Anasayfa > Haftalık Yazılar > Darbe Davalarında Yeni Baştan

Darbe Davalarında Yeni Baştan

Ahmet İnsel

22 Kasım 2014

Yapılan vahim hukuksuz işlemle, bir dizi sahte delil üretimiyle, emirle toplantıya katılanla o emri vereni bir tutan öç alma anlayışıyla, bir kısmı tamamen fantezi suç ithamlarıyla ve uygulanan düşman ceza hukuku anlayış ve pratikleriyle malul Ergenekon, Balyoz, Askeri Casusluk ve daha birçok büyüklü küçüklü dava büyük ölçüde çöktü. Bu davaların hemen hepsi yeniden yargılanma ve çoğu zaman sil baştan delil toplama noktasında. Yeniden soruşturulan Ergenekon davasında Tuncay Güney hakkında yakalama kararı alındı. Sonuç vermesi zor bir girişim olsa da, rüzgârın başka yerden estiğini gösteriyor. Ortaya bir türlü hiyerarşik yapılanması somut olarak konamayan “Ergenekon Terör Örgütü” şeması esas olarak Tuncay Güney’in ifadelerine dayanıyordu.

Bu davaların yeniden görülmesi gerekliydi. Gerçekten cinayet, suikast, bombalama eylemleri örgütleyenlerle, mafya örgütleriyle elele çalışanlarla, kendilerine bütünüyle farklı türde suçlamalar yöneltilmesi gerekenlerin ve iktidara karşı husumet beslemek dışında –ki bu ancak totaliter rejimlerde suçtur– somut hiçbir suçu olmayanların aynı sepete konmasına son verilecek belki böylece. Dolayısıyla, bu dava dosyalarında zanlıların varlığını ve doğruluğunu inkâr etmedikleri belgeleri ayıklayıp, suç kanıtı olan eylemleri yeniden daha serinkanlı biçimde değerlendirmek de artık mümkün. 

Balyoz iddianamesinde yer alan “plan semineri” kaset kayıtları bunun için iyi bir örnek. Sanıklar bu seminerin düzenleyicileri tarafından kayda alınmış olmasını, seminerin suç amaçlı yapılmadığının en önemli kanıtı olarak göstermişlerdi. Evet, 5 Mart 2003’de 1. Ordu Komutanı Çetin Doğan’ın yönetiminde başlayan seminer yasaldı. Tartışmalı olan seminerde ele alınan bazı senaryolardı ve bu senaryoların TSK hiyerarşisi tarafından engellenmek istediği, Çetin Doğan’ın üstlerinin izin vermediği konulara girdiği iddia edildi. Bu iddia doğruysa, yapılan TSK içinde işlenmiş vahim bir disiplin suçuydu. Ama sadece bu mudur?

Seminer kayıtlarını okuyunca, Çetin Doğan’ın yaptığının bir disiplin suçunun sınırlarını aşmış olduğu şüphesi güçleniyor.

Kaset 1, sayfa 1 ve 2, Çetin Doğan:

“Bu plan çalışmasında yalnız şimdiye kadar olan plan çalışmalarının dışında belki de Türkiye’de ilk defa ordu çapında, yine bizim planlarımız içerisinde yer almakla beraber ikinci plana ittiğimiz, aslında günümüzdeki gelişmeleri dikkate aldığımız zaman birinci öncelikli ele almamız gereken iç tehdidi bu seminerde öne alıyoruz. İçinde yaşadığımız koşulları hepiniz biliyorsunuz. Yaşadığımız durumları ve gelişmeleri hepiniz biliyorsunuz ve olası en kötü senaryo derken o kötü senaryodan daha kötü senaryo  ...yor aslında. Gelişmeler bir yönüyle bundan birkaç ay evvel öngördüğümüz senaryodan daha kötüsüne mi gidecek, bilmiyorum? Öyle bazı endişe verici bazı gelişmeler var. (...) Ama bizim başımıza gelebilecekler, olası planlarımız arasında yer alması gerekenden [EMASYA planları kast ediliyor], daha geniş kapsamlı hatta yönetimin bir bölümünü de içine alan silahlı kuvvetler Türkiye’nin, Türkiye Cumhuriyeti’nin laik demokratik yapısını bozma girişiminde daha ciddi kalkışmalar olabileceği olayları da göz ardı etmemiz lazım.”

