Anasayfa > Haftalık Yazılar > Merkezileşme, dekonsantrasyon, desantralizasyon (III)

Merkezileşme, dekonsantrasyon, desantralizasyon (III)

Cuma Çiçek

23 Ocak 2015

Türkiye’de devletin yaşadığı dönüşümü tartıştığım “Merkezileşme, dekonsantrasyon, desantralizayon” başlıklı dizinin bu sön bölümünde dekonsantrasyon meselesini ele almak istiyorum. Hatırlayacağınız üzere Türkiye’de devletin demokratikleşmesi kapsamında dile getirilen “desantralizasyon” talebine AK Parti hükümetinin “yeniden merkezileşme” (re-centralization) ve “dekonsantrasyon” (de-concentration) ile cevap verdiğini ileri sürmüştüm. Önceki yazıda, devlet ve politik ekonomi konularında çalışan Marxist sosyolog Bob Jessop’un devletin dönüşümü konusunda ileri sürdüğü tezler üzerinden Türkiye’deki merkezileşme sürecini tartıştım. Bu yazıda dekonsantrazyon sürecini tartışarak diziyi tamamlamak istiyorum.

Desantralizasyon ve dekonsantrasyon farkı

Desantralizasyon ya da adem-i merkezileşme tartışmaları genel olarak demokratikleşme, çoğulculuk, katılım, idari ve siyasi yapının dengelenmesi ve denetlenmesi, kamu hizmetlerinin yerinde etkin ve verimli sunumu gibi başlıklar etrafında tartışılır. Bu anlamıyla bir idari reform sürecini içerdiği kadar siyasi ve kültürel reform sürecini de içerir. Zira desantralizasyon bir yandan siyasi yapının farklı güçler arasında kurulacak bir denge ve denetleme sistemi ile kurulmasını, etnik, ulusal, dini, mezhepsel, kültürel farklılıkların yönetime katılmasını, yurttaşların politik olana yerelden doğrudan müdahalesini ve son olarak yerel ve bölgeler arasında bir adaleti ve eşitliği içerir. Öte yandan, yerel sorunların, esas olarak yerel kaynaklarla ve yerel aktörlerin eliyle çözümünü öngörür. Yani siyasi ve kültürel süreçler kadar idari süreçlere de odaklanır ve bu iki boyutu bir araya getirmeye çalışır.

Buna karşın, dekonsantrasyon bize farklı bir “yerelleşme” perspektifi sunar. Özetle, dekonsantrasyondan amaçlanan müdahale alanını yayarak ve derinleştirerek merkezi daha da güçlendirmektir. Bu anlamda dekonsantrasyon genelde yeniden merkezileşme ile birlikte işler. Devlet, gücünü artırmak için bir yandan merkezdeki aygıtlarını, kurum ve kuruluşlarını güçlendirirken, öte yandan güçlenen merkezi bölgelere, yerellere taşır. Yereldeki eli ve ayağını hem uzatır hem de kuvvetli kılar. Dekonsantrasyon bu anlamıyla, merkezi dengeleyecek ve denetleyecek bir yerel ve bölgesel yapı öngörmez. Öte yandan merkezin tekçi kurumsal yapısını idari, siyasi ya da kültürel çoğulculuk temelinde dönüştürmeyi de hedeflemez. Aksine, merkezi ideolojik ve politik yönelimiyle; etnik, ulusal, dinsel ve mezhepsel kimliğiyle ve sınıfsal kombinasyonuyla yerellere ve bölgelere taşır.

AK Parti ve dekonsantrasyon süreci

Türkiye’de yaşanan dekonsantrasyon sürecini bir bütün olarak burada tartışmak kuşkusuz mümkün değil. Bununla beraber, desantralizasyon ile dekonsantrasyon arasındaki farkı ortaya koyan temel parametrelere bakarak olan biteni ana hatlarıyla resmedebiliriz. İki proje arasındaki farkı imleyen temel parametreleri şöyle sıralayabilir: İktidarın merkez ve yerel (atanmışlar değil seçilmişler) arasında paylaşımı; yerel ve bölgesel ölçekte ideolojik ve politik farklılaşma; kimlik siyasetinde (din, mezhep, ulus, etnisite vb.) çoğulculaşma; yetkili ve kaynak sahibi yerel/bölgesel kurumsal yapılar.

İlk olarak, Türkiye’de son on yılda gerçekleşen devlet reformlarına bakıldığında, merkezi hükümetin yetkilerini yerel yönetimlere devreden yegâne yasa, 6360 sayılı kanundur. Bu yasayla birlikte mevcut 16 büyükşehir 30 çıkarılmış ve büyükşehirlerin yetki sahası -daha önce sadece Kocaeli ve İstanbul için uygulandığı şekliyle- şehir merkezinden il sınırlarına genişletilmiştir. Büyükşehirlerdeki il özel idareleri ve il genel meclisleri feshedilmiş, kırsal alana götürülen yol, su, kanalizasyon gibi altyapı hizmetleri ile tarım ve hayvancılığı destekleme gibi ekonomik alana ilişkin yetkiler büyük oranda büyükşehir belediyelerine devredilmiştir. Bununla beraber, bu yetki devrine denk bir kaynak transferinin olmadığını not etmek gerekir. Örneğin Diyarbakır ilinde büyükşehir belediyesinin yetkili olduğu coğrafik alan yaklaşık 13 kat, nüfus ise 1,7 kat artarken, bütçesi %30 yani 0,3 oranında artmıştır. Belediyelerin bütçe kalemleri içerisinde en fazla yer tutan ulaşım (%20 ile %50 arasında) açısından bakıldığında Diyarbakır’da belediyenin sorumlu olduğu yol ağı 560 kilometreden 6000 kilometreye çıkmıştır.

