Anasayfa > Haftalık Yazılar > Polisle İletişim

Polisle İletişim

Metin Solmaz

04 Şubat 2015

1980’lerin sonunda Ankara Kocatepe Camisi’ne otopark yapacağız diye bir dizi apartman yıkıyorlardı. Onların birinde iki kişi bir ev işgal etmiştik, giren çıkanı bol, yarı komünal yaşayıp gidiyorduk. Yıkılma zamanına karşı da bir yığın direniş planlamıştık. Evimizi terk etmeyecektik.

Hiç öyle olmadı. Bir sabah evde kimse yokken polis gelmiş ve kapıyı kırıp girmiş içeri, bütün pencereleri kapıları sökmüşler, eşyalarımızı da yığmışlar bir köşeye. Ev arkadaşım Kaan geldiğinde polisin birisi benim odamda eli çenesinde duvardaki yalan köşesini çözmeye çalışıyormuş. Yalan köşesi, beyaz duvara yapılmış bir çerçeve içi keçeli kalemle yazılmış yazılardı. Bir çok küçük yazının yanında kocaman “Polis de insandır” yazıyordu. 


Jean Genet’nin “Polisler hiçbir zaman insan olmadı ve insan oldukları gün artık polis olmayacaklar.” lafından habersizdim. Ama polisin bizler gibi bir insan olmadığına emindim. Üstelik tek tek hepsinin böyle olduğunu düşünüyordum. Yüzbinlerce insandan bahsederken bu şekil konuşmak dünyanın en doğru şeyi olmayabilir. Polisle epey sırnaşık bir hayatım vardı ve gördüğüm şuydu: Garsondum, karakol polisine haraç verirdik. Bir kaç az malzemeli pizza için iki büklüm olmaya rıza gösteren bir kısım polisle selamlaşmadan ibaret bir arkadaşlığımız vardı. Bir gün belediye otobüsünde karşılaştığım bir tanesi önceki gece mahalleyi rahatsız eden sarhoşu Ankara kışında önce dövüp sonra çöpe atıp sonra üzerine çişini yapıp ne biçim eğlendiğini anlatmıştı. 

Motosikletime binerken trafik polisine, pasaport alırken pasaport polisine rüşvet vermek sıradandı. İnsanlar karakola sıradan bir şey sormaya traş olarak giderlerdi. “Toplumsal olaylar”, sıradan direnişler, basın açıklamaları esnasında da tabii dayak yerdik. Ama ne dayak. 

Gezi, 1990’larda olsaydı birkaç bin ölü vardı.

O yıllar polis bir niyet yahut hedef sahibi gibi değildi. Pratik hiç görünmüyordu. Zekânın zerresi görünmezdi. Polisin siyasi olsun olmasın olay “çözme” yöntemi aynıydı: Olayın kenarında köşesinde bir şekilde geçen bütün isimleri gözaltına alıp dövmek ve birisinin kabul etmesi...

Kendisi için iyi olanı da bulamazdı. Hiçbir zaman kalabalığı dağıtmayı hedeflemez, bir yeri korumaya çalışmazdı. Sanki sadece eza vermek için yaratılmıştı. İyi görünmeye de çalışmazdı. Çalışan çıkardı da çok komik dururdu. Kötülüğü içselleştirmişti. Örneğin ünlü ve zaruri DTCF işgali öncesinde polis “durun, dağılmayın, gösterinizi barış içinde tamamlayın” diye anons yapmıştı, hepimizi okulun bahçesine tıkıp rahatça dövebilmek için.

Sanırım polis zaten herhangi bir yerin, şeyin yahut kişinin korunmaya muhtaç olması gibi bir endişe taşımazdı. Bu yüzden orayı koruması gerektiğini de düşünmezdi. Bizler, böcekler asla onun koruduğu o yerlere ulaşamazdık ki... Öyle bir endişesi yoktu. Onlar için sinir bozucu baş belalarıydık bir yandan, bir yandan da eğlence, bir çeşit stres topuyduk. DHKC’nin işkenceci polis cinayetleri gibi bir dizi aksiyonu sayesinde bir miktar korku vardı içlerinde. O da sokaktaki dayakçının derdi değildi. Siyasi şubedeki işkenceciler geriliyordu bir miktar.

Şimdiki gibi gaz atsınlar, ara sokaklara kaç, sonra toparlan gel, tekrar gaz atsınlar, ara sokaklara kaç… Böyle bir şey yoktu. Polis en ücra sokaklara kadar kovalar, öldüresiye döver, arabaya alır arabada döver, sonra karakola yahut şubeye nereye gidiyorsa oraya götürür bir de orada döverdi. Bir kısım insan bu aşamada bırakılır, bir kısım insan için de bu vakitten sonra “aletli işkence” faslı başlardı. 

