Anasayfa > Haftalık Yazılar > Prekarya ve Sosyalistler

Prekarya ve Sosyalistler

Barış Özkul

04 Ocak 2015

Prekarya, sanayi toplumunun istikrarlı, sabit zamanlı, sendikalı ve toplu sözleşmeye tâbi çalışma koşullarını aşındıran yeni bir sınıf. Öngörülebilir bir geliri ve statüsü olmadığı gibi sanayi toplumunda üretim sürecinin merkezine konan ev-işyeri ayrımını, işçi ile işveren arasındaki şahsî ve doğrudan ilişkiyi, sınırların belirsizleştiği, güvencesizliğin normalleştiği, envanterleştirilmiş vasıfların yerini enformel becerilerin aldığı bir varoluş biçimiyle ikame eden bu sınıfa Batı kapitalizmi şimdilik üç şekilde tepki gösterdi: Nominalizm, istihdam/çalışma ideolojisi ve sağ popülizm.

Bir uysallaştırma stratejisi olarak nominalizm, yeni bir olgu değil. Kapitalizm, piyasa toplumunun çalışanlara telkin ettiği değersizlik duygusunu hafifletmek için, öteden beri, özellikle ara tabakalar –yönetici sınıf– nezdinde nominalizmi kariyer basamaklarında tırmanma umudunu simgeleyen bir teşvik olarak kullandı. Bu yüzden, beyaz yakalılar arasında da “ürün müdürü” gibi unvanlar hiç eksik olmadı. Ama üretim araçlarıyla birlikte mülkiyet ve sömürü ilişkilerinin de gittikçe gayri maddileştiği hizmet ve bilgi toplumunun esnek çalışma koşullarında nominalizm, karşılıksız ve güvencesiz olarak itaat etmesi beklenen kesimlere doğru genişletilerek “demokratik” bir teşvik haline getirildi.

Batı’da bugün “medya dağıtım görevlisi” (gazete dağıtan kişi), “elektronik belge uzmanı”, “geri dönüşüm görevlisi” (çöpçü), “hijyen danışmanı” (tuvaletleri temizleyen kişi), “yüzey temizleyici” (temizlikçi), “facility manager” (apartman görevlisi) gibi unvanlar var.1 Yapılan işin güvencesizliği, steril unvanlarla gizleniyor.

Öte yandan, sosyalistlerin bu unvan enflasyonunu, cafcaflı bir yanıltmacadan çok bir ideoloji sorunu olarak görmeleri daha doğru olacaktır. Sosyalizm, maddi koşullarla kurulan ilişkide gedik açmakla kalmayıp öznenin yaratıcı enerjisini açığa çıkaran yeni bir ilişki biçimini temsil ettiği sürece devrimci bir ideoloji olduğuna göre, yaratıcılığın kurucu unsurlarından olan dilin başlı başına önemli bir mücadele alanı olarak düşünülmesi gerekir. Dolayısıyla bu unvanların kofluğunu teşhir ederken prekaryaya kendi kimliğini değerler ve ilkeler üzerinden tanımlama olanağı sağlayacak alternatif bir dilin imkânları da araştırılmalı.

***

Batılı devletlerin prekaryayı ehlileştirme stratejisinin diğer ayağını çalışma/istihdam ideolojisi oluşturuyor. Bu da yeni bir strateji sayılmaz. Çalışmayı toplumsal değer ve statünün kaynağı olarak kodlayıp aylaklık ve boş zamanı bir sapma olarak tel’in etme çabası, kapitalist ilişkilerin yeniden üretimini sağlayan iktisadiyat öğretisinin –ve bu öğretinin mantığına teslim oldukları için “istihdam”ı kendi başına bir değer ve kazanım olarak gören sendikaların– öteden beri can simidi oldu.   