Türkiye’de yerelleşme ve bölgeselleşme açısından çok önemli bir fırsat olan İstatistikî Bölge Birimleri Sınıflandırması ve Kalkınma Ajansları meselesi dekonsantrasyon konusundaki en iyi örneklerden birini oluşturuyor. İdari ve siyasi yetkileri olmasa bile yerel/bölgesel sosyoekonomik planların “yerellik” ve “yerindenlik” ilkeleri çerçevesinde yapılması için önemli bir fırsat sunan bu süreç, Devlet Planlama Teşkilatının (DPT) yerel şubelerini açmak şeklinde ele alınmış, Valilerin koordinatörlüğünde –fiiliyatta denetiminde- bir yapıya dönüşmüştür. Üstelik planlama yetkileri İmar ve Şehircilik Bakanlığı, DPT’yi içerecek şekilde kurulan Kalkınma Bakanlığı, TOKİ gibi yeni idari ve siyasi yapılarla yeniden merkezileştirilmiştir. Planlama yetkisinin yanı sıra, eğitim, sağlık, enerji, güvenlik, yer altı ve yer üstü kaynaklarının yönetimi gibi temel kamusal hizmetlerin merkezi hükümetin yetki sahasında sürekli şekilde yeniden yapılandırıldığını not etmek önem arz ediyor.

İkinci olarak, yerel ve bölgesel ölçekte ideolojik ve politik farklılaşma açısından baktığımızda, Türkiye’nin her geçen gün homojenleştiği, yurttaşların siyasi bloklar arasında kutuplaştığı, merkezde meydana gelen ideolojik ve politik kutuplaşmanın, idari ve siyasi kurum ve kuruluşlar, medya organları, eğitim kurumları gibi yapılarla yerel ve bölgelere yayıldığı görülüyor. Öte yandan, AK Parti hükümetinin merkezde inşa ettiği ideolojik ve politik hegemonyayı Türkiye sathına yaymaya çalışıyor.  Aslında Gezi Parkı protestolarının daha önce hiç görülmemiş bir şekilde aynı anda 67 il ölçeğinde yayılması ve haftalar sürmesi, bir yönüyle, bu ideolojik ve politik hegemonyanın yerel ve bölgelere farklı yüzlerle yayılması karşısında ortaya konan çoklu dirençler olarak okunabilir. 

Üçüncü olarak, kimlik siyasetinde çoğulculaşma açısından bakıldığında, Türk Sünni-İslam kimliğinin devlet eliyle yeninden üretilerek ülke geneline yayılması projesiyle karşı karşıya olduğumuz görülüyor. Daha önce geleneksel Kemalist yapının devlet eliyle kimlik inşasına girişmesi gibi, bugün AK Parti hükümeti de devlet gücünün sunduğu olanaklarla toplumu dönüştürmeyi hedefliyor. Dindar gençlik, kürtaj, üç çocuk, kızlı-erkekli ev, Osmanlıca dersleri, yine bugünlerde medyaya yansıyan devlet yurtlarında Kur’an, Arapça, Osmanlı derslerinin okutulacağı gibi meseleler hatırlandığında, kimlik siyasetinde çoğulculaşmadan öteye tekleşmeye doğru gidildiği iddia edilebilir. Türk ve İslami kimliğin inşasına, Kürt, Arap, Çerkez, Ermeni gibi ulusal kimliklerle, Alevilik, Hristiyanlık, Êzidilik gibi dini kimliklerinin inşası eşlik etseydi; yani devlet kaynaklarının tüm kimlikler için mobilizasyonu söz konusu olsaydı belki devletin çoğulcu temelde farklı dini ve ulusal kimlikleri desteklediği söylenebilirdi. Ancak, Türkiye’deki en büyük ulusal ve dini azınlık olan Kürtler ve Aleviler konusunda hükümetin bugüne kadar gösterdiği performans ve attığı adımlar göz önüne alındığında, Türkiye için belirlenen 2023 vizyonunun kimlik siyaseti bağlamında çoğulculuğu değil Türklüğü ve Müslümanlığı temel aldığı açıktır.     

Son olarak, yetkili ve kaynak sahibi yerel/bölgesel kurumsal yapılar konusunu iki örnek üzerinden ele alabiliriz. Bunlardan ilki yukarıda da göndermede bulunduğumuz Gezi Parkı olayıdır. İstanbul’un tarihi merkezinde bulunan Gezi Parkına AVM/Taşkışla yapılması hususunda kamuoyu Beyoğlu ya da İstanbul Büyükşehir Belediyesi başkanıyla değil, aylarca ülkenin Başbakan’ıyla muhatap oldu. İkinci olarak güncel bir olayı örnek olarak gösterebiliriz. Dicle Elektrik Dağıtım A.Ş. (DEDAŞ) borcu olduğu iddiasıyla bu hafta Diyarbakır Büyükşehir Belediyesinin içinde şehrin arıtma tesisi de olan bazı kurum ve kuruluşlarının elektriği kesti. Enerji alanında merkezi hükümetin politikaları sonucu yaşanan özelleştirmeyle yetkili kılınan bir şirket, 1,6 milyon insanın yaşadığı bir şehirde temiz suya erişim hakkını engelleyen ve atık suların arıtılmadan tekrar çevreye bırakılmasına neden olan ve bu anlamıyla halk sağlığını tehdit eden bir karar alabiliyor. Şehrin belediye eş-başkanları bunun üzerine merkezi hükümete çağrı yapmak ve sivil toplum örgütleriyle birlikte basın toplantısı yapmak dışında, bu duruma son verecek bir yetkiye ve kaynağa sahip değil.