Anasayfa > Haftalık Yazılar > İçimde Kim Vardır, Bir Bilebilsem

İçimde Kim Vardır, Bir Bilebilsem

Aksu Bora

18 Aralık 2014

“Çocuk da yaparım kariyer de”… Hatırlıyorsunuzdur, Orkid reklamı için Nil Karaibrahimgil’in yaptığı bir şarkıydı bu.[1] “Erkekler hep peşimde/Ama aklım işimde”. Kentli, eğitimli, orta sınıf genç kadınların mottosu olmuştu bu söz: Çocuk da yaparım, kariyer de. Böylece, '80'lerin material girl’üne karşı, bağımsızlığına sahip çıkarken aileden de vazgeçmeyen bir kadın tipi çiziliyordu. O zavallım kariyer yapayım, bağımsız olayım derken erkekleri kaçırmış, biyolojik saati geçirmiş, dımdızlak kalakalmıştı. Al mesela, Öldüren Cazibe’deki Alex (soyadı da Forrest’ti, bu kadar olur!). Sen evli barklı adama musallat ol, istenmediğin yerde bit. Neden? Yalnızlıktan. Kariyer de bir yere kadar. Neyse, Alex hak ettiğini bulmuş (adamın karısı tarafından öldürülmüş) ve aile mutlu sona kavuşmuştu orada. Yani diyeceğim, material girl’in hali hal değildi pek. Ama yıl olmuş 1990, aileye döneceğim diye Doris Day havasına girecek bir durum da yoktu artık (yoksa var mıydı?!). “90’lar kadını” denen fiktif karakterin ortaya çıkışı, bu darboğazdan kurtardı fantezi sahiplerini neyse ki. ‘80’ler kadınının sivri topuk/gömlekli takım/deri çanta hallerinden çok sıkılmışken, kıvrımlarından hoşnut, hayatın zevklerinin farkında, ailesine düşkün ‘90’ların kadını geldi. Zamanın ruhuna uygun bir biçimde gençliğini bir ofiste öldürmek yerine evden çalışabilen, tasarımdı, çocuk kitapları yazıp resimlemekti… Anladınız siz onu. Zarif sağlam esnek kadın, rahat kadın, müjdeeee.

Eh, kabul etmek gerekir ki, onca yıl “rol çatışması” diye diye kafamızı ütüleyenlere karşı, anneliğin meslek sahibi olmakla çelişmediğini söylemek fena bir şey gibi görünmüyordu. Değil mi ki erkeklerin hiçbir zaman böyle bir derdi olmamıştı, değil mi ki meslek sahibi bir adama “ama çocuklar…” denmiyordu katiyen.

Geçtiğimiz günlerde, Özgür Kız’ın bir köşe yazısına rastladım.[2] Orada işi biraz daha ilerletip içindeki farklı Nil’leri anlatmıştı: Tomboy Nil, tötötöy Nil, the lover Nil ve tabii ki anne Nil. Doğurana kadar erkeksiymiş, topuklu giyemezmiş mesela, o kadar yani. Yetişkinlerin yaptıklarından çok sıkıldığı için şarkı söylemiş (bir Pippi Uzunçorap durumu da var, tomboyluk değil sadece) işte sonra Serdar’ın aşık olduğu kadın da varmış, zannediyorum o da tötötöy Nilmiş. Falan.

Bu “birçok ben var benden içeri” durumunu daha önce Elif Şafak’tan okumuştuk. Siyah Süt kitabında. İçinde bir sürü parmak kadın varmış, “ben”i öyle bir şeymiş. Onu anlatıyordu. Anaç Sütlaç Hanım da vardı içinde, Sinik Entel Hanım da, Hırs Nefs Hanım ve tabii Saten Şehvet Hanım… Bunlar kendi aralarında savaşırlarmış ama birbirlerine bağlıymışlar, biri incinse ötekinin canı yanarmış. Yani aslında tekmişler. Biraz erkek fantezisine benziyor diye düşünmüştüm ilk okuduğumda, hatırlıyorum. Mutfakta aşçı, sokakta hanımefendi, yatakta orospu… Kadınların erkek fantezisini benimsemeleri tam olarak ne zaman oldu, onu kaçırmışım sanırım. “Zaten hep öyleydi” demeyin, değildi. Bazen havaya girseler, bazen adamı sakinleştirmek için “hı hı” deseler de, kadınlar bu fantezilere inanmazlardı. Stereotiplere de. Adı üstünde işte, stereotip. Neden inanasın ki ona? Hayatı kalıplar içinde anlayıp her şeyin doğru yerini bilmek rahatlatıcı olsa da, inandırıcı değildir. Hadi diyelim “kadın milleti”, “erkekler” falan türü genellemeler yapmanın zevkine gömülüyorsun, insan kendisini stereotiplerle anlar mı? Böyle anlatır mı?

Sanki raflara dizilmiş karakter özellikleri varmış da bunlardan bazılarını beğenip alıyormuşsun gibi. Kombinliyormuşsun. Ki zaten kombinleniyor da: O gün hangi karakter baskınsa saçını ona göre tarıyorsun, ona göre giyiniyorsun, ona göre yürüyorsun. Hep aynı, hep aynı olmuyorsun. Şaşırtıcı, zengin, sürprizlerle dolu. Bir stereotip setinden nasıl bir sürpriz çıkacaksa artık.

Modernitenin sıkıcı “ya o ya bu”sundan postmodernitenin renkli “hem o hem bu”suna geçtik ya, pek güzel oldu. Bir özgürlük, bir ferahlık. Raflardan karakter seç, rolleri karıştır, kombinini yap. Kim tutar seni. Ama bana öyle geliyor ki, bağlaçlarla uğraşmaktan “o” ve “bu”yla ilgilenmeye pek fırsat kalmadı; oysa hikâyenin esası onlar. Çocuk mu yapacaksın kariyer mi? Bu soruya “seçmek zorunda değilim, ikisini de istiyorum” diye cevap vermekten fazlasını hayal edemiyorsak, yanmışız. Çocuk bakımının neden annelerin sorumluluğunda olduğu falan gibi eski, bayık sorulardan bahsediyorum. Annelik ideolojisinden. Kariyer denen nanenin insan ruhunu nasıl soldurduğundan. Hem kariyer hem çocuk yapmak istemenin zarif sağlam esnek çalışma çağına nasıl cuk oturduğundan. Ne bileyim. Böyle şeyler düşündüğümde, “içimde bin çeşit ben var” falan diyen bu kadınlara çok öfkeleniyorum. “Dünyanın yükünü üstüne al hemşire” diyorlarmış gibi geliyor bana. Sanki kadınlar zaten o yükü sırtlanmamışlar gibi. “Bunu güle oynaya yap, bak ben nasıl yapıyorum”… Aklıma tanıdığım bazı genç kadınlar geliyor. Geri zekâlı müdürüne dert anlatamadığı için küçücük çocuğunu komşuya bırakıp bankaya koşan, kendini bakımsız, şişman, aseksüel, başarısız, sıkıcı bulan. Kızıyorum. Çok kızıyorum. İçim şişiyor. O zaman yatışmak için güzel bir şarkı dinliyorum. Başka ne yapayım.


[2] http://sosyal.hurriyet.com.tr/yazar/nil-karaibrahimgil_113/kim-bu-nil_27725581