs-Haziran 2004’te yayımlandı