Anasayfa > Haftalık Yazılar > Alaturka Cinsiyetçilik, Alafranga Feminizm

Alaturka Cinsiyetçilik, Alafranga Feminizm

Evren Balta

25 Kasım 2014

Batı dünyası son günlerde hiç olmadığı kadar çok feminizm mevzusu ile ilgili. Belki de bu artan ilgi kimi siyasetçilerimizin de dikkatini çekti. Örneğin daha geçen haftalarda Taylor Swift feminist olduğunu söylüyor ve kadın/erkek eşitliğinin öneminden dem vuruyordu. Beyonce 2014 MTV Ödül töreninde üzerinde bir mayo ve arkasında kocaman bir feminizm yazısı ile sahne alıyordu. MTV haber sitesi bu gösteriyi “korkusuz, kusursuz, mükemmel ve ailenizin zamanı” diyerek duyuracaktı. Beyonce eşitlik idealinin modern tanrıçası olarak doğuyordu bu gösteri ile. Mesleki başarısı, mükemmel bir ailesi, kendisi sahnedeyken çocuklara bakan ve kariyeri olan bir kocası vardı. O kadın-erkek eşitliğine dair arzu edilen ne varsa hepsinin elde edilebilir olduğunun yaşayan kanıtı gibiydi. Feminizmin başarı öyküsüydü. Hem feminist olup hem de iyi bir anne olunabileceğinin canlı örneğiydi.

Yine geçen hafta tüm önemli basın organları Rosetta uzay aracının bilim ekibinden Matt Taylor’ın yayında giydiği gömleğe karşı yürütülen feminist kampanya ile meşguldü. Üzerinde çıplak kadın resimleri bulunan gömlek, kadınlar tarafından cinsiyetçi bulununca Matt Taylor katıldığı bir başka televizyon yayınında ağlayarak özür dileyecekti. Kimisi bunu kadın hareketinin zaferi olarak değerlendirecek, kimisi kadınların kendi çıplaklığı ile barışmasına feminizm derken, erkeklerin bu çıplaklığı taşımasının cinsiyetçi bulunmasını garipseyecekti. Ama ne olursa olsun Matt Taylor  değişen erkekliğin bir sembolüydü.

Feminizm yazısı altında dans eden kadın yıldızlar ya da feminist bir kampanyanın konusu haline geldiğinde özür dileyen “farklı” erkekler hiç kuşkusuz feminizmin pek çok şey başardığını gösteriyor. Genç kadınlar artık sokakta üzerinde “ben feministim” yazan bluzlarla dolaşıyorlar. Batı kamuoyunda hiç kimse kendine feminist diyen birinin anne olmak istemeyeceğini iddia etmiyor. Bilakis ana akım feminizm annelik gibi değerleri de içine alarak başka bir şeye dönüşüyor. Bu dönüşümün feminist hareket için sorunlarını, feminizmin daha radikal toplumsal talepler üretme potansiyelini nasıl engelleyebileceğini konuşabiliriz. Ama yine de kabul etmeliyiz ki bundan yirmi yıl önce hiç kimsenin tahayyül edemeyeceği bu durum feminist siyasal hareketin bir başarısı. Üstelik bu başarı sadece Batı için geçerli de değil. Türkiye’de hatırı sayılır pek çok kadın ana akım feminizmin tahayyülüne uygun bir hayat yaşıyor.

Ama bu “başarı modeli” egemen hale geldikçe pek çok kadının yaşadığı eşitsizlik ve şiddetin toplumsal cinsiyet eşitsizliği ile bağını görünmez de kılabiliyor. Giderek daha fazla oranda şiddet “bireysel bir kötü seçim”, kadın işsizliği “kişisel bir başarısızlık”, çocuklara bakmayan bir kocaya sahip olmak “yanlış evlilik” olarak görülüyor. Evet bizim ülkemizde o eşitsiz toplumsal yapı her an kutsanıyor. Eşitsizliğin kılıfı eşdeğerlilik oluveriyor. Ama Batı’da da seçimlerimizi etkileyen toplumsal yapının eşitsizliği fikri yavaş yavaş ortadan kayboluyor, sistematik kadın/erkek eşitsizliği halledilmiş bir sorun olarak görülüyor. Neticede feminizm burada “kültürümüze (ya da fıtratımıza) uygun olmadığı için”, Batı’da “tamamlanmış bir proje” olarak görüldüğü için bir tür boş gösterene dönüşüyor.

Tam da bu durum Batılı ve Batılı olmayan toplumların arasındaki açıyı daha da büyütmeye yarıyor. Farklılığın altını çizmek, bazı ülkelerin/kültürlerin  kadınlarının diğerlerinden daha özgür olduğunu vurgulamak örneğin kadına yönelik şiddetin dünyanın her yerinde benzer dinamiklerle ortaya çıktığını ve üstünün örtüldüğünü yeterince tartışmamıza engel oluyor.  Bu durum kendi kızına tecavüz etmekle suçlanan ama hiç yargılan(a)mayan güçlü/ünlü/zengin Woody Allen’i  koruyan yapılarla Türkiye’de Hüseyin Üzmez’i koruyan yapıların benzer dinamiklere sahip olduğunu gözden kaçırmamıza yol açıyor. Türkiye’de, Amerika’da ve dünyanın her yerinde erkekleri kollayan inanç sistemleri, iktidar ilişkileri ve yasaları arasındaki benzerlikleri konuşamamamıza neden oluyor.

İstatistiklere göre ABD’de her beş kadından biri (hâlâ) hayatının bir döneminde tecavüze uğruyor. Yurtlarda, üniversite kampüslerinde cinsel taciz ve tecavüz üniversite yönetimleri tarafından üstü kapatılan neredeyse “gündelik” suçlar. Dünyanın her yerinde kadınlar sevgilileri ve kocaları tarafından ayrılmak istedikleri için, itiraz ettikleri için, ikna olmadıkları için ya da hiçbir sebep olmadan öldürülüyor. Kadın cinayetleri yalnızca Batı dışı toplumlara ait, geleneksel kültürden beslenen pratikler değil. Örneğin Avusturalya’da da her hafta ortalama bir kadın kocası veya sevgilisi tarafından öldürülüyor.

Bugün 25 Kasım “Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele ve Dayanışma Günü”. Evet Batı’nın “feministler anne olmak istemeyen kadınlardır” diyen siyasetçileri (en azından devlet başkanı düzeyinde) yok. Ama yine de ne sorunlarımız ne de çözümlerimiz Türkiye’ye özgü. Feminizmin son 20 yıldaki en büyük kaybı kadın ve erkek eşitsizliğinin kültürleri kesen yönünü anlama yetisi ve ona eşlik eden güçlü uluslararası dayanışma duygusu oldu. Her ne kadar alaturka cinsiyetçilik kadın/erkek eşitsizliğini bize özgü bir tuhaflık içinde paketliyor olsa da, bizim yine de ve hâlâ eşitsizliğin evrenselliğini anlamaya ve yeşertmeye ihtiyacımız var. Durup durup hortlayan Batılı kadınlar gibi olmayan “has ve temiz” kadınlarımız söylemiyle baş etmenin önemli bir yolu da bu, kadına yönelik şiddete karşı mücadelenin de.