Ordu komutanının “hatta yönetimin bir bölümünü de içine alan” kalkışmalar olarak tanımladığı olası en yüksek tehlikeli senaryo, elbette bir senaryo. “Jenerik senaryo ama günümüzdeki gelişmelerle bir paralellik taşıyor” diye altını çiziyor Çetin Doğan. O dönemin gelişmeleriyle parallelik gösteren senaryoda, başörtüsü yasağını protesto gösterisinin “emniyet güçlerinin geç müdahalesi veya pasif destek vermesi nedeniyle” işyeri tahripleri ve ölüm vakalarına dönüşmesi, ADD binalarına saldırı sonrası başlayan yağma ve katliamlar, yaygınlaşan sokak çatışmaları ve, en sonunda, Bakanlar Kurulu’nun ilan ettiği sıkıyönetim kararının TBMM tarafından onaylanmaması yer alıyor. Bu arada AB ve özellikle Almanya’nın da iç tehdit unsurlarını siyasi ve maddi olarak destekliyor olduğu, AB’den gelen taleplerin Türkiye’nin egemenlik, birlik ve bütünlüğüne zarar verebilecek boyutlara taşınabileceği de hatırlatılıyor sunum yapan bazı komutanlar tarafından. Varılan sonuç:

“[Senaryoda] İçinde bulunulan durum EMASYA’nın çok ötesinde özel tedbirlerin alınmasını gerektiren bir boyuta ulaşmıştır.” Ve “iç tehdit unsurlarının (...) ortak amaçlarına ulaşıncaya kadar (...) eylemlerini insan hakları şemsiyesi altında savunup, dış desteklerini devam ettirmeye çalışacakları değerlendirilmektedir.”

Senaryolar, siyasal değerlendirmelerle birlikte bu minvalde devam ediyor. Dış tehditten çok daha önemli olanın iç tehdit olduğunun altını kolordu komutanı Engin Alan, Atatürk’ten yaptığı alıntıya dayanarak vurguluyor. Çetin Doğan, “son yayımladığımız broşürde iç cephe ile ilgili, irtica ile ilgili” benzer bir ifade olduğunu söyleyerek, bunu onaylıyor, vs...

5-7 Mart 2003 tarihlerinde İstanbul’da yapılan “plan semineri” bir darbe hazırlığı mıydı? Toplam 8 kasetin bütünü okunduğunda söz konusu olanın en tehlikeli ama uzak ihtimalli bir senaryo değil, iktidarda dördüncü ayını yeni doldurmuş olan AKP hükümetiyle büyük ölçüde ilişkili olduğu görülüyor. “Günümüzdeki gelişmelere paralellik” sunduğu iddia edilen jenerik senaryonun esas esin kaynağı bu gelişme. Sonçta “yönetimin bir bölümünün de içinde olduğu” bir iç tehdide karşı plan hazırlanıyor.

Bu bir suç mudur? Evet, demokratik bir ülkede suçtur. Bu suçun bundan önce defalarca TSK komutanları tarafından işlenmiş olması, suçun suç niteliğini ortadan kaldırmaz. Ama bu tam bir darbe suçu mudur? Ceza hukukçuları bu tür eylemlerin nasıl tanımlanacağı konusunda görüş birliğine sahip değiller. Belki şimdi bunun tartışılacağı aşamaya geldik. Ama insanın içini bir kurt kemiriyor. Tayyip Erdoğan ve çevresinin Gülen cemaatine karşı yürüttüğü savaşta yeni ittifak arayışları büyük veya küçük bütün bu suçların bir çırpıda silinip, suçluların hepsinin aklanmasıyla sonuçlanır mı?