Başıma bir şey gelmeyecekse şunu söylemek istiyorum: Bugünkü polisleri, ‘80’lerin yahut ‘90’ların polisleriyle kıyaslamak mümkün değil. Rüşvet yahut işkence bitmiştir demiyorum. Şunu görüyorum ama: Bugünkü, açık ara daha iletişim kurulabilir bir polis. Eskisi gibi karakollardan dışarı kanlar içinde insanlar taşmadığı kesin. Her an rüşvet vermem gerekebilir diye düşünerek araba ruhsatının arasında parayla gezen kimse de kalmadı görebildiğim kadarıyla.



Berkin’i, Ali İsmail’i, kimin öldürdüğünü elbette biliyorum. Gaz atarken kendinden geçen, ağzından köpükler saçarak küfür eden, gevrek gevrek sırıtan polisleri unutmuyorum. Şırnak’la Roboski arasındaki 50 kilometre boyunca on kere durdurup kontrol yapanın da berberler cemiyeti üyeleri olmadığını biliyorum. Daha geçen haftalarda Nihat Kazanhan’ın aralarında olduğu çocuklar taş atarken zırhlı aracının başındaki polisleri gördüm. Polislerin birisi dalga geçerek taşları yakalamaya çalışıyordu. Öbürü de çekirdek çitliyordu. 1 dakika sonra da Nihat’ı öldürdüler. Bunların cezalandırılmadığını, kollandığını da biliyorum elbette.

Hangi dönem daha kötüydü bunu karşılaştırmak değil niyetim. Tek tek polislerin -o günlerle karşılaştırmalı olarak daha iletişim kurulabilir olması devletle ilişkilerin düzene girdiği anlamına gelmiyor. Niyetim şuna vurgu yapmak:  Bugün bu polisle doğru kurulacak bir iletişim bir çok beklenmedik olumlu sonuca yol açabilir.

Gezi ilk patlak verdiğinde Işık Gençer aramıştı. Işık Abla, heyecanla “Hemen bir broşür bastıralım ve polislere dağıtılmasını sağlamaya çalışalım. Polislerle iletişim kurmalı oradaki kitle. Bu çok şeyi değiştirir.” demişti. İran devriminden sonra olanları anlatmıştı: İran’da halk, ateş eden polislere çiçek dağıtmış. Ve bu şekilde başlayan iletişim, devrimin gidişatını değiştirmiş. 

Gezi’de polis çok sertti. Hele İstanbul dışında, Ankara’da ve başka bazı şehirlerde korkunçtu. Eh, kitlenin de duran insanlara gaz bombası atan birilerine şefkat beslemesi çok mümkün değildi elbette. Bunu anlıyorum.

Özellikle İstanbul’da polisle daha normal şekillerde de karşı karşıyaydık ama. Çok kalabalıktık ve yaratıcılık sorunumuz yoktu. Polis o niyetle olmasa da kitap okuyarak filan güzel ortalar da yaptı aslında. Kendimizi anlatmayı deneyebilirdik. Bence çok iyi fikirdi. 

Küçük teşebbüsler oldu. Polise börek dağıtmak olayı kibirliydi. İkramdan çok sahne şovu gibiydi. Ama muhtelif çiçek vermeler, şakalaşmalar, kitle tarafından kurtarılan polisler oldu. 

Nasıl ki Gezi’de birbirini hiçbir zaman anlamamış insanlar bir araya gelince can ciğer kuzu sarması olmuştu, örneğin Apo posterinin altında Atatürk bayraklarıyla kızlar mutluluk içinde oturabiliyordu. O polislerle bir şekilde daha yaygın bir iletişim mümkün olabilseydi çok farklı olabilirdi herşey. 

Hayatında ailesi ve mahallesinin dışına görev dışında pek çıkmamış, dindar/milliyetçi/muhafazakâr bir polis topluluğunun karşısında memleketin en açık insanlarından müteşekkil gezicilerin de ürkütücü göründüğü kesin. Nitekim Polis Akademisi akademisyeni Doç. Dr. Ahmet Erkan Koca’nın hazırladığı “Düzen ve Kargaşa Arasında Toplumsal Eylem Polisliği-Polis Açısından Gezi olayları” başlıklı araştırmada, Gezi eylemlerinde görev yapan memur ve amirlerle görüşmüş. Bir polis “Polis simit sat onurlu yaşa” sloganı için şunları söylemiş: “Asıl ezenler bu insanlar. Kendileri gibi olmayanları bir şekilde ezmenin yolunu buluyorlar. Bizi nasıl küçümsediklerini, görmeliydiniz.”

Aynı araştırmanın sonuçlarından birisi olarak “başka bir dünyadan gelen” bu sese kulak tıkamak doğru olmaz. Duran adama gaz atan ve bunu alışkanlık edinmiş ve bu yolla işlediği cinayetler ört bas edilen, kollanan birisine elbette “simit sat onurlu yaşa” diye bağıracağız. Ama bir yandan da polisle iletişime dönük yöntemler bulmak epey işlevsel olabilir. Hepimiz için.