Ama küresel dolaşım ve rekabetle birlikte, Batılı devletlerin istihdam alanında sınırsız denetim/gözetim arzusuna ket vuran bazı kesimler ortaya çıktı ve bu, nispeten yeni bir durum. Kayıt altına alınamayan yeni kesimlerin başında göçmenler geliyor. Avrupa ülkelerinde ucuz ve elden çıkarılabilir işgücü olarak güvencesiz işlerin gediklisi olan göçmenler, ekonomik durgunluk dönemlerinde sağ popülizm tarafından hedef tahtasına oturtuluyor. Son on yılda birden fazla Avrupa devletinin (Fransa, İngiltere, Almanya, İspanya, Macaristan) göçmenleri ekonomiye yönelik en büyük tehdit olarak günah keçisi ilan etmeleri; ana gündemi göçmen düşmanlığı olan neo-faşist partilerin yükselişe geçmesi; Sarkozy, Berlusconi, Orban gibi popülist siyasetçilerin seçim kampanyalarında göçmen prekarya ile yerli prekarya arasında kin ve nefret duygularını körükleyen motiflerin bolca kullanılması bunun göstergesiydi.

Denetlemekte zorlandıkları göçmen prekaryayı kriminalize eden Avrupa devletleri kolaylıkla kayıt altına aldıkları halde hayat boyu istihdam döngüsüne dahil edemedikleri “yerli” prekarya karşısında çareyi çeşitli dışlama mekanizmalarını devreye sokmakta buldular. Bu arada, tıbbı yardıma çağırmak gibi “parlak” çözümler de üretildi. 2010’dan bugüne İngiliz devleti, İş Bulma Acenteleri’nin önerdikleri işleri kabul etmeyenleri önce terapiye gönderiyor; ardından sosyal yardım ödeneklerini, işsizlik maaşlarını kesmekle tehdit ediyor.2 Yani terapi bir sosyal politika aracı olarak kullanılıyor. Buradaki varsayım, bu insanların “iş beğenmeme” hastalığına tutulmuş oldukları. Yapılacak işin mahiyeti, yaratıcı yeteneklere katkısı, insan onuruna yaraşırlığı gibi etkenleri önemseyen yok. Şu durumda, terapiye asıl kimin ihtiyacı olduğunu sormak gerekir.

***

Prekarya tek yazıyla açıklanacak bir olgu değil. Bu yazıda değinilen hizmet sektörü, göçmenler, geçici işçiler (Zeitarbeit) dışında karşılıksız eviçi emek, seks işçiliği, internet işçiliği, bakıcılık, öğrencilik gibi faaliyetlerin yükü de bu sınıfın omuzlarında. Toplumsal farklılıklar da belirleyici önemde. Örneğin, Batı ve Kuzey Avrupa’da ciddi bir statü kaybına uğramayan orta sınıflardan prekaryaya geçiş oldukça sınırlı iken, Türkiye’de hızla güvencesizleşen bir seküler orta sınıf var. Zincirlerinden başka kaybedecek şeyi olmayan sanayi proletaryasının aksine bu sınıf, prekaryaya “düşmeyi” bir tenzil-i rütbe meselesi olarak görüyor ve kaybedecek bazı şeyleri var; hiçbir şeyi yoksa, kültürel sermayesi ve “CV”si var. O nedenle, eşitlik fikrini sindirmesi kolay değil; kültürel vasıfların metalaştığı bir dünyada huzur bulması da.

Prekarya şimdilik daha çok tepki, öfke ve endişe üzerinden örgütleniyor. Kendi kurumlarını, kolektif aklını oluşturabilmiş değil. Bu haliyle bir yüzü geçmişe diğer yüzü geleceğe dönük olan, başlangıç ve geçişlerin tanrısı Janus’u andırıyor. Prekaryanın geleceğini, salt iktidarı devirmeye aday bir iktisadi krizin habercisi olarak kalmayıp –kapitalizmin bu krizlere “bana mısın” demediğini artık biliyoruz–  toplumsal ilişkileri yeni bir doğrultuya taşıyabilecek ilkeler ve değerlerin öznesi haline gelip gelmeyeceği belirleyecek. Bu noktada sol hareketlere, en çok da sosyalistlere önemli görevler düşüyor.

 

1 Örnekleri Guy Standing’in Prekarya, Yeni Tehlikeli Sınıf adlı kitabından aldım, s. 37. Standing’in kitabı prekarya üzerine ufuk açıcı bir çalışma; yer yer aşırıya kaçan iktisadiyat vurgusuna rağmen önemli içgörüler sunuyor, yazıyı hazırlarken epey faydalandım. Çev. Ergin Bulut, İletişim, 2014.

2 Guy Standing, kitabın altıncı bölümünde bu mekanizmaların farklı ülkelerde nasıl işlediğini detaylı olarak anlatıyor; a.g.y.